Camus’nün dediği gibi “cinayet mutlak yok edici ise ve bu kimin adına olursa olsun, yokluk adına, vatan adına veya Tanrı adına olsa bile, bu yerin ve göğün birlikte yok olması” demek değil midir?

GİRİŞ

Usta romancı Victor Hugo öngörüsünde tümüyle yanılacaktır; 20. yüzyıl onun düşündüğünün tam tersine insanlığın en kanlı dönemlerinden biri olarak tarihe geçecektir. 1914-1918 cehennemi, modern zamanların bir düşünü daha “Godotlaştıracaktır”1. Voltairelerin, Rousseauların evrensel barış projeleri, kütüphanelerin sessizliğine terk edilecekler, büyük Kant’ın “ebedi barış” tahayyülü un ufak edilecek, külleri de sonsuzluğun bilinmezliğine savrulacaktır. Rasyonalitenin ve pozitivizmin, yeni dönemin “insanına ve toplumuna” ilişkin, verdikleri tüm güvenceler yok olurken artık tanrının olmadığı2 bir yer üzerinde, cehennemin kapıları sonuna kadar açılacaktır.

Ama modern zamanların bir diğer düşü de, 20. yüzyılın ortalarından itibaren yerle bir olmaya aday değil midir? d’Alembert‘den Rousseau’ya ilerleme, rasyonel olanla kolkola modern zamanların bir diğer düşünü biçimlendirmemiş miydi? Saint Simon’dan, Walras‘a liberal ve sosyalist birçok iktisatçı tarafından ilerlemenin lokomotifi bilime ve bilimciye emanet edilmemiş miydi? Auguste Comte’un hocası sosyalist Saint-Simon ütopyasında, yeni toplumun ve barışın bilim insanları ve ilerlemenin asıl uygulayıcıları olarak “sanayiciler” tarafından inşa edileceğini yazacaktı. Walras’da iktisadın artık kendisi ile nihayet bir bilim olarak bu “büyük ilerleme” serüveninin temel aktörlerinden olacağını belirtmemiş miydi?

İşte bu büyük düş de muhtemelen diyalektik bir süreç içinde kendi antitezlerini ve eleştirisini usul usul yaratmaya başlayacaktı; Camus’ye3 henüz vardır fakat “absürd”4 olan usul usul rasyoneli ve toplum kurgusunu eleştirmeye başlamıştır bile. Modern düşünürlerin barış ve kozmopolitizminin övgüsünün eleştirisini yapacak olan kimi romantikler bir yana, bir Dostoyevski 19. yüzyılın ortalarından itibaren, “Karamazov Kardeşler”5 ile sözü edilen dönemin umut dolu güvencelerine ilişkin derin kuşkularını dile getirmeye başlayacaktır bile.

Anlaşılıyordu ki 20. yüzyıl modern zamanların bütün hülyalı umutlarına karşılık yerini (Rus devrimi gibi önceleri büyük umutlar taşıyan kimi oluşumlar bir yana) humanitas6 açısından genel olarak bir “düşüşe”, bir “çöküntüye” bırakmaya hazırdı artık.

Çılgınlığın doruğa varacağı kanlı yüzyıl 1914’de açılacaktır. Rus devrimi ve İspanya iç savaşları ile kan gölü durmaksızın büyüyecektir. Çin – Japon savaşının ardından insanlık tarihindeki en büyük iki kırılmanın yaşanacağı, 2. Dünya Savaşı’na tanık olmak gerekecektir. Özellikle bu aşamada artık insanların öldürülmesinden, Anders’in7 deyişi ile cesetlerin imal edilme sürecine geçilecektir. Levinas’ın8 “sonların sonu” veya “tarihin bitişi” olarak niteleyeceği Alman ölüm kamplarında 6 milyon civarında ceset imal edilecektir.

2. Dünya savaşı artık biliminin ve teknolojisinin egemenliğindeki insanın, bunlara yenik düşmesi ile sonuçlanacaktır. Teknoloji savaşın tek galibi olacaktır. Rasyonalite ise kuşkulu bir hale gelecek ve tartışılmayı bekleyecektir.

