Metin Sarfati’nin 29 Aralık 2021 tarihinde Spinozyen Düşünceler söyleşisinde gerçekleştirdiği ve birazdan okuyacağınız metin, Sarfati’nin yaşamında temel bir meselenin dile gelişidir. Bu dile geliş, onun dünyaya, tabiata, insana, hayvana bakışının bütünsel bir resmidir.

Sarfati’nin doğum günü olan 08 Aralık’ta, onu en iyi tanımlayan ve “öteki”nin acısına ulaşmasında ona yepyeni kapılar açan ve o kapıdan bir sürü insanın geçmesine öncülük eden hayvan sevgisine dair gerçekleştirdiği konuşması ile hatırlıyor, sevgi, saygı ve özlemle tekrar anıyoruz.

Hayvan acısı insan acısı değil midir?

Öteden beri insanlığı ciddi bir şekilde etkileyebilecek olan üç tane büyük kriz görüyorum. Bir tanesi finansal kriz. İkincisi; insanlığı tehdit eden olası büyük krizlerden olan nükleer kriz. Büyük risklerden üçüncüsü ise; ekolojik kriz. Ekolojik krizi bütün yoğunluğuyla yaşıyoruz bugün.

Ekolojik krizin bir parçası olan hayvana dair kriz, şu anda en ciddi krizlerden bir tanesi. Doğanın içinde, varlıklardan ancak ve sadece bir tanesi olan bir tür, diğer bütün türlere savaş açmış durumda. Hem kendi kendini yok etmeye çalışıyor ama ayrıca ve özellikle kendi dışındaki tüm varoluş türlerini ve biçimlerini yok etmeye çalışıyor. Bu daha önce insanlık tarihinde görülmüş bir şey değil. Çünkü insanlık tarihinin büyük bir kısmında insanlar, büyük ve vahşi hayvanlardan korunmak için, hayvanlara karşı önlem almak için uğraşmışlar. Kimi zaman da bazı hayvanlarla toplumun bir üyesi gibi birlikte, kimi zaman kavga ederek kimi zaman barışarak geçirmişler.

Antroposantrizm – İnsanın İstisnailiği

Antroposantrizmin yani insan merkezciliğinin öncesinde, teolojik dönüşümün sonucunda insan olana ayrıcalıklı bir yer verilmiş olması çok önemli. Kutsal’da açıkça ifade edilen şudur; “ben seni yarattım ve daha sonra senin için dünyadaki diğer her şeyi yarattım”. Yani diğer her şeyin egemenliği insana verilmiştir. İnsan, -benim deyişimle- vekaleten, hatta daha sonra neredeyse asaletten dünyayı yönetmeye memur edilmiştir. Yani hiyerarşik bir düzen verilmiştir insana. Hiyerarşinin en üstünde “yaratan” vardır. Hemen bir altında insan vardır. En altta tabiat ve gerisi vardır yani diğer hayvanlar.

Modern zamanların devrimci zihniyeti de, teolojinin geleneksel kurgusuyla bütünleşti. Antroposentrik yani insan merkezli yaklaşımı kendilerine mal ettiler; insan, tümüyle bağımsız yani özerk bir “ben”dir. Kendi kendisini bizzat inşa edebilendir. XX. yüzyılın egemen felsefelerinin hipotezleri neredeyse tümü bu anlamda insan-evren diyalektiğini biçimlendirildi.Husserl’in fenomenolojisinden neo-kantizme, oradan hermenötizm ve asıl Sartre’ın varoluşçuluğuna kadar. Kendi kendisini inşa edebilen tek varlık insandır. Öyleyse, toplumun içinde yaşayan insan, doğal bir organizma değildir. Anti-doğal bir varlıktır.

İnsan kendi kendini realize edebilense, insan biyolojik bir varlık değildir. İnsanın kimliğini asıl oluşturan kültürdür. Kültürel bir transandantalizm (aşkınlık), doğal olanın ötesinde hatta karşısında insan varlığını asıl belirleyen olmaya başlıyor. Öyleyse kültüralist bir varlık olarak biz onları yönetebiliriz. Bu teze göre kültüralizm, insan varlığını boydan boya ayırdı. İnsan, kültürel insan olarak doğal insandan koptu.

Kültürel olanın bilimsel olanla büyük bir ilişkisi olduğu için, bilimsel olan ölçülebilir olduğu için, ölçülebilir olmayanın kesinliğine kuşkuyla bakılmaya başlandı. O zaman köpeğin veya mezbaha kuyruğundaki ineğin ıstırap çektiğine dair bir bilgimiz yok. Yani bilim bize öyle bir veri sunamıyor. Hangi veteriner bize diyebilir ki, “hayvan ıstırap çekiyor?” Bilimsel bir veriden dolayı denebilir ki, “hayvanın kemiği kırık”. Eğer acı içindeyse, “acıyor” deriz; mekanik olanı anlarız. Ama mesela korkusunu ve korkusunun verdiği ıstırabı ölçemeyiz. Ölçemezsek yoktur.

