Felsefe eksiklikten doğar. Filozof eksikliğin olduğu yerde yaşam bulur. Eksiklik, önce insana ait en temel eksikliktir; kendine ait, dış dünyaya ait bilginin tam olmamasıdır.
Katılmıştı sessizce Bento. Elini uzattı ateşe düşüncelere dalarken. Odanın kapısı açılıp eşikte Rembrandt göründüğünde, kar pencerenin ardında beyaz kadifeden örtüsünü dokumaya başlamıştı tekrar.
Modern zamanların başında maddi çıkarın ekseninde yeni bir dünya kuruluyordu. Çıkar ve kâr kapitalizmin varsaydığı insan tabiatının temel güdüsüydü.
Ama akıl nasıl dışlanabilir ki diye düşünecekti Bento. Akıl, tabiatın bizzat içinde oluşmamış mıydı? Tabiat kendine ait olanı dışlamazdı, gelişimini kısıtlamazdı; daha doğrusu kısıtlayamazdı.
Kutsalın ışığının bile akıl tarafından aydınlatılmaya ihtiyacı vardı. Tarih, aksi taktirde sinsi bir karnavaldan başka bir şey olamazdı. İnsan, kar fırtınasının labirentinde yolunu yitirirdi o zaman.
Uyaran olmazsa, yanılsamaların sonsuzluğunda akıl kendini dahi inkâr edebilecekti burada. Gölge oyununun içinde hayal olarak kalabilecekti sonsuza kadar.
Bildiğini sandığı şeylerle karşılaştığında irkilebilecektir yine de insan. Bilmenin yanılsaması içinde olduğunun farkında değildir çünkü.
Bu dizide, bir gazete köşesinin elverdiği ölçüde, değişik zaman dilimlerinde değişik limanlara uğradık. Yahudiliğin, fırtınalı denizlerdeki inanılmaz yolculuğunda, kutsalın insanla buluşmasını izledik.
Tekrar ve kısaca hatırlatmakta yarar var; Bu yazı dizisinde, kutsalın şiddetle ilişkisi tahlil edilmeye çalışılmaktadır. Bu kaçınılmaz olarak tarihsel ve düşünsel düzeyde bir iz sürmeyi gerektirmiştir.
Büyük Helen kültürü ile karşılaşma Yahudilikte aslında İbrahim’den beri var olan temel bir çatlamayı tekrar gündeme getirecektir. Reformcularla, köktenciler (fondamantalistler) tekrar karşı karşıya geleceklerdir.