“İnsanın kendi duygulanışlarını yönetme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne, kölelik diyorum.”

Korkunun Egemenliği Üzerine

Umut, sanılanın aksine korkunun bir diğer yüzüdür. Korkunun etkisindeki bir ruh hali, bundan çıkış yolunu bulamadığında geleceğe dönük bir hayal büyütecektir kendi derinliklerinde. Düş’ün akılla bir ilişkisi olmayacağı için, insan, yarına dair bu beklentisine umut ismini verecektir. Umut, bir anlamda kendini bilinmeze teslim etmekle eş anlamlı olacaktır böylece. Bu süreçte bilinç olmadığı gibi olguları etkileme ve yön verme iradesi de mevcut değildir. Beklenti, olanlara müdahale etmeyi içermeyecektir. Umut, pasif kalanın ve kendini gerçek üstü bir iradeye bırakanın ruh haline denk düşebilecektir.

Dinler burada gökselin bilinemez bir iradesi olarak umut arayışının temel aracı olacaktır.

Fakat bilinmezin bilinmezliği korkuyu azaltmayacak, zaman içinde arttırabilecektir de. Korku büyüdükçe umuda ihtiyaç çoğalacak, o da bilinmeze olan bağımlılığı arttıracaktır. Bilinmezin kutsallığı, açıklanması zor bir ruh hali içinde büyüyecektir.

İnsan olanın köleliği kaçınılmazdır bu durumda. Korku, temel yöneticidir. Bu süreç toplumsal düzeyde de farksızlaşacaktır. Burada da toplum tıpkı birey gibi kendini yönetemeyecektir artık. Korkularının tutsaklığında tanımlanamaz umudun egemen olduğu efsunlu bir ruh hali tümüyle egemen olacaktır.

Gizemli beklenti, bireyi de toplumu da, olan bitenin sadece seyircisi olmaya itecektir. Kurtuluşunu siyasanın ve tarihin dışında kalarak arayacaktır o artık.

Kuşkusuz, filozofun da dediği gibi, kölenin özgürlüğünden bahsedilemeyecektir bundan böyle.

İnsan Eyleminin Nedeni, Akıldan İtkiye1 İndirgendiğinde…

Düşmanın (yabancının) objektif varlığı kuşkusuz muhatabı için korku üreticidir. Bununla birlikte öznel olarak dünyanın yabancı (muhtemel düşman) ile dolu olduğu yargısı da ürküntü vericidir. Bu korkunun nedenleri birincisinden tamamı ile farklıdır; özneldir. Biri nesnel, diğeri sübjektif bu iki algı aynı kişilikte buluştuklarında korku kuşku yok ki bireyin bilincine tümüyle hâkim olacaktır. Korku toplumsal yapıyı da tümüyle benzer şekilde tutsak edecektir.

Umut artık bu tutsaklıktan çıkmanın tek yolu olarak belirecektir.

1000 yılı aşkın bir süre tümüyle içine kapanık bir getto yaşantısının, dünyanın değişik yerlerinde de olsa, Yahudilik hayatını bu çerçevede etkilediği ileri sürülebilir. Sartre’ın “Yahudi kendisine Yahudi denendir” önermesini, “Yahudi kendini yabancı hissedendir” cümlesi ile tamamlamak yanlış olmayacaktır.

Yahudi’nin hiç de haksız olmayan nesnel korkusu, kendinden kaynaklı öznel dünya algısı ile birleştiğinde, yukarıda anlatıldığı gibi, umut tek avuntusu olacaktır. Ancak 2000 yıllık umut sayesinde korkuya ve çekilen büyük ıstıraba katlanılabildiği ileri sürülecektir. Kurtuluşa (liberation) ancak umutla ulaşılabilecektir. Öylesine toptan ve büyük bir kurtuluş olacaktır ki söz konusu olan, bunun göksel olmasından başka çare yoktur. Tüm düşmanlar (ve korkular) onun iradesi ile ancak yok edilecektir.

Umut hayali, bulutların ardında büyüyecektir.

Bununla birlikte kurtuluş gerçekleşmedikçe, kaçınılmaz bir şekilde korku artacaktır. Bu da gökselden beklentiyi sonsuza fırlatacaktır.

Korku, gerçekleşmeyen umutta kendini büyütecek verimli bir toprak bulmuştur.

Flaubert “mahcup olan mağrur olur” diyecektir. Tarihsel süreçte getto yaşantısı da Yahudi’nin ve toplumunun, “öteki” olmasının ıstırabını ve mahcubiyetini arttıracak ama aynı anda “ayrı” olmanın övüncünü de büyütecektir. Devamında dış dünyanın Yahudi’yi “öteki”leştirmesi ve ondan nefreti de büyüyecektir. Korku, yerden göğe her yere hâkim olacak, ufuk yere inecektir. Korku ile ufka bakan, kurtuluşunu gerçek üstünde arayacaktır.

