Diyor ki Levinas: “Herkes hayatında bir defa en azından felsefe yapmalı, hiç değilse bir kez etrafına bakmalı ve (…) oturup düşünmeli.”

Hız toplumunda bu zor; hızı yapısallaştıran ve meşrulaştıran iktisadın dünyasında1 bu daha da zor. Zamanın paraya indirgendiği bir dünyada, durmak övünülesi bir davranış değil. Bu durumda “sistemin düşünürleri” muhtemelen herkesin yerine düşüneceklerdir ve bir varoluş biçimi kurgulayacaklardır.

Basit simgelerin etrafında oluşacaktır bundan sonra toplum ve bireyin düşün(meme) dünyası!

Birey olmanın çeşitli nedenlerle aşağılandığı ve tarihsel olarak var olamadığı bir toplumda, bu tür bir varoluşun zorluğu da söylenenlere eklendiğinde, düşünme çabasının pek taraftar bulmayacağı açık olacaktır.

“Herkesin en az bir kez felsefe yapmadığı” yerde özgürlüğün özgürlüğü dahi pek mümkün olamayacaktır. Bu durumda bireylerin ve toplumların düşünceleri (düşüncesizlikleri), fikirleri (fikirsizlikleri) muhtemelen şartlanmalarının (şartlandırılmalarının) sonucunda oluşacaktır.

Ama eğer bir gün aslında hiç düşünülmemiş olunduğu anlaşılırsa bunun farkına varılırsa…

Yönetenler için tehlike açıktır. Onun için ayırtına vardırılmasına izin verilmeyecektir. Kaldı ki tekil birey(ler) farkına varsa dahi Keynes’in de, Freud’un da dediği gibi topluluğun içinde bir başına kalmak istemeyeceklerdir. 

Bugünün dünyasında yeteri kadar yalnız olan, yalnızlığını katmerleştirmek istemeyecektir.

***

Lacan henüz 20. yüzyılın ortalarında, bugüne ilişkin bir öngörüsünü kuşkusuz salt bu söylenenlerden hareketle yapmayacaktır. Bir psikiyatr olarak insan ve toplum ruhunun derinliklerinde ve çeşitli şartların (şartlandırılmaların) sonunda oluşan fobilerden de yola çıkmış olabilecektir. Irkçılığın ve antisemitizmin doruğundaki bir dünyadan karanlık bir öngörü yapabilecektir: “sonuçta Yahudi fobisi ve düşmanlığı, yarının insanlığının tabii bir dini haline gelecektir” diyecektir. “İnsanlık Durumunun” ünlü yazarı Malraux da muhtemelen değişik perspektiflerden bakıyor olsa da şöyle demeyecek miydi, aynı dönemlerde yeteri kadar açık bir vurguyla; “XXI. yüzyıl ya ırkçı olacak ya da olmayacaktır.”

Tristian Bernard Paris’te karısı ile birlikte iki yıl saklandıktan sonra Gestapo tarafından 1942’de yakalandığında “şimdi başlayan umut çağıdır” diye haykırabilecekti halbuki. Ne ki, Bernard değil, Malraux ile Lacan haklı çıkmış gibi görünmüyor mu? Ve asıl vahim olan, bir fobi hatta bir toplumsal patoloji tüm ağırlaşma ve yeniden yaygınlaşma belirtilerini vermiyor mu?

Eskilerde kaldı sanılan, bundan sonra, bütün bunlardan sonra, tüm yaşananlardan sonra bir daha mümkün olmaz denilen fobi (hastalık) tekrar gizlendiği (kendini gizlemek sorunda kaldığı) karanlıklardan usul usul çıkma denemeleri yapmıyor mu?

Fobinin bu kadar zaman saklı tutulabilmesine şaşmak mı gerekecek?

İkinci Dünya Savaşında tüm yaşananlar, insanlığın ayıbının hatta Anders’in deyimiyle “Prometheus’un ayıbının” kolay kolay unutulamayacağını düşündürmemiş miydi? (Anders, 2009)

 İkinci Dünya Savaşında olabilenlerin tekrar olabilecek olması Anders’i, “nefret ediyorum, öyleyse varım” tanımının umutsuzluğuna kadar sürüklemiş olacaktı.

Nefret, bugün yine benin, bir toplumsal bütün olarak bizin oluşumunda ötekini inkar ve yok ederek asli bir unsur olma işlevi yüklenmemiş midir? Nefret sayesinde bireysel ve toplumsal varoluş bir tür fobinin içine kilitlememiş midir?

