07.02.2014

Giriş

Makalede iki tane temel hipotezden hareket edilecektir.

Bunların aralarındaki muhtemel ilişki çerçevesinde problematiğin özü ortaya konulmaya çalışılacaktır.

1. Klasik ekonomi politik, entelektüel bir kavrayış olma süreci içinde genel çizgileri itibarı ile alternatif bir toplumsal yapılanma sürecine denk düşecektir. Bu anlamda insanlık tarihinde devrimsel bir dönüşüm anlamını taşıyacaktır.

Rahibin ve prensin (dinin ve siyasetin) ötesindeki bu toplum arayışı projesi, aynı zamanda kendi özgün “insan”ını da üretecektir.

Ekonomi politik bu “insan”ı parçalamadan, bütünüyle kavramaya çalışacaktır. Smithyen ekonomi politik bu anlamda bütüncül bir bakış açısına sahip olacaktır (Eren ve Sarfati, 2011:106).

Birey çıkışlı ve siyasetin ötesindeki bu yeniden oluşum kendi etiğini de mutlaka üretecektir. Arayış etik bir kurgu içinde olacaktır, yeni ve tanrıya ait olmayan bir etik oluşturulacaktır. Ekonomi politik Montchrétien’den sonraki bu arayışında, Quesnay-Petty-Ferguson-Hume- Smith sürecinde yeninin yapıcısı olacaktır (Sarfati, 2010).

Sözü edilen zincirin her ismi ve halkası önemli olmakla birlikte ekonomi politiğin projesi ama daha önemlisi felsefesi Smith’te nihayet olgunlaşacak ve somutlaşacaktır.

Kaçınılmaz olarak bu durumda klasik ekonomi politiğin Malthus’tan Say’a oradan Marx’a kadar kimi zaman güçlü çelişkileri içerdiği bilindiğinde, Darwin’le ekonomi politiğin ilişkisi daha çok Smithyen ekonomi politik esas alınarak incelenecektir.

Smith’in özgünlüğü bilindiğinde bunun böyle olmasının bir sakıncasının olduğu düşünülmemektedir.

İlk varsayımın özü ortaya çıkmıştır; Smith’in ve ekonomi politiğin insanı ve dünyası örneğin, bir Hobbes’un, bir Mandeville’nin uzağında, bir Malthus’un ise tümü ile dışında olacaktır. ”bellum omnium contra omnes”, “herkesin birbiriyle kavgalı” olduğu bir dünya olmayacaktır, Smithyen ekonomi politiğin dünyası. Rekabet, bu dünyanın insanının birbiri ile oluşturduğu temel bir ilişki biçimi olmayacaktır. Bu projenin insanı ötekinin arayışındaki yalnız insan olduğundan, ötekine gidiş asıl olacaktır. Bu da kavgayı değil sempatiyi gerektirecektir.

Varlık böylece etik kontekst içinde biçimlenecektir. Rekabet ve eleme bu dünyanın asli unsurları olmayacaktır.

2. Darwin’in “transformasyonizmi” ile doğal ayıklanma eksenli “biyo-ekolojik” çalışmasından, antropolojisine sıradan, kendiliğinden bir geçiş dikkat gerektiren ve sıklıkla düşülen bir hatadır. İkisini birbirinin sıradan devamı olarak düşünmek “Türlerin Kökeni”nden sonra diğer önemli yapıtı “İnsanın Türeyişi”nin ya gözden kaçmasından, ya önemsenmemesinden veya ciddi bir analiz-değerlendirme yanlışından kaynaklanmaktadır.

Darwin’in bu önemli yapıtının yeteri kadar bilinmeyip dikkate alınmaması, aslında modern Batı’nın antropolojik düşüncesinin en talihsiz olaylarından biri olmuştur (Darwin, 1999).

Bu tanımayış veya gözden kaçırılış Darwinyen teorinin, biyolojiyle sosyal bilimler arasındaki ilişkisinin yanlış anlaşılmasına neden olmuş ve insanın kültürel evriminde yanlış yorumlara yol açmıştır. “İnsanın Türeyişi” ile “Türlerin Kökeni” iki ayrı düzeydir. Darwin’in sadece önemli yapıtı “Türlerin Kökeni”nden hareket ederek ,  “İnsanın Türeyişi”nin özgünlüğünü dikkate almadan bunu diğerinin sıradan bir sonucu olarak düşünmek, büyük bir yanlışa götürür.

Öyle ise “doğal ayıklanma” tezi ile ya da diğer bir deyişle, tabiata ilişkin kuramı ile insan ve ürünün uygarlığa geçişi tezinin aynı çizgide izlenmesi Darwin’in yanlış anlaşılması anlamına gelecektir.

Bu iki düzey birbirinden kopuk değildir ama birbirinin sıradan, doğal bir devamı da değildir. İki düzey arasında sıradan bir geçişliliğin ötesinde, pür diyalektik bir ilişkinin varlığı açıktır.  Bu durumda Darwinyen etik, Darwinyen antropolojiyle sıkı sıkıya bağlıdır.   

Diğer bir deyişle Darwinyen bir antropolojinin varlığını aynen Marxyen veya Freudyen bir antropoloji gibi ileri sürmek yanlış olmayacaktır.

Bunlardan sonra asıl gelinecek yer belirecektir; Darwin’den ama aslında onun doğa ve hayvan bilimine ait bulgularından yola çıkılarak veya ona dayanılarak toplumsal gelişime ait üretilmek istenen ideolojilerin, yapılmak istenen analizlerin en azından ciddiyetinden kuşku duymak gerekecektir.

Nihayet, Smith ve Darwin’le ilgili bu iki temel varsayımdan sonra daha çok metodolojik bir tespit yapılacaktır: İki varsayım arasındaki olası ilişkileri ortaya koyabilecek olan analizler, ister istemez bilim-ideoloji sınırlarını gündeme getirecektir. Burada, bilim-ideoloji ilişkileri ve kaçınılmaz olarak ideolojinin sınırları hakkında ileri sürülecek olanlar, ortaya konacak tezin temelini oluşturacaktır. Şöyle ki; ideolojinin, bilimselliğin veya kuramın dünyasının ilk örülme noktası olması kaçınılmazdır. Engels’in dediği gibi en iyi bilimci, felsefenin (hatta bazen en kötüsünün) kölesidir. İdeolojinin dünyası ile kuramın dünyası arasında öyle ise bir kopuşun varlığı ileri sürülemez ve sürülmeyecektir. Ama bununla birlikte “parascientisme” ile bilim arasında bir fark olduğuna, olması gerektiğine kuşku olmadığı ileri sürülecektir.

