“Bizden sonra ne ile yaşanacak?”

                                  Renan                                                                       

Giriş

Tanrının gökyüzüne gönderilmesi (Sarfati, 2010: 6) yeryüzünün ve insanın yarınına ilişkin yeni perspektifler oluşturacak fakat bu aynı zamanda dünün bugüne taşınmasında da kökten dönüşümlere yol açacaktır. Modernleşme bir anlamda toplumsalın göksel kaynaklı inşasının sona erişi demek olacaksa, diğer anlamda felsefenin tarihle nihayet buluşması olacaktır.

Buluşma aklın ve düşüncenin ürünüdür; teolojik doktrinin son bulduğu yerdir aynı zamanda. Dışarıdaki otorite artık içselleştirilmiş rasyonel bilginin, ayrıca da aklın en azından formel olarak özgürce kullanımına bırakılmıştır.

 Alexandre Cabanel – The Death of Moses (1851)

Teolojik aklın inşa ettiği tarih bundan sonra kuşkulu hale gelecektir. Yeryüzü insan aklına devredilirken, bir rastlantı olarak nitelenemeyecek bu buluşma modern zamanlara ve onun insanına felsefi bir temel bulma uğraşısına da denk düşecektir. Nihayet bütün bunlar tarihe aklın perspektiflerinde bir anlam bulma isteğini kışkırtacaktır; kaçınılmaz olarak ciddi zorlukların göğüslenmeye hazır olunmasını gerektirecektir bu arayış. 

Göreceğiz; Voltaire’e ait olacaktır bu sürecin başlangıcı ama mutlaka ete kemiğe bürünmek için, sistemleşmek için Condorcet’yi, Hegel’i ve tabii Goethe’yi beklemek gerekecektir.  Etimolojik açıdan “Geschichte” (tarih), “Geschehen” (olayların gidişi) ile aynı anlama gelse de; “Historien”, eski Yunan’da “bir şey hakkında bilgi almak” veya “bir şeyi araştırmak ve bir ilişki yolu ile incelemenin sonuçlarına ilişkin bilgilendirme” olduğu bilindiğinde; Geschichte ve  Historia’nın daha çok yeni elde edilen bilgilerle zenginleşerek kendilerini yeni baştan temellendirmek anlamına geldikleri görülecektir (Löwith, 1941: 260).

Bununla beraber aklın döneminde, tarih kavramı ilk anlamından çokça uzaklaşacak ve modern tarihçilerde tarihin gidişi üzerine düşünmek, bilgi sahibi olmak anlamına gelecek, neredeyse olayın kendisini ikame edecektir. Artık Hegel’den itibaren “dünya tarihi” (Weltgeschichte) uzak ve soyut olanı anlatacaktır, Historia’nın tersine kendiliğinden öğrenilen bir şey değil, dünyanın büyük tarihinin tanımlanması anlamına gelecektir.

İnsanın benzeri ile birlikte yaşama gerekliliği onu tarihsel ve evrensel olayların (zincirinin) karşısında zorunlu olarak düşünmeye sevk ettiğinde felsefenin tarihle buluşmasının gerekliliği kendiliğinden ortaya böylece çıkmış olacaktır. Nitekim Hegel Tarih Felsefesine Girişi’nde önce dünyanın felsefi tarihini anlatacağını söyleyecektir (Hegel, 2009: 115). Hemen ardından düşüncesini yöneten ilkenin “zihin” (esprit) ve özgürlük olduğunu ekleyecektir. 

Modern tarih felsefesi ile birlikte iki bin yıllık teolojik perspektiften sıyrılmaya soyunmak şart olacaktır; bu birçok alanda bir zorunluluktur artık ve üstesinden kolay gelinecek bir çaba değildir. Karar vermek yeterli olmayacaktır; bilincin özgürleşmesi ve laikleşmesi gerekecektir.  Marx ve Engels öyle demeseler bile aklın denetiminde yoğun bir iç disiplini gerektirecektir bu çaba. Kartezyen ama asıl Spinozyen devrim, özgürleşmeye ve nihayet insanın kurtuluşuna götürecek yolun taşlarını döşeyecektir; o kurtuluş ki teolojinin gizeminin içinde, iki bin yılı aşkın bir süredir durmaksızın dile getirilmiş olacaktı. Paul ile birlikte durmaksızın mırıldanılmaya başlanan bir müzik olacaktı bu.

