İyi polis, kötü polis hikayesini herkes bilir. New York’ta ki BM genel kurulunda Macron, bugün Trump’a karşı yer kürenin şampiyonu seçilince… İklim sorunlarını dile…
İsrail’i İsrail yapan büyük barış insanı Uri Avnery’yi geçtiğimiz günlerde kaybettik. Artık Kreisky’lerin Palme’lerin, Rabin’lerin aydınlık dünyasına veda ediyoruz. Netanyahu’ların, Putin’lerin, Orban’ların karanlık dünyası…
Kendini bir “huzursuzluk kaynağı” olarak tanıtacaktır 20. Yüzyılın dev yazarı André Gide. ”Ortalığa endişe salmak benim işimdir” diyecektir kendisi için. Aslında kendi portresinde entelektüeli tanımlayacaktır: Önceleyen, huzursuz eden ve yerleşik olanı, geleneksel olanı, inançları sarsandır bu kişi. Düşüncenin sınırsızlığında ortalama insanı ters yüz edendir o. Alışılanı yıkan, insanı yeni ufuklara doğru yola çıkarandır.
Yeni zamanların en ayırt edici özelliklerinden biri olacaktır ‘sonsuz zenginleşme isteği’; yeri göğü kapsayacaktır özellikle yakın dönemlerde. Postmodern zamanlar diye de isimlendirilecektir bu zamanlar.
Çok eskilerden kalan Yahudi tınıları ile beslenen ruhu belki de gizem dolu bir yeniye çağıracaktır durmaksızın Kolomb’u. Kendisinden yardım istediği Portekiz kralı ona “yeni olan hiçbir şey iyi olamaz, iyi olan da yeni olamaz” deyip onu reddettiğinde bu mistik yenilikçinin ihtirası sadece bilenecekti.
Bir yanılsamadan mı ibaret olmuştu bütün bir yüzyıl? Ütopyanın bizzat kendisi olmamış mı idi sonsuz sayıda parçaya bölünüp kozmosun derinliklerine doğru savrulan? Ama bu durumda nasıl yaşanacaktı ki yer üzerinde? Mitolojinin tanrılarından Musa’nınkine oradan da İsa’ya ve daha başkalarına hepsi en azından bin yıllık vaatler getirip koymamışlar mıydı insanın önüne? Hem de ta bilinmeyenden, gökyüzünün derinliklerinden dile getirmemişler miydi onları?
Spinoza’nın ailesinin İspanya’dan zorunlu olarak başlattığı yolculuk Amsterdam’da değil de, İstanbul, Edirne veya İzmir’de sona erseydi acaba ne olurdu? Kısa bir köşe yazısı çerçevesinde yanıt bulunması nerede ise imkânsız bu soruya cevap aramak, aslında küçük bir zihin oyunu olarak aydınlatıcı olacaktır.
İnsan olanı sonsuzluğun içinde, kozmosun derinliklerinde kavrama çabasına dönük değil midir bir anlamda, Hezekiel’in büyük sorgulaması? Bilge, evrenin sonsuzluğunda kavramaya çalışacaktır Yahudi’nin ve temelde insan ruhunun gizini. Ama insan-Yahudi’yi kozmosun içindeki yolculukta keşif, antikiteden bu yana Yahudi felsefesinin de büyük uğraşı olmayacak mıdır?
Çöken sis nasıl da gizemli bir hale getiriyordu orta çağın sessizliğinde yükselen evleri. Hepsi birbirine yaslıydı sanki, birini çekseniz tümü devrilecek gibiydi. Her biri bir kanala açılan dar ve ıssız sokaklara bakıldığında bir çıkmazın içinde kalındığı düşünülebilirdi. Yine de gökyüzünde son hızla, çığlıklar atarak zikzaklar çizen albatroslar denizin çok yakında olduğunu düşündürecektir.
Umut, sanılanın aksine korkunun bir diğer yüzüdür. Korkunun etkisindeki bir ruh hali, bundan çıkış yolunu bulamadığında geleceğe dönük bir hayal büyütecektir kendi derinliklerinde. Düş’ün akılla bir ilişkisi olmayacağı için insan, yarına dair bu beklentisine umut ismini verecektir.
Anlamsızlık bir yönü ile anlamlıdır ve Camus de Nietzsche de anlamsızlıktan bahsederken bunu vurgulamak isteyeceklerdir. Anlamsıza götüren nedenlerin altını çizmek isteyeceklerdir.