I- Etiğin İçinde Bir Arayış

Önce Batı’nın sonra bütün insanlığın tarihinde büyük kırılmalara, çatlamalara ve kopmalara neden olacak modern zamanlar, temel bir süreç tarafından belirlenecektir. Batıda Tanrıya yer üzeri tahtından el çektirilecektir önce, hemen ardından insan, aklı ile boşalan iktidara talip olacaktır.

Ama bu taraf ölümlüdür artık. Tanrının olmadığı yerde bu besbellidir. Amaçsız tabiatın karşısında bir başına kalmıştır insan. Tabiatın kimi yasalarını anlamaya soyunsa bile amacı onun için her zaman bir sır olarak kalacaktır ve oradan gelecek şiddet için sığınacağı tanrı da yoktur artık; sorumlu tutacağı veya herhangi bir beklentisinin olabileceği kutsal da kalmamıştır. Darwin’e göre örneğin, artık tabiatta olmak yani tanrıyla ilişkisini kesmiş olmak modern zamanlara özgü olacaktır, bu da yer üzerinde bundan böyle nasıl var olunabileceğini dönemin temel sorunsalı haline getirecektir. Freud da benzer düşüncededir; insan mutsuzluğunun temel nedenlerinden biri, düşman dış dünyanın, tabiatın şiddeti olacaktır. Öte taraftan gelecek kurtarıcı kalmayınca, yalnız insan isteklerini elde etme mücadelesinde zorlanacak, “haz arayışı” hayal kırkılıkları ile sonuçlanabilecektir.

Dinselin oluşturucusu mitolojiler, cenneti bolluğun hükümranlığı olarak nitelerse, buradan kovuluş da kıtlığın ve şiddetin yer üzerindeki egemenliği anlamına gelmeyecek miydi? Fakat modern zamanlara kadar Tanrı yine de cennetten kovarak şiddetle cezalandırdığı insanı uzaktan da olsa gözleyecek ve kim bilir zaman zaman kollayabilecekti. Bu dönemde ise ona yer üzerindeki egemenliğinden el çektirilmesi ile birlikte insan tabiat ve kıtlık karşısında tek başına mücadele edecektir. Kovuluşla birlikte doğan ekonomi modern zamanlarda somutlaşacaktır.

Ekonomi politik öncelikle öte tarafsız bir yer üzerinde, yalnız insanın kıtlığın şiddetine karşı bir arayışını içerecektir. Bu dünya üzerinde ve şiddetin kol gezdiği bir tabiatın içinde bir var olma biçimi arayışı olacaktır. Ekonomi politiğin ilk düşünürleri için temel sorunsallardan birini oluşturacaktır bu. Kolay da olmayacaktır çözüm üretmek. Öte taraftan umut kesilmişse cennetin yer üzerindeki inşasına soyunmak da gerekecektir.

İnsan merkezli (anthropocentrique) bir dünyayı oluşturmak modern zamanların ütopyası olacaktır. Yer üzerindeki cennet tasarımı ontolojik sorun da içerecektir. Akıl, cenneti yer üzerinde var etmeye çalışırken fiziki dünyanın saldırganlığı bir yana, modern zamanların diğer temel bir sorunu ile karşı karşıya gelinecektir. Çok daha sonraları Sartre’ın “cehennem ötekilerdir” ile tanımlayacağı “ toplumsal ilişkilerin” cehenneminden yer üzerinin ütopik cennetine nasıl geçilecektir? Freud kişinin temel mutsuzluk nedenleri arasında insanların birbirleri ile karşılaşmasını ve birbirlerine şiddet uygulama potansiyellerini göstermeden çok önce, Spinoza da modern zamanların başında Etik’inde, kutsalın olmadığı yer üzerinde insanların nasıl birlikte var olacaklarını kurgulayacaktı.

Bu dönemde yeni bir toplum kurgusu yeni bir etik demekse modern zamanların ürünü ekonomi politiğin diğer problematiği, tabiat karşısında ve artık birey olma arayışındaki insanların birbirileri ile nasıl birlikte olabilecekleri olacaktır.

Ekonomi politik böylece insanların birlikte var olmalarının etiğini de sorgulayacaktır. Burada temel sorun bireyselleşme sürecindeki insanın egosuna tümüyle teslim olması olacaktır. Faydasının peşindeki bireyin saldırganlaşması nasıl önlenecektir? Çıkar, insan benini tümüyle ele geçirirse bu yeni dünyada fiziksel ve toplumsal varoluş nasıl sağlanabilecektir? Yeni bir toplum düzeni, yeni bir insanla nasıl inşa edilecektir? Tabiatla uyum nasıl sağlanacaktır?

Anlaşılıyor ki ekonomi politiğin filozof ekonomistleri için temel sorunun düğümleri buralarda oluşacaktır; tanrısız bir yer üzerinde ölümün ve tabiatın arasına sıkışmış insan, salt çıkarının peşine düşmeden ve yok edip yok olmadan nasıl var olacaktır? Artık somutlaşmış ölümün soğuk nefesini tüm gözeneklerinde hisseden insan ile yeni bir toplumsal varoluş biçimi nasıl mümkün olacaktır?

Sorunların cevabı ekonomi politiğin kimi filozofları için etik bir çerçeve gerektirecektir.