Şiddet, savaş ve nükleerin kullanımı, insan soyunu yeni bir kavşağa taşırken daha önce deneyimlemediği bir problematiği çözümlemesi gerekecektir. Başka bir deyişle, genel olarak şiddet ve nükleer şiddet, bugün askeri ve hukuksal yanı bir tarafa, etik ve felsefi bir açmazın ortasına getirip bırakacaktır insanlığı.

Önce kadim bir sorun olarak şiddetin, ona maruz kalan tarafından nasıl önleneceğinin etik boyutunun irdelenmesi gerekecektir. Şiddete şiddetle mukabele etmenin meşruiyet şartlarının tanımlanması çok kolay olmayacaktır. Bununla birlikte bugün nükleerin tartışılması, şiddet olgusunun bu kez değişik boyutlarının gündeme getirilmesini gerektirecektir; “daha önceden düşünülememiş olanın düşünülmesi” söz konusu olacaktır. Kendi kendini, kendi türünü yok etme sonucunda oluşacak “mutlak bir boşluktur,” söz konusu olan öncelikle. Klasik şiddet tanımını da aşacaktır şiddetin bu türü. Sonrasında bunu anlatacak ve tanıklık yapacak kimse kalmayacaktır çünkü.

Bu durumda genel olarak şiddet ve antitezi olarak pasifizm veya barışçılık tartışılırken, bu tür bir saldırıya mukabele etmenin, karşılıklı yok olmayı getireceğini unutmamak gerekecektir.

Nihayet, bugün özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada iktisadi çıkarlar, gerçekliklerin mutlaka tek boyutlu olduğunu savunan fanatizmle kol kola girmiş birbirini kışkırtmaktadır.

Tutkunun tutsaklığındaki bu fanatizmin terörü yukarıdaki genel çerçevede ele alınabilecektir.

Bu çağın yok olurken yok etme tutkusu Camus’nün bir tespitini düşürecektir akıllara; “Acaba kalabalıkların içinde yalnızlığını ağır bir şekilde duyumsayan insan, ulaşamadığı gerçekliğe ve elini tutamadığı benzerine, bu kez onu ve her şeyi yok ederek mi ulaşmaya soyunmuştur?”

Terörün ve şiddetin tutsağı insan ölümsüzlüğe, öldürerek ve yok ederek mi ulaşmaya çalışmaktadır?

1-Şiddeti Önlemenin Yolu veya “Si vic pacem para bellum”9

Büyü Zweig “Dünün dünyasında” hüzünlü ve bir o kadar düşündürücü portreler çizer ustalıkla: Orta Avrupa’nın büyülü kentlerinden Viyana’da çocukluğunun beyaz örtülü, gümüş şamdanlıklı masalarının çevresinde toplanmış ailesinin ve dostlarının, mutlu toplantılarını anlatır. “Kimse” der ailesini de kastederek, “başlayan yüzyılın gerçek yüzünü göremiyordu.”

Bilim, insanlığın hizmetindeydi artık ve Viyana’nın kristal lambalı, Mendelson tınılı odalarından sükûnet ve barış tınıları ortalığa yayılıyordu. “Kim bilebilirdi ki” diyecektir, “gelecek günlerin nelere gebe olduğunu.” Niye öngöremediler diye mi yeriniyordu Zweig bilinmez, ama insanlığın hatırladığı ve hazırladığı en kanlı yüzyıl artık kapıdaydı.  Ve içinde yaşadığımız dönemin temelleri de oralarda hazırlamaya başlayacaktı.

Zweig’ın çevresinin öngöremediği veya görmek istemediği bu yüzyıl insanlığın, bilimi ve teknolojisi sayesinde ölüm imalatına soyunacağı bir dönem olacaktır. Şiddet sıradanlaşacak, kitleselleşecek, savaş, ideolojik, iktisadi, etnik, dinsel, kültürel her türlü motifle insanlığın hemen yanı başında ayrılmaz bir parçası – mütemmim cüzü – olarak yerini alacaktır.