Bu düzeylerin birinden diğerine, sıradan bir geçişin tehlikesi açıktır. Bunu görmezden gelmek araştırıcının kendi ideolojisinin veya inancının izlerini bilimsel herhangi bir çalışmada bulmaya çalışması anlamına gelecektir. Araştırıcı, bu şekilde davranırsa inancının doğrulanacağı izlerin peşinde olacaktır. Bilim-ideoloji arasındaki bu fütursuz geçişler, en sıradan bilimsel tezlerin savunulabilirliğini imkânsız hale getirecektir.

Söylenenlerden hareketle; çalışmada ideoloji reddedilmeyecektir. Öyle olması mümkün değildir zaten. Buna karşılık ideolojiden kurama geçmenin ve oradan rahatlıkla tekrar ideolojik çıkarımlarda bulunmanın veya teorinin ideolojizmini yapmanın sakıncalarından ise olabildiğince kaçınılacaktır.

Varsayımlara ve metodolojiye ilişkin olarak bu söylenenlerden sonra asıl problematik oluşturulabilir; bu çalışmada çok sıkça yinelenen, değişik düzeylerde ve platformlarda dile getirilen aşağıdaki yargının irdelenmesi amaçlanacaktır: “Smith’le Malthus’un etrafında örülen ekonomi politiğin dünyası, Hobbes’un “bellum omnium contra omnes”in, “herkesin herkesle kavgalı olduğu” dünyasının üzerinde yükselmiştir. Darwin’in biyoloji eksenli modeli ekonomi politiğin ideolojisinin bu “sert çekirdeğinin” doğrulanma çabalarından ibarettir”.

Kuramsal olanın dar dünyasını çoktan aşan bu tez doğru mudur?

Bu çok bilinen tez, Hobbes-Malthus-Smith eksenli ekonomi politiği, Darwin’i de içine katarak 20. yüzyıldan bugüne kanlı ve ıstıraplı bir dönemin sorumlusu tayin edecektir, etmiştir de.

Konu iktisadi-sosyal düşünce tarihinin özel bir konusunu, bir detayını tartışmanın ötesine geçiyor. Tekrardan kaçınmazsak; yüzyıl faşizmlerinden, günümüz mikro-makro ırkçılıklarına kadar geniş bir yelpazenin, pratik ve teorik temellerinin kavranması bu tartışmanın derinliklerinde saklı görünmektedir.

Yapılmak istenen bu aşamada, önce Smith’ten kalkarak Darwin’e giden yoldaki bu tezin dayanaksızlığına dikkati çekmekten ibarettir.

Daha somutlaştırırsak aslında birbiri ile örtüşen iki temel sorudur irdelenecek olan:

1- Biyolog olan Darwin, Smith ve/veya Malthus’un ekonomi politik tezlerinden etkilenip, bunu tabiatta doğrulama çabaları içinde mi olmuştur?

2- Darwin’in ünlü “doğal ayıklanması” bu durumda asıl olarak Smith-Malthus çizgisinin doğaya yansıtılmasından, orada doğrulanmak istenmesinden mi ibarettir? Özetle, sosyal bilimin niteliğinden ve doğa bilimi ile ilişkisinden hareketle asıl olarak klasik ekonomi politiğin ama daha çok Smith’in Darwin ile ilişkisinin yeniden tartışılmasıdır amaçlanan.

Yukarıda sıralanan varsayımları tersinden irdelemek daha anlaşılır kılacak problematiği ama daha önce bilim-ideoloji sorununu açmak zorunluluğu var. Doğal olarak bu gerektiği kadar yapılacak. Asıl problematik bu olmadığı için tartışma belli sınırlar içinde kalacak.

İdeolojinin ne olduğunu kısaca tartışmak güç. Nedir ideoloji? İki sözcüklü sorunun yanıtı iki sözcüklü değildir; sorunun yanıtı da ideolojik olduğu için muhtemelen.

Marx için örneğin, ideoloji “Alman İdeolojisinde” belirttiği gibi net olarak yanlış fikirlerdir (Boudon, 1992). Lenin’in yaklaşımı farklı olacaktır; sınıf savaşlarının araçları olacaktır ideolojiler. Althusser’in yaklaşımı daha değişiktir. Althusser, ideolojinin bilimden ayrıldığına dikkat çekerken bilimin ideolojik geçmişine işaret edecektir.

Weber-Pareto-Durkheim çizgisinde yine Boudon’a göre, muhtemelen Marksist bir çağrışıma yol açmamak için uzak kalınacaktır ideoloji sözcüğünden.

Aron, olgularla değer yargılarını ayrıştırmayı önerecektir. Ona göre ideoloji doğru ve yanlış ayrımı yapmaktan çok dünyaya bir bakış, bir perspektiftir.

Althusser’le Aron’a daha yakın durarak ama çok ayrıntılı ideoloji tartışmalarına girmeden şöyle bir yaklaşım içinde olunacaktır. Sosyal bilimlerin konusunun, gözlemcisi ile olan yakın ilişkisi göz önüne alındığında, araştırıcının inançlarının, dünya algısının bilimsel süreçle iç içe olduğu yalın ve açık bir gerçektir.

Bununla birlikte, doğal olarak bilimsel olanın, bilim benzeri (pseudo scientifique) olandan ayrılması gerekecektir.

Burada risk, araştırıcının daha yakın durduğu paradigmanın “a priori” niteliğini unutup, onun gerçeğin bizzat kendisi olduğunu düşünmesinde yatar (Boudon, 1992).

Hemen ardından asıl vahim olana işaret etmek gerekecek. Bilimsel teoriyi yalın bir biçimde bir olgunun bir nedensellik bağı içinde çözümlenip sınanması olarak ele alırsak, başlangıç noktasının ideoloji yüklü olduğunu varsayabiliriz. Fakat teori bir kez gerçekleştiği andan itibaren, ondan rastgele ideolojik çıkarımlar yapabilmenin bilimsel bir yaklaşımla ilişkisi olmayacaktır.

II- Doğa Bilimleri de Sosyal Bilimleri Örnek Almış mıdır?

Sosyal bilimlerin de, ekonomi politiğin de ilk yapılanma döneminden itibaren Newton’dan başlayarak, doğa bilimlerinin başarısını taklit ederek ona öykündüğü ileri sürülür.

