“Bilim ve sanatlar özgürlüğün olduğu yerde gelişir.”

    Spinoza

I- Modern zamanları “Mercure” açıyor

Adına Roma’da kutlamalar düzenlenen, ticaretin ve adası Girit’in tanrısı Mercure’e nerede ise 2000 yıl sonra tekrar görev düşecektir. Modern zamanların kapılarının açılmasına yardımcı olacaktır bu kez. Yer üzerinin ölümlüleri ebediyeti öte tarafta aramaktan vaz geçeceğe benzemektedirler. Sanki bu tarafta daha emin bir yol bulmuşlardır. Eskilerde kalmış törenlerin anısı canlanmaktadır yine belleklerde. Her 15 Mayıs’ta Roma da ismine adanan bir tapınakta Mercure’e yakarılırdı; ticaretin verimli olmasına dua edilir, bol kazanç istenirdi. Hem kim bilir “ticaretin doğasına” mahsus ufak-tefek kurnazlıkların, kandırmacaların, yalanların mazur görülmesi, bağışlanması da talep edilirdi.

Kutsalın yer üzeri görevlerinden uzaklaştırılmaya çalışıldığı bu tarihsel dönüm noktasında ebediyet artık (belki bu uzaklarda kalmış anıların da tazelenmesiyle) zenginleşmede aranacaktı. Yer üzerinin iktidarı tanrıdan alınıp insana devredilirken o da sanki bunu sonsuz varlıklı olma arzusunda somutlaştıracaktı. İşte bunun için ticaretin tanrısı Mercure tekrar iş başına çağırılacaktır; zenginlik ticaretten geçiyordu çünkü. Merkantilizm öyle diyordu.

Eski törenlerden uzak sisli anılar canlanıyordu. Burada yer üzerinin ölümlüleri önce sırayla isteklerini fısıldarlardı Mercure’ün kulağına. Sonra herkes birbirine sessizce Mercure’ün verdiği cevapları anlatırdı. Muhtemelen taleplerinin nasıl da olumlu karşılandığından bahsederlerdi. Mercure ise biliyordu ki ticaret sükûnete ve barışa ihtiyaç duyardı. Önce bunu tavsiye ediyordu yer üzerine ama hemen ardından bir elinde tuttuğu zeytin dalı ile zenginlik ve güç arayışının erdemi gerektirdiğini hatırlatıyordu; zenginlik – erdem – özgürlük ilişkilerini anlatıyordu insanlara. Erdemin, dikkate alınmadığı zenginleşme isteğinin, insanlar arasında sonu gelmez çatışmalara yol açacağını da anlatmıyor muydu acaba? Ve işte aynı Mercure tekrar göreve çağırılıyordu. Ama zenginleşme bu kez modern zamanların tek kutsalı olmaya aday olacaktır.

Aynı dönemin diğer büyük kutsalı, “akıl” dahi bu amacı yerine getirmekle ona hizmet etmekle yükümlü olacaktır sanki.

Mercator’un1 ve aklının tanrısı! Mercure bu kez çok değişik bir zaman ve mekânda yer üzerinde olacak ve modern zamanların gizemli gücüne hizmet etmeye koyulacaktır.

Zamanla birlikte insan da değişmiştir. “Akıl teknolojiyi geliştirirken bu da toplumun kurumsal alanlarına sızacak ve rasyonel olan artık toplumsal varlığı dahi dönüştürebilecekti.” (Habermas, 2007)

Yeni mekân da eskisinden farklı olacaktır. Bu kez eski Yunan’ın ve daha sonra Roma’nın parlak güneşli topraklarında değil mesela kanalların ortasında romantik bir mekânda, kuzeyin soluk güneşinin ancak aydınlattığı soğuğa daha yakın bir iklimin kentinde Mercure, zenginleşmenin tutkusundaki insana yol göstermeye çalışacaktır.

Suların ortasına inşa edilmiş bu küçük kent, 1585 yılına kadar Avrupa’nın küçük bir liman kasabası olacaktı. O zamanlar Hollanda’nın sıradan bir eyaleti olan Amsterdam, Lizbon ve ünlü Anvers’in yanında limanına gelip giden tekne sayısı itibarı ile de çok önemsenmeyen bir konumda olacaktı. Ama inanılmaz bir şekilde 50 yıl içinde bu minik kent “evrenin mağazası” haline gelecektir. Daha doğru bir deyişle “dünyanın Babil”i olacaktır. (Méchoulan, 2008)

Amsterdam 100 yıllığına dünya ticaretinin egemeni olacak, öylesine ki Gaspard van Baerle oranın tüccarına “Mercator Sapiens” ismini verecektir. (Méchoulan, a.g.e.)