Perde, 1. Dünya savaşının başında General Moltke’nin daha sonra siyasetçiler ve özellikle askerler tarafından çok sevilip, sevdirilecek şu deyişi ile açılacaktır, şöyle diyecektir; “Asla savaş istemiyoruz, bir kereliğine ve bu sorunu kökünden çözümlemek için bu işe soyunmamız gerekecek.”

İnsanlığın bu yol göstericisinin, “şiddetin şiddetle önlenmesi” ilkesinin, şaşmazlığına inanmış olacak ki, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı  Raymond Poincaré, mutlaka Moltke’den daha barışsever! olarak hemen yanıtlayacaktır onu, çok da yabancısı olunmayan bir cümle ile: “Savaşa hazır olmayan bir halk barışçı olamaz.” Böylece savaşla barışın bir arada olmasının yeterli koşulları bir araya getirilmiş midir? Şiddet ancak şiddetle önlenebilecektir. İsa yanılmıştır!

Barış isteyen ve onun için tepeden tırnağa silahlanan iki taraf da, karşı tarafın saldırgan ve hukuk tanımaz olduğundan hareketle, “kendilerini savunmak” için saldırıyı rahatlıkla başlatabileceklerdir artık.

Hatta her ideolojinin ve iktisadi çıkarın savunucuları, bundan böyle daha da ileri gidip “uygarlıkla barbarlığın” çatıştığını savunabileceklerdir. Tabii ki uygar olan kendileri, barbar olan da karşı taraftakiler olacaktır.

1. Dünya savaşı böyle başlayacaktır. Kısa ve temiz olacağı düşünülecektir. 40 yıllık bir “silahlı barış” döneminden sonra ve artık sanayi döneminde, şiddetin yine egemen olabileceği, savaşın uzayabileceği düşünülmüyordu.

İmparatorlukların ünlü generalleri, muhteşem gösterilerine hazırlanıyordu. Frédéric Passy’nin10 naklettiğine göre ünlü Avusturya generallerinin birinin genç bir yüzbaşı olan oğlu, kendisine anlatılan muhteşem zaferlerin etkisinde olacak ki, savaşın (belki de etimolojisine uygun bir şekilde)11 dünyanın en güzel şeyi olduğunu düşünerek bir muharebe sonrası askeri cerrah amcasıyla karşılaşır. Ona taktiklerinden, savaş alanındaki ustalığından bahsetmek istemektedir ki cerrah amcası onu durdurur ve şöyle der: “Ya kopmuş bacakları, ya ezilmiş kafataslarını, ya tifüs hastalığından inleyen, telef olan askerleri, onları gördün mü?”

Savaş şiddetin ve kitlesel öldürmelerin sıradanlaşıp, kolaylaştığı bir fizik ve etik tükeniş içinde sona erecektir.

Yüzyılın büyük cehenneminin kapısı açılmıştır.

Ama asıl 2. Dünya savaşına ve oradan bugüne sahnede yerini alacak baş aktöre, insana veya “homo demens”e12 yer açılacaktır; 1758 de İsveçli biyolog Carl Von Linné13 insanı “Homo sapiens” olarak nitelemişti. “Homo sapiens” bilgin olduğu kadar bilge idi. 20. yüzyılın başından bugüne “silahlı barışın” övgüsündeki bu yaratığa bilgeden çok Edgar Morin’in “deli insanı”, “homo demens”i mi yakışmaktadır?

İnsanlığın tarihinde iki büyük kırılma yaşanacak olan 2. Dünya savaşından önce de, aralıksız şiddetin zirvesinde yaşanacaktır. Yüz binlerin ölümüne neden olacak Rus devrimi, İspanyol iç savaşları ve sonrasında yaşananlar, sayısız ve kitlesel öldürmeler şu temel sorunun cevaplanmasını gerektirecektir; başkalarının yaşamı üzerinde hak iddiasında bulunmak moral kaynağını nereden almaktadır? Çünkü Camus’nün dediği gibi “cinayet mutlak yok edici ise ve bu kimin adına olursa olsun, yokluk adına, vatan adına veya Tanrı adına olsa bile, bu yerin ve göğün birlikte yok olması” demek değil midir?