Bu sav pek yanlış da sayılmaz.

Bununla birlikte yukarıda bilim ideoloji ilişkisine dair söylenenler ve kimi tarihsel olgular bu tezin en azından çok da net olmadığını gösterecektir.

Paradigma en azından başlangıç noktasında yukarıda ileri sürüldüğü gibi araştırıcının dünyaya bakışı ile ideolojisi ile yüklü olabiliyorsa, doğa bilimcisinin de sosyal bilimden ve düşünüründen etkilenebileceğini “a priori” ileri sürebiliriz.

Fakat bu süreç içinde risk biraz önce bahsedilenin aynısıdır.

Fizik veya doğa bilimcinin hareket noktasında ideoloji, güçlü bir kalkış yeri, işlevi görebilir. Fakat bilimcinin bir kez formüle edilmiş ve açıklayıcı bir nitelik kazanmış teorisi artık ideolojik unsurların doğrulanma yeri olamaz.

İdeolojinin nedensellik ilişkisi içinde yer alması doğa bilimci, sosyal bilimci ve kuramı için kabul edilebilir değildir.

Özetle doğa bilimlerinin önemi inkâr edilmeden, insanın özellikle son 500 yıllık serüvenini anlamak açısından sosyal bilimlerin daha öncelikli olduğu ileri sürülebilecektir.

III- Doğal Ayıklanma Tezi Bilimsel Bir Kuram mıdır?

Sorunun yanıtını soru sorarak arayalım; Darwin’in “doğal ayıklanma” tezi bilimsel bir kuram mıdır, yoksa egemen ideolojinin bir yansımasından mı ibarettir?

Soruyu, yine devam edip bir soru ile açalım; Darwin’in “doğal ayıklanma” tezi başkalarının, somutlaştırırsak Engels’in de ileri sürdüğü gibi, ekonomi politiğin burjuva ideolojisinin yansımasından mı ibarettir?

Diğer bir deyişle sosyal bilimlerdeki hegemonyanın, değişik bir düzlemde anlatımından mı ibarettir?

Sorular daha anlaşılır kılacaktır konuyu.

Devam edelim; Darwin, klasik ekonomi politiğin ama özellikle Malthusyen bir ekonomi politiğin ürünü müdür? Darwin, Hobbes’un, Malthus’un mu yoksa, asıl olarak Smith’in mi ürünüdür?

Sorulara yanıt ararken daha önce ifade edileni yineleyelim; yanıtların aranması ve kimi genel geçerlerin kurcalanması sıradan bir epistemolojik ve/veya teknik bir iktisadi düşünce tartışması sınırını aşıyor.

Aşıyor, çünkü gobinizmden[1] nasyonal sosyalizme, oradan ırkçı faşizan yönelimlere değin 20. yüzyılın yönelimlerinin teorik dayanağı, bu tartışmalarda yatmaktadır.

Darwin’in yapıtının anlamı ve bunun genelde ekonomi politik ile özelde ise Smith’le ilişkisinin önemi buradan kaynaklanacaktır.

İlk soruyu yanıtlayalım; Darwin’in “doğal ayıklanması” bilimsel bir kuramdır ve “Türlerin Kökeni” bilimsel bir yapıttır. Ele aldığı konuyu nedensellik ilişkileri içinde açıklayan, evrensel niteliği olan bir teoridir.

“Selektif teori”; türlerin sabit olmadığından hareketle, bunların seçilmiş belli avantajlar doğrultusunda geliştiğini ileri sürer. Bugünün türlerinin ortak bir geneolojik ataları olduğunu, türlerin kesintisiz bir gelişme içinde olduğunu savunur. Buna göre bütün bu değişimlerin temeli, dinamiği bazı türleri gelişmenin dışında bırakan eleyici selektif bir mekanizmaya dayanır; belli bir ortamda yaşamaya en az elverişli olan bu süreç içinde elenecektir.

Bu durumda Darwin’in “Türlerin Kökeni” isimli eseri neden-sonuç ilişkisi içinde doğadaki gelişimi açıklayan -kabul edilir veya edilmez- bilimsel bir kuramdır. Biyolojik evrimin özü, daha yetenekli olanların yaşayabilirken, dış çevreye uyamayanların eleneceği üzerine kurulur (Darwin, 1999). Adaptasyon, değişim ve eleme, tekrar ediyoruz doğaya ilişkin problematiğin özüdür.

Darwin’in ekonomi politiğin ürünü olup olmamasına geldiğimizde, soruyu yanıtlamak için önce Smith-Malthus sürecinin ve farklılaşmasının analizi gerekecektir.

Daha aşağıda yapılacak olan budur. Ama önce Darwin’in insan toplumları gelişimini nasıl tahlil ettiğini görmek gerekecektir.

IV- Darwin, Doğal Ayıklanma Tezini İnsan Uygarlığının Gelişimini Analiz Etmekte de Kullanmış Mıdır?

Darwin doğal yaşamı ve hayvan yaşamlarını anlattığı ilk kitabından sonra, “İnsanın Türeyişi” isimli kitabında insan yaşamından bahsedecektir. Daha 1868’de bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyecektir: “İnsan ve toplum yaşamı hakkında hiçbir şey söylemediğime dair yapılan eleştiriler, beni bu kitabı yazmaya itmiştir” (Darwin, 2002: 29).

Darwin’in bizzat kendisi böylece ilk ve en önemli yapıtı “Türlerin Kökeninde” yaşam,  gelişim süreçlerine dair hiçbir şey yazmadığını belirtmiş olacaktır. Darwin insan uygarlığının gelişiminin mantığını, böylece net bir şekilde doğal yaşamdaki evrimden ayırmış olacaktır.  Darwin, insan ve uygarlığı üzerine tezlerini ilk yapıtı “Türlerin Kökeni”nde değil, “İnsanın Türeyişi”nde açıklayacağını kendisi ifade edecektir.

Şöyle yazacaktır: “İnsan uygarlık alanında ilerledikçe ve küçük kabileler birer cemaat halinde birleştikçe, her birey sosyal güdülerini ve sempatisini, tanımasa dahi ulusun diğer üyelerine yöneltecektir. Birazcık akıl yürüten her birey bunun en iyi davranış biçimi olduğunu anlayacaktır” (Darwin, 1999).