Aşağıda anlatılacaktır ama şuraya hemen dikkat çekilmezse haksızlık olacaktır; bu kent salt dünya ticaretinin parlayan yıldızı değil, özgürleşmenin ve evrensel kültürün çiçeklerinin tomurcuklandığı bir yer olacaktır asıl; modern çağların Amsterdam’ını ticaretten çok, Rembrandt’lı, Spinoza’lı, Descartes’lı dünya kavrayışı, yorumlaması inşa edecektir. Devam edilirse; 1595 yılında Amsterdam dört tane silah yüklü gemiyi yolcu etmeye hazırlanacaktır.

Sömürgeler çağı açılırken Portekiz’in çoktan başladığının daha iyisini yapmaya taliptir Amsterdam. Lizbon’un Asya’dan getirdiği baharat yüklü gemilerin ulaşımı zaten önceden de ona aittir. Bu konuda deneyimlidir. Şimdi ise Amsterdam bu ticaretin sadece nakliyecisi olmakla yetinmek istemeyecektir. Baştan sona sürecin tümüne taliptir artık. Elde edilecek kazanımın da hepsini isteyecektir böylelikle. Anvers’in Lizbon’dan devraldığını bu kez Amsterdam üstlenecektir; dünyanın antreposu olmak için her türlü imkana sahiptir. Üstelik “mercator”ları becerikli, yetenekli, gözü pektirler.

İspanyolların Amsterdam’ı işgal etmeleri de bu tarihe denk düşecek ve bu da amacı kolaylaştırıverecektir.

Hollanda İspanyol fanatizminin saldırganlığına Escaut’yu2 abluka altına alarak karşılık verince Amsterdam’ın Anvers’in yerine geçmesinin önü açılacaktır.

İspanyol militarizmi ve fanatizminin saldırganlığı Hume’un deyişiyle “beklenmeyen sonuç” olarak Amsterdam’ın dünya ticaretinin merkezi haline gelmesine yol açacaktır.

Mercure ve Hollanda’lı “mercator”, üzerinde binbir hayalin dans ettiği bu soğuk ve karanlık suların kentini, yeni zamanların zenginleşme düşleri ile renklendirmeye hazırdır artık; yatırımcılarla gemiciler ortak sermayeli kumpanyalar oluşturuyorlar finans destekli yeni şirketler kuruluyordu. Bunlar anlık şirketlerdi. Belli bir sefer için oluşturulup sonra kendilerini fesh ediyorlardı, belli işlere özgü idiler. Amsterdam kentinin “mercator”u bu işlerden büyük paralar kazanacaktı. Tüm Avrupa gemi siparişini Amsterdam’a verecektir bundan böyle. Kent, Avrupa’nın armatörüdür artık ve Mercure’ün gözetiminde biriken sermaye sanayiye yatırılabilecektir.

II- Birey, isteği ve özgürleşme

Modern zamanların temel belirleyicilerinden biri bireyse, isteği de onun eyleminin temel dinamiği olacaktır. İstek modernitenin temel ölçütlerinden biri olacaktır. (Girard, 1978) İstemek tercihi o da seçimi gerektirir; (Misrahi, 2003) özgürlük bu durumda isteğin filizlenmesini ve dile gelmesini mümkün kılandır.