Bir daha asla” savaş sonrası Batısının ve aslında bütün dünyanın temel sloganı değil miydi? Utançla ve yere bakarak mırıldanılmıyor muydu; “bir daha asla!

Bir daha asla” eskiyip unutulmaya yüz tutarken ve onu oluşturan nefret küllerinden yeni baştan doğarken, bu kez başka topraklarda da maya tutmaya başlayacak, başka diyarlara da taşınacaktı.

Şaşırmak gerekiyor muydu?

Tarihe bakıldığında da hep öyle olmamış mıydı? Her yok oldu, eskinin karanlığında yitti zannedildiğinde Yahudi fobisi yeni baştan utançsız tekrar doğmamış mıydı?

Her şeyin ötesinde ürkütücü olan, Yahudi fobisinin başka ve daha derinlikli, kapsamlı bir olguyu gizliyor olması; azınlık karşıtlığı temelde evrensel olanın karşıtlığı olmayacak mıdır? Azınlık tanımı ve konumu itibarı ile çünkü evrensele yelken açar. Evrenselin (kozmopolitizmle de karıştırılabilir) eleştirildiği topraklarda Yahudi fobisi-düşmanlığı çok daha rahat kök salabilecektir. Nefret yerelin toprağında, sadece kendine ait ve kendinden ibaret olma sevdalısının toprağında daha da rahat büyüyebilecektir. Azınlık o toprakta bu nefretle baş başa kalmaktan ürküp evrensele yelken açmak isterken, nefret eden evrenselin çok yönlü rüzgarlarının ortasında yol almak cesaretini kendinde bulamayacaktır.

Fransız ihtilali ve ardından aydınlanmanın evrenselliği, özellikle bu nedenden dolayı Fransa’daki Yahudi toplumuna bir kurtuluş olarak sunulacaktı ve o da (en azından büyük bir kısmı) devrimi onun için sahiplenecekti; artık “misafir” olmayacaklardı Yahudiler devrim toprakları üzerinde, gerçek bir Fransız vatandaşı olabileceklerdi 1789’la birlikte.

Çok belli olan bir şey yok mudur artık bugün. “Yahudi fobisi” yeniden bireysel ve toplumsal bünyelerde yerleşme yolunda değil midir?

Ağır hastalıklar dile bile getirilmekten kaçınılır. Gariptir, bu fobi de sahibini bile korkuttuğu için midir ki, kendisi bile açıktan bundan muzdarip olduğunu dile getirmeyecektir. Hiç kimse bu hastalığa tutulduğunu kabul etmek istemeyecek, fobik yapısını kabullenmek istemeyecektir.

***

İskoç felsefesi akla, tutkuların ardında bir yer verecektir. Ama (yanlış anlaşılmasın) eleştirel de olsa, aydınlanmanın ürünü ve yapıcısı olduğu için yine de akla temel bir yer verecektir İskoç felsefesi; bu konuda kuşku olmamalı. Yalnızca aklın, tutkuların ardından geldiğini ama mutlaka onları düzene sokmayı üstlendiğini not edecektir. Hume aklın bu düzenleyici fonksiyonunu açıkça belirtecektir. (Hume, 2006)

“Hayatında bir kez bile felsefe yapmamış” olan için de Hume bunu söyleyecek miydi? Bireysel düzeyde hiç ilişkisi olmadığı ve muhtemelen hiç karşılaşmadığı, toplumsal düzeyde de hırslarının ve şartlandırılmalarının perspektifinde ancak ilişki kurduğu Yahudi’nin, fobikbir algı içinde değerlendirilmesi için Fransız aydınlanmasının tanımladığı anlamda da, İskoç aydınlanmasının tanımladığı anlamda da aklın dışlanması gerekecektir.

Fobi kuşkusuz vehim içinde büyüyecektir; kuruntunun toprağında beslenecektir.

Zamanın yeterli olmadığı hız toplumunda, yukarıdan verilen sembollerin penceresinde büyütülecektir fobi. Büyüdükçe bünyeyi teslim alacaktır.  Kolay olacaktır teslim alınması; aklın nöbeti bıraktığı yerde tutku ve ihtirasların lezzetine bırakmıştır benlik kendini çünkü.

