Metin Sarfati

ÖZET

Smith-Marx sürecinde değerin özü anlık olanın ötesinde ve görünenin ardında aranacaktır. Sözü edilen bir yandan her bireyin özü ile ayrı ayrı örtüşürken, öte yandan her insanın dışında objektif bir realiteye de denk düşecektir. Değerin iktisadi düzeydeki bu anlamı yansımalarını edebiyattan resme, estetik düzeyde bulacaktır. Balzac, Zola, Maupassant, Monet esas olarak bu algı ve yorum içinde realist sanatın temel taşlarını oluşturacaklardır. Onun sanatını yapacaklardır. 1870’ler ise yaşadığımız dönemi belirleyecek olan temel bir kırılmaya ve devamında her düzeyde bir kopuşa tanık olacaktır; Hume, Smith ve Ricardo’nun (Marx’tan bahis dahi edilmeden) ekonomi politiği “bilim dışı” ilan edilecektir. Değerin, insanın özü ile ilişkisi kesilecek objektif niteliği ortadan kaldırılacaktır. Bu süreçte, reel ve kalıcı olan, sürreel ve geçici olana terk edecektir yerini. Ekonomi politik düzeyindeki değişimler yankısını 1. Dünya Savaşından itibaren tüm düzeylerde ama özellikle estetik düzeyde hissettirecektir. Savaş sonrasının bunalımında ekonomi politik ve estetik düzeydeki oluşumlar reel olanın sürreel olana dönüşünü verirken, postmodern kapitalizmin ve onun dünya algısının hazırlayıcılığını da yapacaktır.

Anahtar Kelimeler: Değer, Reel, Sürreel

“Bu hızlı dünyada süreklilik, ılımlılık, serinkanlılık en paha biçilmez değerlerdir.”

                                                                                                                  Valéry

Giriş

Ekonomi politik, modern dönemlerin asli bir unsuru ve ürünü olarak belli bir süreç içerisinde oluşmuş ve Smith’te olgunluk düzeyine erişmiştir. Yaşama ilişkin bir bakış açısı ve eylem biçimidir. Böyle bakıldığında, önce genel bir felsefenin bir alt bileşenidir. Bu felsefe ile önce insana ve topluma ait yeni bir yorum getirilecektir.

Yeni yorum temelde ikili bir retten kaynaklanacaktır. Dinsel olan ve politik olanın ötesinde, bir arayış içerisinde, alternatif bir toplum yapılanması süreci ekonomi politiğin temel problematiğini belirleyecektir. Diğer bir anlatımla, bu yeni yapılanma arayışı Gauchet’nin deyişiyle “ancak kutsal olanın uzaklaştırılması ve siyasalın tanrısızlaştırılmasıyla mümkün olacaktır” (Gauchet, 2007: 60).

Bu durumda toplum öte taraftan gelen emirlerle kurulmayacaktır. Ekonomi politik yeni düzen önerisini, insanların kendiliğinden belli bir bağ kurmaları çerçevesinde yapacaktır. Kutsalın ve politik belirlemenin dışındaki bu arayış “kendiliğinden olanı” önerse bile mutlaka bir etik çerçevenin içinde şekillenecektir.

Ekonomi politiğin yeni düzeni bu durumda bir moral felsefenin ürünü olacaktır. Bu süreçte, toplumsal düzenin üzerine yapılandırılacak “insan” Hutcheson-Hume-Ferguson sürecinin “experimentaliste”(deneyci) algısı içerisinde belirecek ve modernitenin hümanizmasının farklı bir yorumundan kaynaklanacaktır; insan, önce kartezyen cogitonun dışına çıkacaktır. Akıl tek egemen olmayacaktır. Smith’in ekonomi politiğinin insanının eylem nedeni akılda değil öncelikle duyguda olacaktır (Arosio-Malherbe, 2007:142).

Experimentaliste süreçkartezyen bir cogitonun ötesinde, kendine özgü bir rasyonalizmin çerçevesinde, kimi zaman bir anti rasyonalizm olarak, genel olarak da bir “duygusal rasyonalizmin” çerçevesinde ele alacaktır insanı (Sarfati, 2009: 85).

Yeni düzen öncekine göre kökten bir değişim önerse de insanı ve sistemi tarihsel bir sürecin ürünü olarak algılayacağı için tümden bir eski olandan kopuşa denk düşmeyecektir. İnsan-tabiat ve insan-insan ilişkisi tarihsel olandan süzülüp geleceği için, dünle yarın arasındaki bağ koparılmayacaktır. Ekonomi-politiğin analizleri ve insanı “zaman”sız, salt “an”a dönük olmayacaktır.

Bu insan için piyasa,  “öteki” ile ilişkinin tesis yeri olacaktır aynı zamanda. Toplumsallık buranın içinden oluşacaktır. Sistem (bu anlamda özellikle) buranın içinden oluşacaktır. Aklı ve duygusunun bileşkesinde tarihsel süreçlerin içinden belirecektir ekonomi politiğin insanı.

Smithyen ekonomi politiğin ve insanının değerler dünyası da bu durumda, tüm yeni olma savı ile birlikte bir sürekliliği ve istikrarı da içerecektir.