Rousseau için örneğin, salt kendi çıkarı peşinde olan ve ötekiyle tüm ilişkisi ticari mübadele yoluyla oluşan insanın toplumsal düzeni ağır yaralarla harap olacaktır. Eşitsizlik, kıskançlık, alt etme, rekabet ve salt çıkara dayalı bir örgütlenmedeki toplumsal varoluş zorlaşacaktır. Rousseau’nun “Yeni Heloise”de önereceği iktisadi – toplumsal modelde ahlaki, iktisadi ve duygusal ilişkiler birlikte var olacaklardır. Çok şaşırtıcı gelecek ama Rousseau “istek, hırs, kıskançlık ve hasetin” var olmayacağı bir toplumsal ve iktisadi örgütlenme biçimi önerecektir

Bununla birlikte bu filozof-ekonomistler önlerinde açılan ufukta tehlikeyi hissedeceklerdir.

Salt ve bitmez bir zenginlik arayışı tanrıdan boşalan yer üzerinde yeni bir tanrı haline gelebilecektir.

Moliére’den Smith’e, oradan Marx’a bu dehşetli öngörü, kabuslar gördürebilecektir bu filozoflara.

II- Etiğin Dışında Bir Bilim (!) Olarak İktisat

Camus “Düşüş”ünde1 şöyle dedirtecektir kahramanına: “Ne istiyorsunuz ki! Önceki zamanlarda bu gerçek olabilir denirdi. Bugün ise artık şöyle deniyor, benim dediğim hiç kuşku yok ki gerçeğin ta kendisidir.”

Ekonomi politik filozoflarının korktukları bugün gerçekleşmemiş midir? Bugün artık “mağrur ben” gerçeğin bizzat kendisi olmuştur. Gerçek, “her benin” başladığı yerde başlamakta ve bittiği yerde bitmektedir. Heidegger’in kendinden menkul “süper bireyi” gündemdedir artık.

Modern sonrası dönemin bireyi beninin içine hapsolmuş görüntüsü vermemekte midir? İktisat biliminin “temsili ajanına” indirgenmiştir bugünün bireyi. Camus’nün dediği gibi, egosunun doruğundaki insan gerçeği kendinden ibaret görmektedir. Freud’un “gerçeklik ilkesi” Camus’nün insanı için değerini ve anlamını yitirmiş durumdadır. Benin sonsuz istekleri tabiatın gerçeklik ilkesini düşman ilan etmiştir. Sonuçta da insan gülünç bir şekilde, zaten egemen olanı, yani tabiatı egemenliği altına almaya çalışacaktır.

Descartes’ı da, özellikle Spinoza’yı da şaşırtacak sığ bir rasyonalite kurgusu bu bilimin yeni tanrısıdır ve ondan tek bir şey istenecektir: zenginleşme! Bugün, doğal bir ortamın yaratığı olan insana doğa yetmeyecektir. Darwin için insan da tanrısız dünyada, doğal bir ortamda yaşayan, doğal bir yaratıktı. Modern ve sonrası dönemde ise insan zihni ve bedeni tabiatın ürünü olmasına rağmen, tabiatın içinde nasıl davranacağını unutmuş olacaktır.

Garip olan “zenginliğin paradoksu” üzerine oturmuş bir uygarlıkta yaşamamızın bilincinde dahi olmamamızdır bugün. Smith’in de, Weber’in de, Marx’ın da dikkatinden kaçmamıştır; zenginleşme isteği veya haydi daha bilimsel olalım GSMH’yı arttırma amacı hazin bir komediye dönüşmemiş midir? Zenginleşme bugün görünür olma aracı değil midir artık?

Weber kalabalık tanrının yerini aldı diyecekti. Zenginleşme bu anlamda görünür olup diğerlerinden (kalabalıktan) onay beklemek, tatmin olamayan egoyu her defasında doyurmaya çalışmaktır artık.

Modern sonrası dönemin insanı görünerek var olmaya çalışacaktır

Kuyruğunun peşindeki kediyi hatırlatmakta mıdır iktisat tapınağı?

İktisat bugün dinin, kutsalın ve politiğin yerini ikame etmiş görünmemekte midir? Bugün iktisat bilimi Rousseau’dan Smith’e, oradan Marx’a bütün bu filozof iktisatçıların önerilerine sırt çevirmiş görünmektedir. Bu iktisatçıların etik içindeki arayışlarını reddettiği gibi Darwin’in tabiat algısını da, Freud’un insan-tabiat ilişkisine dair tespitlerini de görmezden gelecektir; iktisat bugün bilim olma uğruna etiğin dışında garip bir ihtirasın içinde savruluyor görüntüsü vermektedir.

İktisat bugün Rousseau’nun da, Smith’in de, Marx’ın da insan tanımından çok uzaktır. Camus’nün insan tanımına daha yakındır artık. Gerçeklik var gibi gösterilmekte ama gerçeklik her benin kendi dipsiz uçurumlarında yeniden yoğrulmaktadır.

“Homo econonomicus”a indirgenmiş, benine hapsolmuş insanın isteklerinin hırslarının ve hasetinin sonsuzluğuna bugün övgüler düzülmekte midir? Bu hatta kimi disiplinlerde ders olarak okutulmakta mıdır?

Şiddetin kol gezmesine mi hala bu kadar az olmasına mı şaşırıyorsunuz?

Darwin kendini tabiat dışı ilan eden bu yaratığın isteklerinin tatminine artık yetişemeyen tabiatın şiddetine hayret etmeyecektir.

Ve Spinoza hayretle bakıyor mudur iktisat ibadethanesindeki “rasyonel şiddete”?

[1] Albert Camus’nün 1956 yılında yayınladığı romanı.

Yorum Yazın