Yeryüzü tahtına yeni kurulan insan için, kurtuluş artık ne ifade edecekti? O zamana kadar bir sis bulutu içinde büyütülen umut, artık “ben” olabilen için ne anlam taşıyacaktı? Sekülerleşme iddialarındaki tarih, teolojik kurtuluş tezlerine sırt çevirebilecek miydi gerçekten? Kurtuluş da laikleşebilecek miydi? Bu sorulara yanıt aramak aynı anda diğerlerini de gündeme getirecekti; kurtuluş, eschaton’un krallığı demekti zamanların başından beri, kurtuluş “esperanza” idi. Esperanza Spinoza’nın umut eleştirisinden sonra aklın zamanlarında veya tarihin felsefe ile buluştuğu zamanlarda hala eskatolojik içeriğinde mi dile getirilecekti?  Özgürleşme iddiasındaki “ben” tarihteki yürüyüşünü kendi eline alabilecek miydi yoksa sürüklenmeye devam mı edecekti tarihin ona çizdiği yolda? Kendi ütopyaları deyim yerinde ise “non eskatolojik” olabilecek miydi? Yoksa hala iki bin yıllık umutlara boyanmış ufuk bir yandan sekülerleşip, diğer yandan da teolojik kavramlarla mı aklını çelecekti insanın?

Bu soruların yanıtı öncelikle Daniel’e, Paul’e ama asıl Augustin’e dönerek araştırılmalıydı elbette; onun teleolojik teolojisi irdelenmeliydi (Labor, 1983).  Voltaire ile gerçekten bu taraf öte tarafın vesayetinden kurtulabilmişse, iki bin yıllık iktidar gökyüzüne gönderilebilmişse. Eschaton da krallığını kaybetmiş olacaktı artık. Tarihin krallığı kime havale edilecekti bu durumda? Aklı ile yeryüzü krallığına talip olan tarihin hükümranlığına soyunmaya da hazır mıydı? Özgür insan tarihin anlamını özgürce keşfedip onu bizzat kendisi yazabilecek miydi? Spinoza’dan Schopenhauer’e oradan Hegel’e ve Marx’a değişen özgürlük kavrayışlarında modern insan tarihin gizini salt aklı ile keşfedebilecek miydi?

Sorular birbirini takip edecekti; gizi keşfetmeye koyulanın, insanın iradesi (libre arbitre – özgür irade) yeteri kadar güçlü müydü bunun için?

Belliydi ki modern zamanların insanı, apriori, özgür olduğunu kabul edip eschaton’un krallığını devralmaya niyetli olacaktı; özgür insan, inşa etmeye, yapılandırmaya soyunan olacaktı, olmalıydı da. Smith de, Marx da felsefenin antik dönemdeki gibi, anlama ile yetinmeyip hemen sonrasında yapmaya da soyunan olması, eylemin en azından temel yönelimlerini belirlemesi gerektiğini kendilerine özgü anlatımları ile vurgulayacaklardı.

İnsanlığın varsa eğer yarınının anlaşılıp inşa edilmesine çalışılacaktır, tarihini yazan olmak isteyecektir insan ve özellikle Marx’la istek eyleme dökülecektir.

Tekrarlamak pahasına; özgürleşmek, tarihi anlamak ve inşa etmek için ilk koşulsa, bu önce özgürleşmenin şartlarını ve tanımını yapmayı gerektirecektir. Kurtuluş ancak o zaman teolojik anlamını içerip onu aşabilecektir. Ama önce tartışmak gerekecektir; tarih teolojik anlamda bir kaderden mi ibarettir, Spinozyen anlamda bir gereklilikler zinciri midir tarihin taşlarında yürümeyi sağlayan yoksa Marksist içerikte kaçınılamaz bir zorunluluk mu olacaktır tarihin yolu? Ama özgür iradenin yeri, tarih öncesinden tarihe, oradan da sonrasına uzanan bu yolda nerede olacaktır?

Nihayet bu yürüyüş teleolojik bir yoldan ibaret değilse, laikleşmiş tarih felsefesinde savunulduğu gibi teolojik olandan yolunu tümü ile ayırabilmiş olacak mıdır modern zamanlarda? Sanıyoruz yanıtlanması gereken en temel sorulardan biri olacaktır bu.

…………….

Yazının tamamına İktisat ve Siyaset / Sosyal Politika ve Özgürlükler Üzerine Perspektifler adlı kitaptan ulaşabilirsiniz.

KAYNAKÇA
De Fides, Labor, ( 1983), Daniel Et Son Temps, Labor et Fides, Genéve.
Hegel, G. W. F. (2009). La philosophie de l’histoire. (Bienenstock, M. ed.), Livre de  Poche, Paris.
Löwith, K. (1941). De Hegel à Nietzsche, Hachette Littérature, Paris.
Sarfati, Metin (2010). Ekonomi politiğin insanı kimdir?, Derin, İstanbul.

Yorum Yazın