En temel isteği, Spinoza’ya uyarak, “conatus’u”3, “varlığın kendini var etme eylemi olarak aldığımızda” (Spinoza, 1965a) dahi, saf güdüsel olan aşılır aşılmaz bunun bir bilinç gerektireceği açıktır. Bilinç ancak özgürleşmenin bir sonucudur. “Bireyin eylem gücü, davranışının özgürleşmesi oranında artacaktır” Spinoza’ya göre. (Matheron, 1988: 50) Öte yandan eylem gücü dış dünyadan gelen etkilerin değişikliği, farklılığı ve çoğulluğu ile de orantılıdır. Bu durumda dış dünyanın çoğulluğa açık olması bireyi özgürleştirecek, istek de ancak o zaman bütün tomurcuklarını açabilecektir. Dış dünyadan gelen uyarıların, seslerin çokluğu ve farklılığı, özgürlüğün o da isteğin çiçeklerinin açmasının gerekli ortamının hazırlayıcısı olacaktır. Özne, isteği ve özgürlüğü ile var olurken, isteğini ve özgürlüğünü de var etmeye koyulacaktır. Özne ancak isteği sayesinde kendini tanıyabilecek ve tanımlayabilecektir. Diğer bir deyişle isteği özneye kendini tanıma imkânı verecektir. Burada kuşkusuz akıl ile istek arasında kendine özgü bir süreç belirecek ve özne durmaksızın yeni baştan kendini şekillendirecektir. İstek çünkü öznenin bizzat kendisidir.

Varlık anlaşılıyor ki yeni zamanlarda isteği ile evet ama aklı ile de var olan olacaktır. Modernitenin “temel isteği” zenginleşme de öyle ise ancak akıl ile beraber anlam kazanabilecektir. Yer üzeri cennetini kurma isteğinin temel mimarı akıl olacaktır. Özgürlük de aklın bu mühendislik yetisini mükemmelleştirebilmesinin vazgeçilemez koşulunu sağlayacaktır.

Özgürleşme modern zamanlarda aklını kuşanmış bireyin belirmesi için temel koşul olacaktır.

Şöyle yazacaktır Spinoza: “İnsanların entelektüel, zihinsel yetenekleri her şeyi bir anda anlayabilmeleri için yeterli değildir. İnsanların algısal yetenekleri ancak dinleyerek ve tartışarak büyür” (Spinoza, 1965b).

Tartışma alternatifi mümkün kılandır. Modern zamanların özü olacaktır bu alandaki sınırsızlık. Alternatifin sınırı yoktur çünkü. Sınırlandığı anda alternatif, alternatif olmaktan çıkacaktır. Ve bu sürece en ufak bir müdahale algıyı geriletebilecektir. Aslında anlaşılabilecek olan anlaşılabilir olmaktan çıkacak ve bir sis bulutu ortalığı kaplayınca algı kararacak, pusulasız kalacaktır. Var olamayan bireyin, isteğini bilinci ile düşünüp eyleme geçemeyenin yerini giz perdesinin ardındaki demagog alabilecektir. Spinoza’nın deyişi ile de büyük tehlike o zaman belirecektir.

Şöyle diyecektir bu kentin bilgesi: “Küçük bir azınlık sadece kendi tutkuları ile her şey hakkında karar vermeye kalktığında yok olacak olan özgürlükler ve tüm halkın ortak birikimi olacaktır.” (Spinoza, 1965b)

Özgürlüğün kalkması herhangi bir kutsal adına buyurduğunu söyleyebilecek olan illüzyonistlere, büyücülere yol açarken bireyi yok edecektir. “Amsterdamlı”5 bilge bunu özenle ve ısrarla belirtecektir.

III- Kanal, kutsalın ötesinde bir varoluş biçimi arayışında

“Amsterdam’da insanlar dinlerinden dolayı hiçbir ayrıma uğramazlar”.

(Spinoza, 1965b)

Amsterdam daha sonra ünlenecek “sakininden – bilgesinden” önce de yaşayarak öğrenmiş olmalıydı bunları; kutsalın yer üzerindeki egemenliğinin tehlikeli sonuçlarının bilincindeydi. İspanyol fanatizminin ağır baskısı altında bunu yaşayarak öğrenmişti. İsteğinin bilincindeki birey öncelikle İspanya’nın kutsalının despotizminin aşılması ile gün yüzü görebilecektir. Amsterdam ancak böylece uzun yüzyılların sessizliğinden sıyrılacak ve modern zamanların gelişini hızlandıracaktır. Despotizm Amsterdam için bir tehlikedir.

“Amsterdamlı”, “Etik” den başlayarak “Tanrı Bilimsel Politik İncelemelerinde” ve “Teolojik – Politik İncelemelerinde” insanın iç dünyasının serbestleşmesi ile toplumsal yapının özgürleşmesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirtecektir.

Bunun altını sürekli çizecektir. Birey iç dünyasını özgürleştirirken toplumsal bağımsızlığını da ihmal etmemeliydi. Ama yine de anlaşılıyor ki Amsterdam için acil olan, öncelikli olan, dinsel ve militer fanatizmin gölgesinden kurtulmak olacaktır. Bu “ben”in serbestleşmesinin olmazsa olmaz koşulu olacaktır.