Değerler dünyasının asli yapıcısı ve taşıyıcısı olarak “iktsadi değer” de Ricardo’dan geçerek, Smith’ten Marx’a istikrarlı olana denk düşmeyecek midir? Smith-Marx sürecinde değerin özü anlık olanın ötesinde ve görünenin ardında aranacaktır. Öyle ise bu öz bir yandan her bireyin özü ile ayrı ayrı örtüşürken, öte yandan her insanın dışında objektif bir realiteye de denk düşecektir.

Değer, insan emeğinin üretimde somutlaşmış haline denk düşecektir. Değer, insan enerjisinin bu anlamda özünü yansıtmalıdır. Ancak o zaman tüm değerler dünyası bu özü, sağlamlığı ve istikrarı yansıtacaktır.

Değerin iktisadi düzeydeki bu anlamı yansımalarını edebiyattan resme, estetik düzeyde bulacaktır. Balzac, Zola, Maupassant, Monet esas olarak bu algı ve yorum içinde realist sanatın temel taşlarını oluşturacaklardır. Onun sanatını yapacaklardır.

1870’ler ise yaşadığımız dönemi belirleyecek olan temel bir kırılmaya ve devamında her düzeyde bir kopuşa tanık olacaktır; Hume, Smith ve Ricardo’nun (Marx’tan bahis dahi edilmeden) ekonomi politiği “bilim dışı” ilan edilecektir. Tüm felsefesi ile ona ait olan insan portresi ve toplum yapılanma modeli ile Marksist ideolojiden duyulan büyük tedirginlikten olsun veya saf bilimsel nedenlerden kaynaklanıyor olsun Walras, Menger’le başlatılan sürece bu kez “devrim” demenin bir sakıncası olmayacaktır. İktisat artık, nihayet “bilim” olduğu savında olacaktır. Rasyonalite de bilim olmanın gereği olarak, “yeni iktisatın” temel kriteri olacaktır. Genel olarak ileri sürülenin aksine ekonomi politiğin insanı değil, iktisat biliminin insanı rasyonel olacaktır. Daha doğrusu öyle olduğu varsayılacaktır. Kavramsallaştırılması daha önce Mill’e ait olmakla birlikte, kullanım alanına dair koyduğu kısıtlar rasyonalitenin bu algısı ile birlikte terk edilecek ve “homo economicus” iktisat literatürünün tahtına artık kurulacaktır (Mill,1988; 48). Rasyonel “homo economicus” salt çıkarı ile davranan ve temel eylem motifi “kendi” olandır bundan böyle.

Bu genel varsayım, ekonomi politikten temel bir kopuşu başlatmak için temel bir ret ile tamamlanacaktır. Değerin, insanın özü ile ilişkisi kesilecek objektif niteliği ortadan kaldırılacaktır. Hemen ardından modern döneme ve hatta öncesine dair tüm bir değerler dünyasının alt-üst edilmesinin önü açılacaktır.

Reel ve kalıcı olan, sürreel ve geçici olana terk edecektir yerini.

Gerçek de bundan böyle, öncelikle “kendinden” kaynaklı ama onunla da sınırlıdır. Gerçek bu durumda duyumsanan zevkle de sınırlı olacaktır. Zevk her an değişebildiğine göre gerçek de artık kaygan zemin üzerinde olacak, nesnelliğini yitirecektir.

Bundan böyle bilim olma gereği, her türlü ideolojinin dışında olacağını ileri sürecek olan iktisat, bununla da yetinmeyip disiplininin etikle de bir ilişkisinin kalmadığını duyurmak isteyecektir.

Neo klasik “devrim” her tarafı kapsayacaktır. Sürecin yansımaları ve getirdiği alt üst oluşlar iktisadi düzeyden başlayarak kültürel düzeyin her alanını, tüm insan ve toplum yaşamını kapsayacaktır.

Ekonomi politik düzeyindeki değişimler yankısını 1. Dünya Savaşından itibaren tüm düzeylerde ama özellikle estetik düzeyde hissettirecektir. Savaş sonrasının bunalımında ekonomi politik ve estetik düzeydeki oluşumlar reel olanın sürreel olana dönüşünü verirken, postmodern kapitalizmin ve onun dünya algısının hazırlayıcılığını da yapacaktır.

Marjinalist “devrim”in Walras’la başlattığı büyük kırılma yeni insanı ve yeni toplumu biçimlendirirken, yansımalarını kaçınılmaz olarak estetik düzeyde de bulacaktır. Walras, ekonomi politiğin “saf bilim”ini yapmaya koyulduğunda oradan bugünü belirleyeceğinin farkında mıdır bilinmez ama Gide’in “Kalpazanlar” romanı (Gidé, 2008) ile Balzac-Monet süreci kapanacak ve estetik düzeyde büyük bir dönüşüme yol açacaktır.

Hangi nedenle olursa olsun, rafa kaldırılan ekonomi politikle bugünün temelleri atılmaya başlanacaktır. Moderniteden postmoderniteye, kapitalizmden postmodern kapitalizme, fabrika kapitalizminden finansal kapitalizme geçişin temelleri bu dönüşümle atılmaya başlayacaktır.