Darwin insan topluluğuna dair -onları hayvan toplumlarından ve doğal toplumlardan ayırırken- şöyle diyecektir: “İnsan sosyaldir ve sempatiktir. Yakınları, yaşlı bir hastaya ilgi gösterirler ve ona yemek verirler. Daha az sağlıklı olanın, bir hayvan toplumunda olduğu gibi ölmesi gerekmez. Fiziki açıdan üstünlük, hayvan dünyasındaki aynı sonuçları getirmez. İş bölümü vardır ve bu, değişik veya eşitsiz yetenekleri dengeler. Mübadele ve gıdanın paylaşılması topluma yerleşir. Görüldüğü gibi doğal ayıklanma burada engellenmiştir”.

Aynı yapıtın başka bir yerinde Darwin, insanın ve uygarlığın gelişiminde elenmenin, ayıklanmanın işlevini ve anlamını yitirdiğini şöyle açıklayacaktır:

“Sosyal güdünün gençlerde gelişmesini doğal ayıklanmaya bağlayabiliriz. Sosyali başaranlar, doğal ayıklanma sürecinde ayakta kalmayı başarmışlardır” (Darwin, 1999).

Daha aşağıda Darwin yine şöyle yazacaktır:

“Doğal ayıklanmada elenmekten kurtulan hayvanlar, savunmalarında birbirlerinin yardımına koşanlar olmuşlardır” (Darwin, 1999).

Darwin’in sadece bu yazdıkları bile problematiğinin çözümü konusundaki netliğini ortaya koymaktadır. Darwin’e göre, insan ve uygarlığın gelişimi başka bir düzeyde ve boyutta ele alınmalı, doğal yaşamın analizi ile sıradan bir özdeşleştirme yanlışına düşülmemelidir. İnsan topluluklarında söz konusu olan artık” elenmenin elenmesidir”.

Uygarlık, Tort’un da belirttiği gibi “elenmenin elenmesinin”ürünüdür. “Birbirlerinin savunmasında birbirlerinin yardımına koşan hayvanlar nasıl elenmeden kurtuluyorlarsa, toplum yaşamlarında da birbirlerinin yardımına koşan toplumlar ve insanlar elenmekten kurtulacaktır”.

İnsan topluluklarında ilerleme ve gelişim uzmanlaşma ile mümkün olacağına göre, Darwin “a priori” hiçbir kimsenin ve hiçbir grubun daha baştan bu uzmanlaşma yarışında dışarıda bırakılmaması gereğini ileri sürer. Şöyle der: “Bütün insanlar için açık bir rekabet mümkün olmalıdır. En yeteneklilerin başarmasını engelleyecek bütün düzenlemeler kaldırılmalıdır”. Darwin bir şans eşitliğinin, mümkün olan en fazla insan arasında bir yarışma eşitliği sağlayacağını ileri sürecektir.

Darwin şöyle yazacaktır: “İnsan uygarlık yolunda ilerledikçe ve küçük kabileler daha büyük cemaatler halinde örgütlendikçe en basit bir neden, insanlara sosyal güdülerini geliştirmesi gerekliliğini ve topluluğun ve aynı ulusun diğer üyeleri ile sempatisini büyütmesi gerektiğini söyler. Bu hatta kişisel olarak onlar tarafından bilinmezse bile öyledir. Bir kez sözü edilen yere kadar gelindikten sonra, ancak yapay bir engel bu sempatilerinin bütün ülkelerin ve bütün ırkların insanlarına yayılmasını önleyebilir. Evet, insanlar görüntüde birçok şeyde ayrı görünürler alışkanlıkları, deneyimleri… Maalesef bütün insanlara kendi benzerlerimiz olarak bakmak için çok zaman gerekli. İnsan dünyasının ötesine yöneltilecek sempati, diğer bir deyişle daha aşağı türden hayvanlara yöneltilecek ilgi, henüz insanlık için çok yeni moral kazanımlardır. Bu da ancak insanın sahip olduğu en asil erdem olarak sempati duygumuzun her anlamda derinlik kazanması ve en yakınımızdan en uzağımıza doğru tüm varlıklara yayılması ile mümkün olur. (Darwin, 2002: IV. Bölüm).

Tort’a göre Darwin’in antropolojisi, moral duygulara ve özellikle sempati duygusuna kaynaklık eden sosyal güdülerin ayıklanmasına dayanacaktır. Bireyi yok olmaktan kurtaracak olan bu duygular, bilindiği gibi altruizmin ve dayanışmanın temellerini oluştururlar.

“Rasyonel davranışla koşut giden bu duygulardır, uygarlığı oluşturacak olanlar. Eğitim ve etik uygarlık sürecinde doğal ayıklanmanın yerine geçecektir(Tort, 2008).

Bu süreci benimseyen toplumlar ancak, yarın var olabileceklerdir. Yok olup elenenler ise sanıldığının tersine, uygarlık aşamasında sempati yolu ile toplumsallaşmayı beceremeyenler olacaktır. Artık sorular yanıtlanabilecek duruma gelmiştir.

En azından bir kısmı yanıtlanabilecektir.

Darwin’in iki yapıtı arasında kopukluk değil, dönüşümlü etki yolu ile diyalektik bir ilişki vardır. Elenmenin elenmesi, sosyal olanın, toplumsallığı başarabilenin yaşaması anlamına gelmektedir.

Soruların yanıtı ortaya çıkmış durumdadır.

Toplumsal amaçlı ve temel eylem motifi sempati olan bir model, sosyal Darwinizme, Gobinizme, ırkçılığa, insanların ve toplumların birbirlerini eleme gerekliliğine hizmet edebilir mi, kaynaklık edebilir mi?

V- Hobbes – Malthus – Spencer Sürecinde Sosyal Darwinizm

Yaygın bir inanışa göre Darwin, Malthus’un çalışmasının ideolojik yönünden etkilenmiştir. Nitekim bir Engels, Marx yazışmasında kullanılacak ifadeler şöyle olacaktır: “Darwin’in çalışmasında, işbölümünden rekabete, yeni piyasaların açılmasından yaşam için Malthusyen kavgalara, İngiliz toplumunun bütün özellikleri ile hayvanlar ve bitkiler âleminde nasıl bulunduğunu görmek son derece ilginçtir. Bu Hobbes’un “bellum omnium contra omnes”indenbaşka bir şey değildir” (Tort, 2006).

Engels bu fikrini 13 yıl sonra, “İnsanın Türeyişi” yayınlandıktan dört yıl sonrada devam ettirecektir.