O dönem Amsterdam’ının önde gelen bir siyasal yetkilisi şöyle diyecektir: “İspanyol tiranlığına niye başkaldırdık? Kutsalın despotik fanatizmine, onun bizim özgürlüğümüze getirdiği baskılara karşıydık. İspanyolların militer baskısından da usanmıştık. Bilmeliyiz ki ortak özgürlük için bir tehlike oluşturmadıkça herkes inancında serbest olmalıdır. Eğer aynı inançtan olmayana karşı nefretle hareket edilirse oradan hainlik ve acımasızlığa geçilir. Bu meşru olur. Sizin gibi düşünmeyenleri haince yok etme isteği ile davranabilirsiniz. İspanya kralına karşı başkaldırma nedenimiz bu türden bir yaklaşımın, zihniyetin, topraklarımızda yerleşmesini engellemektir.” (Lagrée, 2008)

Kuşkusuz İspanyol merkantilizminin ticari rekabeti ve ağır baskısı da Hollanda Birleşik Eyaletleri’nin ve Amsterdam’ın başkaldırısında önemli bir neden olacaktı. Fakat Amsterdam ve diğer eyaletler siyasal ve iktisadi bağımsızlığın “ben” in özgürleşemediği bir durumda gerçek bir anlam taşıyamayacağının bilincine de varmış olacaktır.

Amsterdam görülüyor ki üç isteği farklı düzeylerde değil, bir bütünün bileşenleri olarak görecektir: Zenginleşme ve özgürleşme isteği, kutsalın yer üzerindeki iktidarından bağımsızlaşma isteği ile bir bütün oluşturmuştur burada. Amsterdam için bunlar yer üzerindeki bir varoluş biçiminin eklemlenmiş, iç içe geçmiş, birbirinden ayrılamaz unsurlarıdır.

Méchoulan’ın deyişi ile “modern zamanların Babil’inde”, Amsterdam’da, binbir ulustan insan Spinoza’nın da belirteceği gibi herhangi bir kutsalın gölgesi olmadığı için birlikte yaşayabileceklerdir. Şöyle belirtecektir “Amsterdamlı”; “buradaki insanlar için önemli olan, kimin, hangi dine ait olduğu değil, malın mübadelesiydi.” Spinoza da Mercure’e atıfta bulunuyordu anlaşılan. Kanalların üzerindeki kentte herhangi bir kutsalın tercihinde oluşan bir yer üzeri yaşamı değil, toleransın egemenliğinde, özgür bir varoluş denenecekti. Tolerans ilginç bir şekilde zenginleşme sürecinde ve bunun isteğinin tomurcuklandığı bir mekânda, modern zamanlara dair bir kavram olarak belirecektir.

Voltaire’in ancak daha sonra sahipleneceği bu kavram “Amsterdamlı” nın kentinde çiçeklerini vermeye başlamıştır bile.

Yukarıdan gelen her türden sansür, yetkisiz ve dayanaksız olacaktır artık.

Siyasalın ve kutsalın despotizmi Amsterdam’da kanalın soğuk sularına dayanamayacaktır.

Şöyle diyecektir İngiliz ozan Marwell:

“Amsterdam Hristiyan, Tanrısız, Yahudi,

Amsterdam bütün tarikatların buluşma yeri,

Bu vicdan bankasında ne olursa olsun,

Bütün düşüncelerin bir değeri vardır.

Burada garip görünse de tüm fikirler değerlidir ve geçerlidir”.

Luteryanizmle, Kalvinizmle başlayan, “Amsterdam’ın bilgesinin” deyişi ile, tarihin deterministik sürecinin bir halkasından ibaret olacaktır.  Luter’in de Calvin’in de asıl amaçları modern zamanları, özgürlüğün büyük gonglarıyla açmak değilse de Hume ‘un da belirttiği gibi “beklenmeyen sonuçların” tarihe yön vermesi burada da somutlaşacaktır. Protestanlığa tolerans modern zamanların ufkunu biçimlendirecektir. Yine de büyük bir zaman diliminden bakıldığında “Amsterdamlı” da yanılmayacaktır: Beklenmeyen sonuç dahi determinizmin bir halkasından ibaret olarak tarihin gidişi üzerinde etkili olabilecektir. Kanal, zenginliğin ve özgürlüğün isteğinin yaşama geçirileceği mekân olacaktır. Bu iki süreç kuşkusuz birbirinin üzerinde etkili olacaktır.