Bu tartışmalar ne olursa olsun Anatole France’ın14 anlattığı gibi “Tanrılar susamışlıklarını” giderememiş olmalıydılar. Yeni bir su kaynağı gerekecektir onlar için.

2. Dünya savaşı bu kaynağı bulmakta cimri davranmayacaktı. 1. Dünya savaşı ertesinden itibaren Moltke’nin gizemli prensibi uyarınca barışı ancak savaşa hazırlanarak sağlayabileceğini ileri süren “güç politikaları” sonucunu verecek! ve yetmiş milyona yakın insanın yok oluşu ile sonuçlanacaktı. Savaşa hazırlık politikası ile geri kalanlar kurtulmuştu!

Bununla birlikte bu savaşta daha önce tanık olunmamış iki olgu insanlığın tarihine damgasını vuracaktı; Benzeri hiç görülmemiş şekilde, sistematik ve rasyonel bir çalışma! ile altı milyon dolayında Yahudi sadece Yahudi oldukları için yok edilebilecekti. Nietzscheyen “üstün insanı” tesis etme peşindeki Naziler, tanrının tahtına oturmak isteyeceklerdir. Tanrı öldürme gücüne sahip değil miydi? Onlar da ceset imal etmeye soyunacaklardır. Modern zamanların insanı böylece ölümden kaçarken, ceset imal edebilecekti. Auschwitzh15 bunun için ve bilimsel yöntemlerle inşa edilecekti. Fakat Camus’nün deyişi ile “Naziler ancak ölümün hizmetkarı olabilecekti.”

“Homo faber”16 belki de bunu görmezden gelmek için gaz odalarında ceset imal edecekti. Bunun için de iktisadın ünlü “homo economicus”dan yardım isteyecekti. En az girdiyle en çok sonuç elde edilmesi gerekiyordu çünkü.

Ölüm artık sahipsizdi. Wilfrid Blunt’un:17 “ne yaptık ölüme bizi niye öldürüyor.” çığlığı sonuçsuz kalacaktı.

Güç politikasının ürettiği, “Si vic pacem para bellum” ile mi buraya gelinmişti? Ama daha savaş bitmemişti, henüz barış için biraz daha ceset imal etmeye gerek olacaktır.

 II-Son Durak; Barış için Daha Güçlü Olmak veya Nükleer Güç

Freud ve Horace insanı yaratıkların en haini olarak nitelemişti. Marksizm, kapitalist iktisadi ilişkilerin çatışmaya gebe olduğunu söylemişti. 2. Dünya Savaşındaki iki temel kırılmada bunların hangisinin ne kadar etkili olduğu tartışması bir yana, Auschwitz’den sonra diğer büyük kırılma yaşanacak, önce Hiroşima’da düşünülemeyecek dahi olan gerçekleşecektir.

Hayranlıkla kendi gücüne aşık “homo faber” dayanamayıp inanılmazı yapacak, ilkinde tanık olduğu dehşet sahnelerinden sonra Nagazaki’de tekrar nükleere başvurabilecekti.

İlkinden birkaç gün sonra ikinci bomba patlatılacaktır.

Bilimi kuşanmış insan tek bir düğmeye dokunarak yok oluşu büyük bir ustalıkla gerçekleştirebilecekti. Halbuki modern zamanların çok başlarında Rabelais18 “insaf ile, vicdan ile bilim” diyerek uyaracaktı; etiksiz bilimin olası sonuçlarına dikkati çekecekti.

Fakat işte mağrur “homo faber” için artık tek yol gösterici aklıydı ve onu kuşanarak ürettiği teknoloji ile kara deliğin ardındakini merak etme hakkını görmüştü kendinde.