Darwin gerçekten Hobbes-Malthus sürecinin bir ürünü müdür? “Herkesin herkesle kavgalı olduğu ve elenmenin kaçınılmaz olduğu bir dünyanın bilimsel düzeyde kanıtlarını toplama ve nihayet ispat etme misyonunu mu yüklenmiştir? Bu anlamda Darwin ultra liberalizmin, ırkçılığın ve marksizmin -değişik amaçlarla da olsa- kendi tezlerini doğrulayan bir sistemin hazırlayıcısı mı olmuştur?

Ultra liberalizm, faşizm ve ırkçılık Darwin’de, bilindiği gibi kendi görüşlerini doğrulayıcı bilimsel tezler bulduklarını öne sürecekler, Marx-Engels’de sınıf savaşına dayalı görüşlerinin ipuçlarını Darwin’e dayanarak tabiat dünyasında bulduklarını ileri süreceklerdir.

Konunun önemi dikkatli ve önyargısız bir inceleme gerektirir. Görülecektir ki ileri sürülen Darwin’in Hobbes-Malthus sürecinden etkilenmesi, çok başka düzeylerde olacak ve değişik anlamlara denk düşecektir. 

1838 yılında Darwin, Malthus’un “Nüfus Teorisi”ni okur (Malthus, 1999). “Nüfus Üzerine Denemesinde” sınırlı kaynaklar karşısında nüfusun geometrik artışını ve bu çelişkinin insanların rekabetine, çatışmasına ve birbirlerini ortadan kaldırmasına yol açtığını gösterecektir. Malthus buradan yola çıkarak nüfus artışının durdurulması ve devletin hiçbir şekilde yoksulları desteklememesi gerektiğini ileri sürecektir. Malthus her türlü ilerleme fikrini dışlayarak oluşturacaktır bu önerisini.

1859 yılında yayınlayacağı “Türlerin Kökeni”nde ise Darwin, Malthus’un sadece matematik modelinden yararlanacaktır. Bunun dışında Darwin, normatif uygulama önerisi olarak hiçbir zaman Malthus’un etkisinde olmayacaktır. Başka bir deyişle, modeli bilimsel çalışmalarında kullanacak ama Malthus’un ideolojisinden ve topluma ait çıkarımlarından uzak duracaktır. Örneğin; nüfus artışının sefaleti arttıracağını düşünecek ama buna rağmen Malthus gibi doğumu yasaklayıcı önlemlere başvurulmasını benimsemeyecektir (Darwin, 1999: XXI. Bölüm).

Malthus’la herhangi bir ideolojik yakınlıktan uzak duracak olan Darwin’in, Hobbesyen dünyanın “kaçınılmaz kavgasını” kendi insan ve toplum projesine taşıması da mümkün olmayacaktır.

Darwin toplum kuramında, Hobbesyen ve Malthusyen anlamda ” rekabet “ile çatışmadan uzak durunca, Engels’in de rekabetçi burjuva ekonomisi ve toplumsal düzeni ile Darwin arasında herhangi bir ilişki oluşturma çabası inandırıcı olmayacaktır.

Yukarıda gördük, Darwin’e göre insan topluluklarının gelişimi doğadaki yasalarla açıklanamamaktadır. Tersine insan toplumlarının gelişmesinde Hobbesyen-Malthusyen bir içerik, bir doğrultu değil elenmenin elenmesi tezi geçerli olmaktadır. Öyleyse, bütün Darwinyen teoriyi sadece toplumun yaşayan doğaya transferinden, Hobbes’un herkesin herkese karşı savaşına indirgemek çok doğru bir yaklaşım olmayacaktır.

Bu durumda temel soruya artık yanıt arayabileceğiz: “Sosyal Darwinizm” Darwin’in toplumsal teorisi olabilir mi?

Bunun için önce sosyal Darwinizmin kavramsal gelişimini ve onun tarihsel şartlarını irdelemek gerekecek.

Bu kavramın kullanılmasını, etik anlamda geçerlilik kazanabilmesini, Büyük Britanya imparatorluğunun 18. yüzyılın sonundan itibaren dünya egemenliğine doğru gitmesinin doktriner bir doğrulanmasından ibaret saymak daha doğru bir yaklaşım olmayacak mıdır?

Bilindiği gibi 1837 tarihi, İngiltere’nin “uygarlık taşıyıcı” olma misyonuyla ve bu şekilde İngiliz ırkının egemenliğini oluşturup tescil etme arayışıyla aynı zamana denk düşecektir. 1837’den itibaren 19. yüzyılın ikinci yarısına kadarki dönem, Britanya’nın egemenliğinin fiilen tescil edildiği dönem olacaktır.

Emperyalizm bu dönemde kendi iktisadi ve toplumsal düzenini, doğal düzeni ve onun yasalarını bahane ederek haklı ve doğru gösterecektir.

1884’lü yıllarda Spencer “Birey Devlete Karşı”(Spencer, 2008) kitabını yayınlayacaktır. Burada Spencer evrimci bir felsefeyi ve ultra liberal bir politikayı savunacaktır.

Sosyal Darwinizmin kuramında yaşam bulacak Spencer, Darwin’in tam tersine sosyal düzeyle biyolojik düzey arasında bir devamlılık, bir geçiş olduğunu varsayacak ve böylece daha sonraki “sosyobiyolojiğin”[2] teorik temellerini oluşturacaktır (Tort, 1996: 4).

Spencer’ın tezi (tekrar vurgulayalım Darwin’in tersine) biyolojik düzey ile toplumsal düzey arasında sıradan, doğal bir geçişi işaret edecektir. Spencer açıkça şöyle yazacaktır: “Bütün varlıklar, bütün organizmalar evrime tabidirler. Toplum bir organizmadır, bu durumda toplum bütün varlıkların tıpkısı bir gelişmeye tabidir” (Spencer, 1930).

Aslında Lamarckien[3] olan bu tez “Sosyal Darwinizm” olarak karikatürize edilecektir. Spencer böylece Darwin’in bilimsel çalışmasından esinlendiğini ileri sürecek ama Patrick Tort’a göre Darwinyen teorinin mantığını kavramamış olacaktır. Spencer şöyle not edecektir: “Var olmanın şartlarına en iyi uyum sağlayan, en çok avantaja sahip olandır. Birileri iyi uyum sağlayamamanın sıkıntılarını çekecek, diğerleri mükemmele uyum sağlamalarının avantajlarını yaşayacaklardır”. Böylece Spencer’ın bugüne değin başını çekeceği ultra liberalizm, temelde bir doğal yasaya dayandırılmış olacak, egoizm ve bencillik doğal veriler haline getirilebilecektir.

