“Küçük acılar konuşabilir / Büyük kaderler dilsizdir.”

Ben de büyük kederlerde genelde dilsiz olurum. Dostum Metin’in kaybını öğrendiğimden beri içimde kimseyle paylaşmak istemediğim sesi soluğu kesilmiş bir keder var.

Ben Metin’in Moşe olduğunu bilenlerden biriydim. Dışarıya karşı özenle koruduğu gizli bazı kovuklarına girmeme izin verdiklerinden biriydim.

Kimsenin evinde kalmamasına karşın, benim evimde kalacak kadar onunla yakınlaşmış biriydim.

30 yılda gıdım gıdım oluşturduğumuz bu karşılıklı güvenin aslında ikimiz için çok değerli olduğunu da bilen biriydim.

Ama tüm bunlara rağmen ulaşamadığım belki artık buraya kadar deyip içeri almadığı odalarının olduğunun da farkındaydım. Sanki aramızda bir yerde beliren buzlu bir cam vardı. Bunu ona söylediğimde beni gülümseyerek onaylayan yüzü hala gözümün önünde.

Aynı zamanda ben bir suç ortağımı kaybettim. Akademiklerin obez egolarıyla dalga geçtiğimiz bir suç ortağımdı.

Birlikte paneller, konferanslar düzenlediğimiz, iktisadın insana değmesi gerektiğini savunan kitabımızı oluşturduğumuz bir meslektaşımdı.

Varşova’da Chopin’nin evinin bahçesinde piyano konçertosu dinlerken bana kadeh kaldırdığını söyleyen bir gönüldaşımdı.

Charles Aznavour’un “il faut savoir” sarkısını yaşam felsefesi yaparak masadan kalkmasını bilen bir tür bilgeydi Metin.

Çok özleyeceğim O’nu. Nasıl özlemem ki, hem akademiyanın hem de sokağın dilinde konuşabildiğimiz kaç insan var ki?

Prof. Burak ATAMTÜRK

Yorum Yazın