Anders şöyle betimleyecektir bu durumu: “yer üzerindeki cehennemin nasıl olabileceğine Hiroşima’da tanık olan korkusuzca ikincisini deneyebilecektir.” İlave etmek gerekecek; Auschwitz cehennemini keşfedip oradaki insanları kurtarmaya soyunan insan, değişik türde bir ceset imalatını başka bir coğrafyada deneyebilecektir.

Dönemin A.B.D Başkanı Truman bombayı kullanırken amacını açıklayacaktır; “barışa bir an evvel ve en az kayıpla ulaşmak.” “Si vis para bellum” ile güç, biliminin doruğundaki insan için hala tek belirleyicidir. Hobbes’un kulakları çınlayacaktır.

Hume “eylemlerimizin belirlenemeyen, öngörülemeyen sonuçlarının tarihin oluşmasında büyük etkisi olduğunu” yazar. Arendt de başka bir düzeyde olsa da “yalandan şiddete” isimli kitabında şöyle not düşecektir: “İnsanlar eylemlerinin sonucunu kontrol etmekte yetersiz kalırlar.”

Mutlaka şiddet doğuran şiddet, hele bugün, bir kez başlatıldığında sonuçları kestirilemeyecektir. Anders de bugün nükleer çağda şiddetin ve savaşın sonuçlarının önceden kestirilemeyeceğini söylemeyecek midir?

Nükleerin kullanımı (barışçı veya değil), belirsizlik ve korku çağını başlatmıştır. Ama ayrıca dehşeti de bir o kadar somutlaştırmıştır; Freud esas olanın “ölüm itkisi” olduğunu söyler. Boşluk korkusu ve kabusu paradoksal bir şekilde gizemli bir mıknatıs gibi çekmekte midir insanı? Uzak yerlerden bilinmez bir ses, sanki boşluğa, kaybolmaya çağırmaktadır insanı.

Şiddette belli bir aşamaya gelinmiştir bugün. Bu aşama ürkütücüdür. Gelinen yer, algılanması dahi güç bir boşluğa denk düşmektedir. Onun için mi acaba üzerinde yeterince düşünülememektedir. Görüldü ki nükleerin kullanılabilmesinin ardından onu anlatacak, yazacak tarihçi kalmayacaktır. Hatırasını taşıyacak kimse de olmayacaktır.

Bu da temelde etik açıdan cevaplanması gereken şu soruları gündeme getirmektedir. Bugün bir tek kişinin kararına bırakılan nükleer kullanımı karşısında “insan” nerededir? Nerede olmalıdır? Öte yandan ve belki de temel sorun, şiddet karşısında takınılması gereken tutum ne olacaktır? Bu varoluş tutsaklığına bu kez “düşünen insan” nasıl isyan etmelidir? Sorular devam edecektir; şiddetşiddetten başka önleme yolu yok mudur? Yanılmış mıdır İsa? Pasifizm olmayacak bir zamana mı bırakılacaktır?

III- Şiddet, Boşluk, Yalnız İnsan

 “En büyük yalnızlıklar en kalabalık kentlerde hissedilir.”

Racine

İnsan var olana baş kaldırıp yeniden yapmaya soyunan tek varlıktır. Sanatın da temel işlevi bu değil midir? Bir anlamda sanatçı ölüme meydan okumaz mı? Bu özellikle 20. yüzyılın dehşetinden veya umutsuzluğundan itibaren sürrealist sanat için asıl doğru olacaktır. Bununla birlikte bu dönemde tanrıya yer üzerinden el çektirildiğinde, ölümün bu kez de tahta sonsuza kadar kurulacağı öngörülebilmiş miydi?

Bütün zeka pırıltısıyla Rimbaud bu çelişkiyi anlatacaktır bir şiirinde. Şöyle yazacaktır:

“O güzel cinayet ki sokağın çamurunda cıvıldıyordu.”

Ama daha sonra ölüm sonrasında kız kardeşine şöyle seslenmeyecek midir?

“Toprağın altına gideceğim ve sen güneşin içinde yürümeye devam edeceksin.” 