Darwin’e atıfta bulunarak şöyle yazacaktır Spencer, “doğal ayıklanma, bütün yaşayan varlıkların ve organizmaların var olma biçimlerini açıklayan en iyi kuramdır ( Spencer, 2008: 97).

Spencer’ın tüm tezi neredeyse işaret edildiği gibi bütün organizmalar arasında, doğal ve toplumsal olanlar dâhil olmak üzere, birbirlerini dışlamadan doğal bir geçişliliğin kabulüne dayanır. Buradan devam edersek, aynen Darwin’in doğal hayatı anlattığı tezine uygun olarak, doğal ayıklanma kuramına göre insan topluluklarında bir üst düzeye çıkmak, yine bu kurama göre mücadeleyi gerektirecektir.

Spencer ve arkadaşları bu teorik kurgunun varsayımı uyarınca, belki de aynen Malthus gibi yoksullara yapılan her türlü yardıma ve devlet müdahalesine karşı çıkacaklardır. Çünkü yoksulluğun devlet eliyle önlenmesi, bu kuramın temel ilkeleri uyarınca yanlış olacaktır.

Hâlbuki daha önce işaret edildiği gibi bu tez, doğal ayıklanma kuramından uzun zaman sonra, “İnsanın Türeyişi” adlı eserinde insan ve topluma dair gelişme teorisini oluşturan Darwin’in önerilerinin tamamen zıttıdır. Darwin belirtildiği gibi birinci tezini doğal hayat hakkında yazmış, insan topluluklarına dair burada herhangi bir şey söylememiş, ancak ikinci tezinde insan topluluklarının evrimini anlatmıştır. Buradaki önerileri de doğal hayatla, toplumsal hayat arasında kendiliğinden geçişliliği reddeden bir niteliktedir.

Darwin bizzat kendisi, otobiyografisinde, 1876 yılında Spencer için şöyle diyecektir: “Spencer’ı pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim, onunla bir gönül bağı kurduğumu da söyleyemeyeceğim. Bana göre son derece egoist bir insandı. Spencer’ın yazıları benim çalışmamda hiçbir işe yaramadı. Yöntemi benimkinin tamamen zıttı olmuştur. Elde ettiği sonuçlar beni hiç tatmin etmedi. Çalışmaları bilimsel açıdan bence hiç elverişli değildir, öngörüye uygun değildir. Sonuçta bana hiçbir yararı olmamıştır” (Darwin, 1985).

Görüldüğü gibi Darwin, Spencer’ı çok bencil bulmakta ve bilimsel açıdan yetersiz olduğunu ileri sürmektedir.

Bu durumda can alıcı iki şıklı soruyu soralım. İlki, Gobineau’nun, ırkçılığın, nasyonal sosyalizmin ama ilk önce Spencer’in hareket noktasının Darwin olduğu ileri sürülebilir mi? Sonra, bütün bunların hareket noktasını 18. yüzyılın ekonomi politiğinde aramak doğru olur mu?

Soruyu diğer bir şekilde sormak, arayacağımız yanıta yardımcı olacaktır. Tekrar soralım öyle ise; aklın önderliğinde, yarına egemen olacağından asla kuşku duyulmayan, aydınlanmacı projenin bir yorumunda mı aranmalıdır sosyal Darwinizm ve onun ürünü olan gobinizm, yoksa tedirgin duruşlu, nihai neden üzerinde, tarih üzerinde etkili olmakta yetersiz “Smith’in İnsanı”nda mı (Sarfati, 2010)? Sosyal Darwinizmin kökenlerinin, 18. yüzyılın ekonomi politiğinde, duygusallığın egemenliğindeki bir rasyonalist perspektifte aranması tutarlı bilimsel bir yaklaşım olabilir mi? Diğer bir deyişle, salt aklın ve bilimin egemenliğinde, toplumu yeniden yapılandırma projesine sosyal bilimleri ve doğa bilimlerini büyük bir inanç ve azimle koşturan, bir tür sosyobiyolojiyi de bu bilimsel projelerin ideolojik çıkarımı olarak getirilen projenin ürünü olabilir mi?

Sorulara yanıtı Malthus’a rağmen ekonomi politiğin, daha doğrusu Smithyen ekonomi politiğin projesinde vermeye çalışmak gerekecek. Smithyen ekonomi politik örneğin, kartezyen anlamda bir bilim midir, yoksa “a priori”  doğruların ötesinde duyguyu da içeren bir sürecin ürünü müdür? Belirsizlik, determinizm ve indeterminizm bir sarmal halinde bu bilimin özünü (Eren ve Sarfati, 2011:106) oluşturmamakta mıdır? Bunun için Smithyen ekonomi politiğin anlamının, felsefesinin, etik kurgusunun ve insanının biraz daha derinliğine tahlilinin yapılması gerekecektir.

Tekrar soralım, Darwin ekonomi politiğin ürünü müdür, rekabet ve işbölümü kavramlarıyla Smith, Darwin’i yönlendirmiş midir? Bu durumda bir diğer soru kendiliğinden gündeme gelmektedir, Darwin’in “Türlerin Seleksiyonu” Smithyen kurgunun ideolojik bir sonucu mudur, yoksa bilimsel niteliğinden kuşku duyulmayacak bir model midir?

VI- Smith’in ve Ekonomi Politiğin Dünyasına Dair

Ekonomi politik, aydınlanmanın, salt akıl ve bilinç yolu ile insanı ve toplumu yeniden yapılandırmasının olabilirliğini ileri süren Rousseauyen yaklaşımın bir alternatifi olacaktır. Bu anlamda öncelikle “rasyo”nun salt egemenliğine karşı olacaktır.

Ekonomi politik bu anlamda Hume içinde, Smith içinde bir bilim olacak ama bu kartezyen bir algının ötesinde insan tahayyülünü de içeren ve bilinmeyene yer bırakan bir süreç olacaktır. Ekonomi politikte karar alma determinist ve indeterminist bir kurgunun sarmal halinde varlığını kabul edecektir. Bilinmeyen ve bilinemeyecek olana, yaşamın bizzat özüne ait olarak bu süreçte yer bırakılacaktır.

Bu da bizzat Smithyen ekonomi politiğin algısında özgürlüğün temel koşulu olacaktır.