Heidegger diyor ki; modernleşme ile birlikte tabiat üzerindeki tüm diğer canlılar şeyleşti”. “Şey” olmayan kim var; bir tek biz varız. Bağımsız olan kim; bir tek biz. Spinoza diyor ki; “böyle bağımsız olunamaz”.  Öyleyse insan, kültüralizmi ile istisnai bir varlıktır. Çünkü başka hiçbir varlık öyle bir imkana sahip değil. Gelin görün ki bu istisnai varlık, XX. yüzyıldan bugüne kadar felaketler çağının hazırlayıcısı oldu. Pangolini yerinden ettikten sonra o hayvana Covid’i yaymanın sorumluluğu yüklenebilir mi?

Sosyal bilimler öylesine kültüralistir ki, “biz de doğadan gelmedik mi?” diyemezsiniz. Hayır, aşağılamış olursunuz insan denen varlığı. Yani insan denilen varlık, Hiroşima’ya bombayı attığında aşağılanmıyor. İnsan denen varlık her gün birbirini boğazladığında da aşağılanmıyor. İnsan denilen varlık kendi dışındaki bütün hayvanları yok ettiğinde aşağılanmıyor. Büyük Spinoza’nın da dediği gibi, “biz de doğanın bir unsuruyuz” dersek; “insan ırkını sen nasıl aşağılarsın” diye sorulacaktır.   

Acının duygusu, Istırabın sözcüğü

Wittgenstein “sıradan dilin felsefesi” hayvana dair krizin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Dil ve sözcüklerin bir kısmı teolojik dönemden aktarıldıysa, demek ki tabiat bizim egemenliğimize bırakılmıştır. Yani zaten bu var olan miras, ilginç bir şekilde modern zamanlarda da devam etti. Bu sefer de Tanrı’nın yerine yani vekaleten atananın yerine, asaleten yaptığı bir isyan hareketi var. Fransız İhtilali gibi. Modern zamanlarda bu alanda da böyle oldu yani vekaleten doğayı ve diğer yaratıkları yönetmeye atanmış olan, dedi ki asil olana: “Dışarı! Ben yöneteceğim”. Aristokratlar için de böyleydi. Çalışan köylüler onlar için “obje”ydi yani “şey”di ama bu derece de değildi. Modern zamanlardan itibaren asaleten yönetimi eline geçiren insan için kendi dışında her şey “obje” oldu yani “şeyleşti”. Bizim gibi nefes alıp verenler de “şey”dir yani hayvanlar “obje”dir.

Veterinere derseniz ki;

– Veteriner bey, bu ineğin bacağı kırık değil ama bir ıstırabı yok mudur acaba?

Bilim adamı yani veteriner diyecektir ki;

Hayır, yok.

Wittgenstein diyecektir ki; “kelimelerin anlamını iyice düşünmek lazım konuşurken, sıradan kelimeleri iyice bilmek lazım”. Eğer biz, sıradaki ineğe, “sıradaki inek” diyeceksek, “o” diyeceksek “inek” diyeceksek, bütün ineklere “inek” diyeceksek, tabi ki ıstırabı, bilimselin dışında bir yerde aramamaya çalışacağız. Bilimsel olanı da bulamadığımız için, veteriner bilim insanı olarak der ki;

Sağlıklı, hiçbir şeyi yok.

-Istırabı Veteriner bey?

-O ne ki?

Veteriner bey, çocuğunuz psikolojik acısını nereden anlıyorsunuz ya da ıstırabını? Ölçüyor musunuz? Var mı öyle bir ölçüm aletiniz? Psikoloğa gittiğinizde bunalımınızı genel olarak nasıl tespit ediyor?

 Varsayılıyor ki, bizim zihinsel yapımızla içsel yapımız arasında bir bağlantı var. İçsel ve dışsal arasında Wittgenstein dediği gibi bir bağlantı var. Veterinerin çocuğunun içselliği ve dışsallığı arasında bir bağlantı var. Ama bilimsel değil bu ölçüm. İstediğimiz zaman çıkabiliyoruz dışına. Bilim adına yapıyoruz bunu ve kelimelerle anlaşmaya başlıyoruz o zaman.

Modern zamanlarda bilim, anlayışsızlığın bir kılıfını hazırlamıştır veya biz o kılıfın içine sıkıştık. Eğer ölçemiyorsak yoktur. Gerçeklik sadece bilimsel verilerde olmayabilendir. Orayı transandant eden, orayı içerip aşabilendir. Orası belki bizim sözcüklerimizin vurgusunda ve anlamında gizli olabilendir. Biraz zor bir konu ama zor olmayan bir şey var; hayvan acısı daha doğrusu hayvan ıstırabı, insan ıstırabının aynısıdır.

İlgili yazı, 08 Aralık 2022’de Şalom gazetesinin web sitesinde yayımlanmıştır.

1 Comment

  1. Kenan Mortan Reply

    Işıklar altında huzurla uyu sevgili kardeşim…

Yorum Yazın