Alain Finkielkraut’un deyimi ile “hayali bir Yahudi”ye mi ihtiyaç hissedilecektir o zaman? (Finkielkraut, 1983)

Yahudi fobisinin sanal bir Yahudi gerçeğine denk düşmesi, gerçeğin hayalle karıştığı bugünün iktisat dünyasında şaşırtıcı olacak mıdır? Zenginlikler ne kadar gerçek olabilirse borsa dünyasında Yahudi de o kadar gerçek olabilecektir; bunun fazla bir önemi olacak mıdır?

Düşündürücü olan bu aşamada fobi konusunun, Yahudi’nin, kendinden ne istenildiğini kestirememesine yol açması ve kendisinin de kendisi hakkında vehme kapılması sonucuna yol açabileceğidir. Onu tanımlamakta zorluk çeken (tanım aklın devreye girmesini gerektirir çünkü), onun kendini tanımlamasını da çetrefilli hale getirecektir.

Yahudi kimdir sorusuna fobi sahibinin de, Yahudi’nin bizzat kendisinin de yanıt aramaya başlıyor olması kaçınılmazdır bu aşamadan sonra.

Ontolojik açıdan nasıl var olması gerektiği ve “bir azınlık” olarak nasıl var olacağı, kaçınılmaz bu soruyu izleyecektir?

Yahudi’nin kimliğinin tanımı nasıl yapılacaktır ve kim yapacaktır?

Kimliğini öne çıkararak mı yaşamalıdır, ardına gizlenerek mi, inkar ederek mi?

Kaçınılmaz olarak bu sorulara cevap aranması gerekecektir. Hem fobik olan hem de fobinin konusu olan bu zor işi çaresiz yüklenecek midir; bir kez olsun “felsefe yapmanın” zahmetine katlanılacak mıdır?

Süreç zor olacaktır. Eğer “bir kez bile olsa felsefe yapılmaya” niyet edilmişse devamında temel bir soru sorulacaktır. Soru, Sartre tarafından önümüze konulanla benzeşecektir; Yahudi kimdir sorusuna Sartre; “Yahudi, başkalarının Yahudi olarak isimlendirdiğidir” diye cevap verecektir. (Sartre, 1985)

Sartre ile devam edilirse; Yahudi, Yahudi olan açısından mı tanımlanacaktır? Yahudi, Yahudi’ye Yahudi diyen açısından mı tanımlanacaktır? Eğer ikinci soru asıl olan ise o zaman Yahudi anti-Yahudi perspektifinden tanımlanmış olmayacak mıdır? Bu durumda (en iyi ihtimalle tanımı yapacak olanın fobik olmaması halinde bile) demek ki önce anti Yahudiliği tanımlamak gerekecektir.

***

Asıl meseleye mi gelinmiştir?

Yahudi kimdir sorusuna cevabı fobik olan, saplantılı olan veya ontolojik olarak karşısında olan mı verecektir, fobinin hedefi olan mı?

Karşısında olan ne istediğini bilip anlatabilecek midir? Yahudi anlayabilecek midir?

Hume’un “düzenleyici aklı” veya Descartes’ın “aklı”na yer olabilecek midir bu vehmin, korkunun ve kaçınılmaz olarak hemen ardından gelecek şiddetin dünyasında?

İktisatın dünyası vaat ettiği hayallerin içinde yeteri kadar şiddet üretiyor. Yine de gizemli cennetler vaat edebiliyor. Gerçek ise hayalin içinde görünmez Drakula’ları büyütüyor.

Eskinin fobileri bu yanılsamalar dünyasında kendine yer bulmuş gibi. Hayallerin Drakula olarak geri gelmesinden sorumlu tutulabilecek birilerine, bu dönemde her zamankinden fazla mı gerek var?

***

Hayalle gerçeğin iç içeliğinin bu çağa mahsus olacağını anlatır André Gide, henüz 20. yüzyılın başında.

Fobinin dünyasında hayalle gerçek fazlasıyla iç içe görünüyor.

***

Yanıtları zor olsa bile sorular sorulmaya devam edilecek. [1] Bu kavramla ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. “İktisatta Yeni Yaklaşımlar”, “Spinoza-Smith ve İktisat Teorisine Bir Eleştiri”, sy. 106-134, İletişim, İstanbul.    

Kaynakça
Anders, G. (2009) La Haine, Rivages, Paris.
Finkielkraut, A. (1983)  Le Juif Imaginaire, Seuil, Paris.
Hume, D. (2006)Enquête Sur L’entendement Humain, Flammarion, Paris.
Sartre, J. P. (1985) Réflexions Sur La Question Juive, Gallimard, Paris.

Yorum Yazın