Özünde “rasyo”nun tahakkümü ve yol göstericiliğinin, insan özgürlüğünü sınırlayabileceği endişesini taşıyacaktır. Buradan kalkarak toplumun rasyonalist ve voluntarist bir irade ile biçimlenebileceği iddiasına kuşku ile bakacaktır. Temel endişesi salt aklın egemenliğinin, despotizmin yolunu açabileceğidir.

Bu durumda ekonomi politik özellikle Smithyen vurgusuyla, öncelikle salt ve koyu bir determinizmin ötesinde olacaktır (Eren ve Sarfati, 2011:107).

Locke-Leibniz-Hume-Smith sürecinde olgunlaşan ekonomi politik, özgün bir insan ve toplum projesi olacaktır öncelikle. İktisadi ilişki yolu ile özerk bir toplum yapılanmasına gönderme yapacak, bu toplumun düzenlenmesinde ve kurumsallaşmasında “yeni insan” hareket noktası olacaktır (Sarfati, 2010).

Fakat her şeyden önce ekonomi politik etik bir proje olacaktır, ahlak felsefesi çıkışlı olacaktır. Çünkü öyle olmuştur ve öyle kalmıştır. Toplum teorisinin özü ahlakın temel ilkeleri ile çakışacaktır.

Ekonomi politik modernitenin içinde ama alternatifinde bir yapılanma olarak Newtonyen epistemoloji içinde oluşacaktır. Bu durumda “gerçeklik tümüyle olgusal bir nedensellik konteksti içine sıkıştırılamayacaktır”. (Gusdorf, 1993: I:181). Newtonyen felsefe ve bilim nasıl tüm bilinmeyenlere açıklama getirme amacı taşımamışsa, Smithyen ekonomi politiğin de böyle bir ihtirası olmayacaktır. Bu durumda öncelikle moral bir varlık olan “insan da”, her şeyi bilme ve her şeye egemen olma ihtirasından uzak kalacaktır, “kartezyen bir cogito”nun ötesinde kendine özgü bir duygusal rasyonalizm (Sarfati, 2009) içinde olacaktır.

Bu durumda açıktır ki Smithyen ekonomi politiğin kesin yasaları olmayacaktır. Özetle ekonomi politiğin felsefesi duygusal bir rasyonalizmin ürünü olacak ve bu anlamda özgün olacaktır. Duygu bilimsel analiz sürecinde önemli bir yere sahip olacaktır.

Smith’in sisteminde “insan” öncelikle “yalnız” olacaktır. Yalnızlığını aşmak için ötekine gitme ihtiyacı içinde olacaktır. Bu durumda insanın temel eylem nedeni sıkıntıdan veya daha doğru bir deyişle ölüm sıkıntısından kurtulmak olacaktır (Eren ve Sarfati, 2011:130). Şöyle diyecektir Smith: “Başka insanların bizim ruhumuzdakilerle özdeş duygular içinde olduklarını görmek kadar hoşumuza giden bir şey yoktur” (Smith, 1976: 32). Smith’in antropolojisinde insan temelde başkasını arama isteği içindedir. Karşısındakini anlama, kendini ona anlatma ihtiyacı içindedir. Rekabet ve çatışma Smithyen antropolojinin özünü oluşturmayacaktır.

Sempati,ötekine ulaşmakta en önemli araç olacaktır. Sempati açıktır ki bir etiği gerektirecektir ve orada toplum oluşacaktır.

İnsan eyleminin sempati merkezli olduğu bir dünyanın rekabet ve işbölümü, Hobbes’un herkesin herkesle kavgalı olduğu dünyasından da, Malthus’un rekabetin ve var olmanın kaçınılmaz olarak elemeyi (yok olmayı) getirdiği dünyasından farklı olacaktır.

Açıkça görülüyor, Smithyen ekonomi politiğin felsefesi Hobbes’un ve Malthus’un dışında ve karşısında olacak ama Spenceryen ultra liberalizmden de çok farklı olacaktır.

SONUÇ

Spencer’ın da başını çektiği ultra liberaller, klasik düşünceden ve Smithyen perspektiflerden geniş şekilde ayrılacaktır. Klasiklerin temel kriteri olan “mümkün olduğu kadar kamusal mutluluğun maksimuma çıkarılması” kriterinden tam ve mükemmel özgürlük kriterine geçilecektir. Vergara örneğin; Spencer’ı ultra liberaller arasında sayacak ve bu ultra liberaller için bütün doğal mekanizmaların kimsenin müdahalesine gerek olmadan, kendiliğinden uyumlu olduklarını ifade edecektir (Vergara, 2002). Bu durumda devletin her türlü müdahalesi sadece uyum bozucu varsayılacaktır. Hâlbuki Smithyen ekonomi politikte önerilen tam tersidir. Spencer ve ultra liberalizm, sistematik olarak devletin her türlü müdahalesine düşman olacaklardır. Ekonomik veya sosyal problem devlet tarafından çözümlenemeyecektir. Ultra liberaller doğal yasa teorisine uyumlu olacaklar, fakat bu görüşü yine klasik liberallerden ve Smithyen tezlerden değişik yorumlayacaklardır. Devlet yalnız adalet prensiplerini uygulamakla yetinecektir. Spencer’a göre adalet kendine özgü bir yorumla, sadece güvenlik teminine indirgenecektir. Spencer’a göre en yoksullara kamusal yardım verimliliğe ters bir davranıştır. Toplum aynen doğa gibi kendiliğinden uyumludur, öyleyse düzenlenmeye ihtiyacı yoktur. Yine Vergara’ya göre Spenceryen görüşte ekonomi ve toplum kendiliğinden uyum halindedir. “Bir dış düzenlemeye ihtiyacı yoktur”.

Temel soruyu artık yanıtlayabilir miyiz? Smith, evet Darwin’i etkilemiştir ama örneğin, Engels’in iddia ettiği şekilde etkilememiştir. Darwin’in insan ve uygarlığa ait tezi de Engels’in ileri sürdüğünden farklıdır çünkü.  Öte yandan Darwin’in tezi, Spencer’ın ve ultra liberalizmin ileri sürdüğü gibi bir tür sosyobiyolojizmin kapısını da açmamaktadır ve nihayet en önemlisi, sosyal Darwinizmle hiçbir şekilde ilişkisi yoktur.

O zaman Smith nerede etkilemiştir Darwin’i?