Eğer kurtuluş gökselde aranacaksa, onun yer üzerindeki temsilcilerinden (din adamları) bunun gerçekleştirmesi beklenecektir. Onlar da buna istekli ve hazır değiller midir zaten?

Bununla birlikte kurtuluşun öbür tarafa ve onun bu taraftaki yol göstericilerine (din adamlarına) devredilmesi, azımsanmayacak ağırlıkta sonuçlar doğuracaktır. Öncelikle din adamları Yahudi toplumunun yer üzerinde de nerede ise tek ve doğal yöneticileri olma konumlarını güçlendireceklerdir. Göksel, tek kurtarıcı olduğunda onun adına konuşup, yorum yapanların önemi büyüyecektir.

Din adamları tarafından mesiyanik perspektife sıkıştırılmış Yahudi için korku, bu yöneticilerle azalmayacak artacaktır. Üstelik korku refleksli yönetimin göksel onaylı kurtuluşu sık sık öne sürmesi Yahudi’nin ve toplumunun tarihsellikten ve siyasetten uzak kalmasına katkı sağlayacaktır.

Zaten uzun erimli siyasetten zorla dışlanmış olan Yahudi toplumu, bu kez de kendi (dinsel kaynaklı) yöneticilerinin işi göksele havale etmesi ile tarihe korku içinde bakan bir seyirciden ibaret olacaktır sadece.

Halakha’nı2 sadıkları, bekçileri için tarihsel süreç, tarihin anlamı, tarihin gerçekliği önemsizleşecektir.

Cemaat yöneticisi, kendini artık tek bir işe vazifeli görecektir; emri altında yaşanan siyasal otoriteden dindaşlarının yaşamının korunmasının sağlanmasını talep edecektir. Ve tabii ki bunu sağlayabilmek bile azımsanmayacak bir başarı olacaktır.

Ama bu sırada zaten “ötekileştirilerek” dışlanmış olup ezilen Yahudi ve toplumu ile, kendisinin “öteki”leştirdikleri arasında karşılaşma olanağı tümden yitecektir. Birinin diğerini tanıma olanağı imkânsız hale gelecektir. “Hayali Yahudi” imgesi büyürken, Yahudi için de her taraf “hayali yabancı” ile dolacaktır.

Modern Zamanlarda Akıl ve “Kurtuluş”

Aklın, hem temel bir değer hem de gerçeğe ulaşmada birincil bir araç olarak belireceği yeni zamanlar, kuşkusuz Batı Yahudilerinin yazgısında fırtınalı dönüşümlere neden olacaktır. Burada Yahudilik mesela; Mendelssohn ile kendi aydınlanmasını inşa etmeye başlayacak ve kutsalın yönetiminden sıyrılıp aklın rehberliğine geçme çabaları yoğunlaşacaktır. Korkunun ancak akılla aşılabileceği anlaşılabilmiştir artık.

Buna karşılık Doğu ve en başta Osmanlı aydınlanması ile, rasyonelleşme süreci hem gecikecek hem de kendine özgü renklere bürünecektir. Sonuçta bu topraklardaki Yahudi toplumunun yazgısında gelgitli de olsa, Batı’dakine benzer türden bir aklileşme sürecinin başlamasına engel olacaktır. Tabi olduğu egemen gücün baskısında, ondan kaynaklanan korku aynı kalırken, Yahudi toplumunun kendi yönetici kadrosunun yöntemlerinde de bu durumda radikal bir değişiklik olamayacaktır. Metafizik korku egemenliğini kaybetmeyecektir.

Temelde endişenin gölgesinde, aklın gerisinde bir varoluş biçimi süregelecektir. Montaignesiz, Descartessız, Mendelssohnsuz bir toplumda yaşam ve “kurtuluş” hep aynı ufuklara kilitlenmiş kalacaktır. Herkes birbirine “öteki” olmaya devam edecektir.

Leibowitz “Halakha”nın tarihsel “şimdi”nin analizini yapamadığına işaret ederken pek haksız görünmemektedir.

Kendi Mendelssohn’unu yetiştirememiş ve yer üzeri yaşantısına dair dinsel yorumlara sıkışmış bu toprakların Yahudisinin ve toplumunun “çift taraflı” korkudan nasıl kurtulacağı ise tümüyle belirsizdir.


1‘İtki’ güdü anlamında kullanılmıştır.
2Musevi yasa sisteminde sözlü ve yazılı aktarılan emirleri kapsayan bir dini hukuk kavramıdır.

İlgili yazı, 21 Şubat 2018 tarihli Şalom Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yorum Yazın