Camus 8 Ağustos 1945’te şöyle yazacaktır: “Yakın bir gelecekte seçmemiz gerekecek; ya topluca intihar edeceğiz, ya bilimsel buluşlarımızla aynı düzeye geleceğiz.” Anders’te şöyle özetliyordu bu durumu: “Teknoloji zihinsel algılama kapasitemizi aşmıştır. Üretim yapabilen ama eleştirip denetleyemeyen bir zihinsel varoluşun çelişkisini yaşıyoruz.”

Var olmanın anlamının artık sorgulanmadığı bir dönemde bugün içinde yaşadığımız coğrafyada tek egemen, şiddet. Anthropocene18 bir çağda insan kendinin en büyük tehlikesi olmuştur. “Düşüş”te19 Camus kahramanına şöyle dedirtecektir; “Bugün artık önemli bir tek şey var: Ben, ben, ben” Peki Şiddet nasıl önlenecektir? Camus’nün dediği gibi sorgulamak isteyen insanın karşısında, suskun, sesi çıkmayan bir dünya var bugün. Ayrıca sorgulayan, sonrasında isyan etmek ve eyleme geçmek isteyecektir. İsyan ve eylem ise karşısındakini (karşısındakileri) öldürmekle sonlanabilir. Ama Camus’ye göre isyan eden için temel sorun, şiddete karşı şiddet kullanmanın meşru olup olmadığı hakkında bir bilgisinin olmamasıdır. İnsan şiddet gösterenin karşısında, öldürmenin meşru olup olmadığını bilmemektedir.

Anlaşıldığı gibi şiddete ve var olan tehlikeye karşı isyan edip eyleme geçecek için, temelde etik bir sorun olacaktır: kendine şiddet uygulayana (uygulayanlara) ve tehlikeli hale gelmiş bu dünya üzerinde dışarıdan benimsetilmek istenen varoluş biçimine karşı isyan edenin, şiddete başvurması meşru olacak mıdır? Katile, onu yok etmeye kalkışarak mukabele etmenin moral dayanağı olacak mıdır?

Hayatı boyunca pasifizmi savunan Anders, yaşamının sonuna doğru hangi amaçla olursa olsun nükleer gücü savunan siyasetçilerin, ancak şiddetle durdurulabileceğini savunacaktır. Sebebi açıktır. İnsanlığı hatırasız ve geri dönüşsüz bir biçimde yok edecek olan, ancak şiddet ve korkutularak durdurulabilir diyecektir ve seksenli yıllarda büyük tartışmalara neden olacaktır.

Nefretin ve şiddetin dipten doruğa içinde yaşanılan coğrafyayı sarstığı bir dönem yaşanıyor. İktisadi çıkarlar, kişisel çıkarlar, ulusal çıkarlar bir yana, dinsel fanatizm öte tarafın propagandasını yapıyor. Camus ise diyor ki: “Ben vatanımdan büyük ve şanlı olmasını beklemiyorum. Onu kan ve yalanla sevmek istemiyorum. Ben onu adaletle birlikte yaşatmak ve sevmek istiyorum.”

Sonuç

Bugün diğer ideolojilerle birlikte kimi dinsel ideolojiler de, bütün değerleri inkar ederek, yalnız kendi değerlerini ve değer yargılarını yüceltmek istiyorlar. Bunlarla hükmetmek istiyorlar. Terör bu durumda acaba, insanın “yalnızlığını aşmak için kullanılan bir araç olmasın” diye soruyor Camus. Ölümlü bir dünyanın bunalımına ve bu varlık şekline dayanamayıp ölümsüzlüğe ulaşmanın çıkmaz yollarında kayboluyor olmasınlar bu yola başvuranlar. Gerçekten de tarih bu arayışlarla dolu değil mi?

Teknolojinin, “yabancılaştıran” dünyasında bunalmış bir insanın isyanı ve cinayeti, bugünü kıskacına almış durumda ve güç politikaları üreticileri, insan tabiatını örnek gösteriyorlar bu cinayetleri doğrulamak için.

Nükleer çağ artık “Güç politikaları” üzerine acilen düşünme gerekliliğini gündeme getirmiyor mu?