O da açıkça ortaya çıktı, tekrar edelim; Smith’te sempati motifi ile hareket eden, ötekinin arayışındaki insandır ancak toplumu oluşturan. Kendi bencilliğinde bir varoluşun mümkün olamayacağını bilendir, bireysel var olmanın ancak toplumsal varoluşla mümkün olacağının algısında, ötekinin arayışındakidir.

Darwin’in toplum kuramındaki insanda da gördük, öyledir.

Darwin’in tezinde, elenmekten kurtulabilen insan diğerine gidebilendir, toplum da insana birlikte olma güvencede olma hissi verebilendir. Varoluşunu ötekiyle salt rekabet içinde ve ortadan kaldırarak, sağlamanın mümkün olmadığının algısında olandır. Yaşayabilen uygarlık bu insanın uygarlığı olmuştur. Spencer, Darwin’e bilerek belki de, yanlış referans vermiştir. Engels de, Darwin de sınıf savaşının doğada öteden beri var olan izlerini sürmek isterken, ona atıfta bulunmak isterken yanılmamış mıdır?

Engels muhtemelen okumadığı “İnsanın Türeyişi”ni dikkate almadan, artık bilimsel bir niteliği olan kuramdan ideolojik çıkarımlarda bulunmuştur. Böylece daha önce işaret edilen sakıncaya düşmüş ve teorinin ideolojizmini yapmıştır. Darwinyen teori böylece doğanın sosyolojisine dönüştürülmüştür. Darwinyen teorinin, ekonomi politiğin burjuva ideolojisi olarak doğaya aynen aktarılmasından başka bir şey olmadığını ileri sürmek, yukarıda işaret ettiğimiz ağır bir metodolojik yanlış olarak ideolojinin sınırlarını zorlamayacak mıdır?

Bunun yolu bir kez açıldığında, örneğin Engels’ten hemen sonra Spencer’ın da aynı şeyi başka yönde yapmaya hakkı olacaktır. Ve itiraz hakkı kalmayacaktır.

Bu yaklaşım “eugénisme”[4] ve sosyobiyolojinin kapısını açacaktır ve açmıştır da.

Darwin, Malthus’un ekonomi politiğinden değil, Smith’in ekonomi politik çizgisinden etkilenmiştir olsa olsa. Malthus’u okuduğunda muhtemelen tamamlamış olduğu çalışmasına ancak bir modelleme örneği bulmuş olabilecektir. Darwinyen antropoloji, kısaca değinildiği gibi yoksullara yardımdan, nüfus sınırlamasına kadar Malhtus’un tezlerinden ayrıdır.

Özetle Smith’in rastlantısı, bilinmezliği ve sempatisi Darwinyen antropolojinin özünü oluşturuyor. Nedensellik ondan sonra geliyor.

Nihayet, Smith’te esas olanın, “kendiliğindenliğin ancak suboptimal bir düzen” oluşturabildiği ve ancak insan eyleminin optimale giden yolu oluşturabildiği bilindiğinde, Darwin’in insan toplumunun, optimale doğru evriminin, ancak insan etkinliği ve çabası ile mümkün olduğu tezi anlam kazanmıyor mu?

Uygarlık ancak “kendiliğinden ayıklanmanın ayıklanması” ile ortaya çıkıyorsa, Darwinyen antropoloji (tabiat-toplum-tabiat) Smithyen sistemden de bu anlamda etkilenmiş görünmüyor mu?

Dip Notlar:

 [1] Arthur de Gobineau’nun geliştirdiği bir ırk kuramına verilen isimdir. Irkların sınıflandırılmasının kültürü oluşturduğu inancı vardır. İnanca göre beyaz ırk, siyah ırk ve sarı ırk (Moğol ırkı) arasındaki farklılıklar tabii bir engeldi,  ırkların karışması bu engelleri yıkıp kaosa sebep oluyordu. Gobineau, beyaz ırkın diğerlerinden üstün olduğuna inanıyordu. Bunun “Aryan” olarak isimlendirilen kadim Hint-Avrupa ırkı kültürüne uygun olduğunu düşünüyordu. Beyaz ırkın melezleşmesinin kaçınılmaz olduğunu yazmıştı. Fransa’daki iktisadi karışıklıkların çoğunu ırkların kirlenmesine yordu. Hayatının ileriki dönemlerinde fikrini değiştirdi ve beyaz ırkın korunacağına inanmaya başladı. Adolf Hitler ve kurucusu olduğu Nazizm, Gobineau antisemitik olmamasına rağmen, onun ideolojisini benimsedi.

 [2] Sosyobiyoloji,  toplumsal davranışların biyolojik temelinin sistemli olarak incelenmesidir. Daha geniş anlamıyla davranışların sahip olmuş olabileceği evrimsel avantajları göz önüne alarak, türlerin sosyal davranışlarını açıklamaya çalışan bilimsel disiplinlerin neo-Darwinci bir sentezidir. Sosyal davranışın biyoloji, daha spesifik olarak evrimsel biyoloji temelli olarak ele alındığı disiplinler arası bir çalışmadır. Etnoloji, antropoloji, evrim, zooloji, arkeoloji, popülasyon genetiği, davranışsal ekoloji, evrimsel psikoloji, felsefe gibi birçok disiplin sosyobiyolojinin konuları arasındadır.

[3] Jean-Baptiste Lamarck Fransız doğa bilimcidir. Özellikle evrim konusunda yaptığı çalışmalarla bilinir. “Kazanılmış karakterlerin iletimi” tezi oldukça büyük tartışma yaratmış, genetik aktarım prensiplerinin ortaya konmasıyla görüşleri geçerliliğini yitirmiştir. Lamarck’ın sisteminde ‘Evrim Teorisi’, ‘Tanrı’nın hikmeti’ ile özdeşleştirilmiştir

 [4] Öjenizm, insan soyunun bilimsel olarak iyileştirilmesi, biyolojik ıslahıdır. Kötüye yorumlanması ırkçılığa kadar varabilir. Bu yüzden ırkçılıktan çekinen düşünürler, bugün, hümanist öjenizm tarafını tutmaktadırlar; bunlara göre, insan kendi soyunu hastalıklardan bilinçli uygulamalar yoluyla kendileri veya danışacakları kuruluşlar aracılığıyla da düzelterek iyileştirebilirler.

* Bilim ve Ütopya dergisinin, Ocak 2013 sayısında yayınlanan makaledir.

Yorum Yazın