Evet, Nantes’ta Amsterdam’a büyük katkısı olacak bir tarihsel süreç somutlaşacaktır. Söz konusu Nantes fermanı ile o zamana kadar birbirlerini acımasızca katleden katolikler ile protestanların eşit şekilde var olma haklarının olduğu teminat altına alınacaktır. (Cottret, 1997) İki taraf da artık birlikte yaşamayı, toleransı, öğreneceklerdir; kimsenin kutsalı diğerininkinden üstün olmayacaktır.

Yer üzeri yaşamında kutsal etkisini yitirmektedir.  Rabelais’den Copernic’e oradan Shakespeare’e, Bacon’a, Descartes ve Galilei’ye giden büyük tarihsel zincirde bu belgenin imzalanması ilk bakışta bir parantez olarak görülse bile toleransın belgesi olarak Amsterdam’ın özgürleşme isteğini de etkileyecektir.

Galilei’nin başına gelenlerden bu yana henüz uzun bir zaman geçmemiştir, Portekiz’den Fransa’ya henüz şeytan oldukları iddiası ile insanlar yakılabiliyordu. II. Philippe İspanya’da katolisizmin şampiyonluğunu yapıp Tanrı adına katliamlara girişebiliyordur ama yine de kutsalın ve siyasetin egemenliğinden sıyrılma çabası inişli çıkışlı da olsa tarihsel yoluna devam edecektir.

Ekonomi politiğin keşfine daha vardır ama orada somutlaşacak olan siyasalın ve kutsalın egemenliğinin ötesinde var olma biçiminin arayışına Amsterdam sanki canlı bir laboratuvar olma işlevi yüklenmiştir bu dönemde.

Ilımlılaştırılmış bir Kalvinizm, Rönesans hümanizması, İspanyol fanatizminin uğradığı yenilgi, Rembrandt’ın, Descartes’ın yolunu açacak aynı fanatizmden kaçmış bir “Portekiz Yahudi’sine” de modern zamanların büyük mühendisi olmasının zeminini hazırlayacaktır.

“Ürkek Spinoza” büyük bir kararlılıkla aklın, özgürlüğün ve bireyin önünü açma işini üstlenecektir. “Amsterdamlı” bunun için bu kentin büyük bilgesi olacaktır.

Amsterdam ve bilgesi modern zamanların büyük taşlarını döşeyeceklerdir.

Notlar

1 Latince tüccar.
2 Fransa’yı, Belçika’yı ve Hollanda’yı kateden nehir. İspanyollar burada savaş sırasında çok sayıda gemilerini kaybetmiştir.
3 Spinoza’ya göre; “varlığın kendini var etme isteği, en temel isteği”.
4 Birçok filozof yaşadıkları ve ürünlerini verdikleri yerin ismiyle anılırlar. Örneğin; Rousseau “Cenevre’li”, Spinoza da “Amsterdam’lı” olarak anılacaklardır.

Kaynakça

Cottret, B. (1997), 1598 L’Édit de Nantes, Paris: Librairie Académique Perrin
Girard, R. (1978), Des choses cachées depuis la fondation du monde, Paris: Grasset
Habermas, J. (2007), İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
Lagrée, J. (2008), “Une ville pour la philosophie et l’art”,  dans “Amsterdam XVIIe siècle”, Paris: Autrement, s.139-154
Matheron, A. (1988), Individu et communauté chez Spinoza, Paris: Les Editions du Minuit, s.50
Méchoulan, H. (2008), Amsterdam XVIIe siècle, Paris: Autrement
Misrahi, R. (2003), Le Sujet et Son Désir (Pleins Feux b.), Paris.
Spinoza, B. (1965a), Ethique  Paris: GF Flammarion.
Spinoza, B. (1965b), Traité  Théologico-politique, Paris: Flommarion.

İktisat ve Toplum Dergisi, “Borç ve Durgunluk Sarmalı”, Haziran 2017, Yıl 7, Sayı 80, ISSN 1309-9418, Ulusal Aylık Süreli Yayın Dergisinde yayımlanmıştır.

Yorum Yazın