* Makale,  İktisat ve Toplum Dergisinin 59. Sayısında Yayınlanmıştır.

Son Notlar

[1] “Godot’yu Beklerken”: Samuel Beckett’ın 1949 yılında Fransızca yazılan ve ilk kez 1953’te Paris’te sahnelenen ünlü eseridir.
[2]  Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için Metin Sarfati’nin “Ekonomi Politiğin İnsanı Kim dir?” isimli yapıtına bakılabilir.
[3] Albert Camus: Fransız yazar ve filozof. Varoluşçuluk ile ilgilenmiştir ve absürdizm akımının öncülerinden biri olarak tanınır.
[4] Absürdizm: insanlığın evrende bir anlam bulmasına yönelik uğraşlarının boşa bir çaba olduğunu ve eninde sonunda bu anlam uğraşının başarısız olacağını söyleyen felsefi düşünce akımıdır.
[5] “Karamazov Kardeşler”: Rus Yazar Dostoyevski’nin 1880 yılında yayınlanan romanıdır.
[6] Hümanitas: İnsan, insanlık, insan doğası ve medeniyet anlamında.
[7] Günther Anders: 1902’de Polonya’da doğdu, 1992’de Viyana’da öldü. Avrupa anti-nükleer hareketinin ve bugüne uzanan yeni muhalefet akımlarının önde gelen kuramcısı, aktivisti.
[8] Emmanuel Levinas ;1906’da Litvanya’da doğdu, 1995’te Fransa’da öldü. Yahudi felsefesi, varoluşçuluk,etik ve antoloji  ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Yahudi kökenli Fransız filozof.
[9] Si vis pacem, para bellum: Latincede kullanılan bir deyiştir,  Eğer barış istiyorsan savaşa hazırlan anlamına gelir.
[10] Frédéric Passy: “La guerre et la paix” kitabında barışa övgüler düzmüştür.
[11] Savaş: Latincedeki karşılığı ilginç bir şekilde güzel anlamına gelen “Bellum” dur.
[12] Homo demens: Edgar Morin’de geçer, “çılgın insan” anlamında
[13] Carl Von Linné (Carl Linnaeus ): Biyoloji ve botanikte sınıflandırma esasını getirmiş, bütün canlıları bir cetvelde göstermiştir.
[14] Anatole France:  Fransız yazar. Klasik geleneğin önde gelen temsilcileri arasında kabul edilir.1912’de “Tanrılar Susamışlardı” romanını yazmıştır.
[15] Auschwitzh: Polanya’da Alman toplama kampı.
[16] Homo faber: Yapan, ortaya çıkaran, imal eden insan anlamında.
[17] Wilfrid Scawen Blunt:1840’da İngiltere’de doğdu. 1922’ İngiltere’de öldü. İngiliz şair ve yazar.
[18] François Rabelais: 1483’te Fransa’da doğdu. 1553’te Fransa’da öldü. Fransız yazar, doktor, Rönesans düşünürü.
[19] Anthropecene: Anthropocene terimi insan türünün bugün dünya üzerindeki değişimin egemen gücü haline gelişini tanımlamak için kullanmıştır.
[20] Düşüş:Albert Camus’un 1956 yılında yayımladığı ‘Düşüş’ modern insanın,kendi bencillik ve çaresizliklerini adım adım görmek zorunda kalışının ve çelişkilerinin romanıdır.

KAYNAKÇA

Anders, G. (2014), La Violence: Oui Ou Non, Fario, Paris
Arendt, H. (1972), Du mensonge à la violence, Calmann-Lévy, Paris.
Camus, A. (1951), L’homme révolté, Gallimard, Paris.
Camus, A. (1972), La Chute, Gallimard, Paris.
Erasmus, D. (2014), Savaşa Karşı, Zeplin düşünce, İstanbul.
Passy, F. (2014), La Guerre Et La Paix, Berg International,Paris.
Servent, E.P., Hecht,E. (2014), Le sıécle de sang 1914-2014, L’Express Perrin, Paris.

Yorum Yazın