Ekonomi politik; etiğin ve tarihselin içinde bir arayış

Yol boyunca gezdirilmiş bir aynadır roman

                                                      Stendhal

İnsanın tanrısal olandan ayrılma süreci, benin keşfi ile bütünleşecektir. Göksel olandan bağımsızlaşma iradesi, bu sürecin temel dinamiğini oluşturacaktır. Kutsalsızlaştırılma süreci olarak da niteleyebileceğimiz bu geçiş dönemi, insanı evrenin merkezine oturtarak toplumun yeni baştan yapılandırılması girişimi ile bütünleşecektir. Hıristiyanlığın ve kilisenin dogmasından bağımsızlaşan insan, salt kendinden kaynaklı ve kendi için yasama yetkisine sahip olacaktır (Heidegger, 1962:139).

Kendi iradesiyle, kendisini var etme gücüne sahip insanın merkezine oturduğu dünya, artık eskisinden farklı olacaktır; İnsanın ve toplumun özerkleşme iradesi bu süreci belirleyecektir. Renaut’nun deyişiyle özerkleşme süreci içinde modern dönemin insanı artık normlarını dışarıdan almayacaktır (Renaut, 1999: 10).

Bu dönüşüm temel bir misyonu da yüklenmiş olacaktır böylece; özerkleşen insan kendi sorumluluğunu da ilahi güçten devralarak, kendini özgürce geliştirecektir. Fakat insan eksenli yeni dönem, tanrısal eksenli eski dönemin üzerine yenisini inşa ederken yeni kutsalını, etiğini baştan yaratmak zorunda olacaktır.

Özgürleşme, gelişmenin kaynağında ise ve özgürleşen insan tanrının olmadığı bir dünyada kendi özgür iradesi ile kendi yolunu belirleyebilecekse (Mill, 2000: 97), toplumsalı nasıl var edebileceğini de tasarlamak zorunda kalacaktır. Etik, dönüşümün en temel problematiğini oluşturacaktır.

Bununla birlikte özerkleşme kendiyle beraber bir risk getirecektir. Risk, benini keşfedip birey olmaya doğru giden insanın bu kez, Heidegger’in deyişiyle; “bir hiper endividüye” (Heidegger, 1962: 144) dönüşme olasılığında ve bireyselleşirken toplumsallığa sırt çevirip toplumsuz var olabileceğini düşünmesinde yatacaktır. Endividüalizmin doruğuna çıkıp yeniden tanrı olmaya soyunup “ratio”suyla kendini ve toplumu istediği gibi inşa edebileceği düşüncesi bireyin gözlerini kamaştırabilecektir de.

Endividüalizmi, “bağımsız ve esas olarak sosyal olmayan” (Dumont, 1977: 82-199) davranış olarak tanımlayan Dumont için örneğin modernite, böylece toplum karşıtı bir insan yaratmış olacaktır.

Bireyin kendine yeterli olup, salt kendi için var olduğu bu durumda etik anlamsız olacak ve toplumun gerçekleşmesi mümkün olmayacaktır.

Ekonomi politik tam bu oluşumların içinde,  bireyden yola çıkarak ama mutlaka öteki ile birlikte, Dumont’un ve Heidegger’in belirttiği “hiper endividüalizmin” çıkmazına saplanmadan bir toplum oluşturma projesi olacaktır. Bireysel ve toplumsal varlıkların otonomisinde,  birlikteliğin yapılanmasının bir kurgusu olarak belirecektir.

Böylece toplumu oluşturma iradesi, dinamiğini toplumun bizzat içinde bulacak ve bu her bir bireyin teker teker iradesinin dışında oluşacaktır (Dupuy, 1992:17). Toplumsalın böylece bireyselin sübjektivitesi ile sınırlı olmasının önü kapanacaktır.

Birey, burada topluma göre özerkleşmiş olacak ama ötekiyle buluşma içgüdüsü ve ihtiyacıyla toplumun oluşma kanallarını besleyecektir. Birey bu kontekst içinde, daha ileride anlatılacak olan neo-klasisizmin rasyonel, yalnız ve kendine yeterli bireyinden, kendine tümüyle egemen bireyinden farklılaşacaktır. Bu otonom varlık rasyonel olmaktan çok sağduyulu (raisonnable) olacaktır (Deleule, 2009) .

Sağduyu(raisonnabilité) ise rasyoyu olduğu kadar toplumsalın binlerce yıllık deneyiminin özümsenmesini de içerecektir. Bu durumda sağduyu, tarihsel olanın içinde ve onun içinden yaşam bulacaktır. Bu algıdaki ekonomi politik, insanı yeni bir döneme taşırken onun “önce”den geldiğinin, varoluş anlamının tarihsel olanın içinde ancak mümkün olduğunun bilincinde olacaktır. Toplumsal ve iktisadi söyleminde de bireyin yalnız olamayacağının vurgusunu yapacaktır.

Ekonomi politiğin süreçlerinde bireyin gelişiminde özerkleşme (autonomisation) ile özgürleşme süreçlerinin özellikle ayırt edilmesi bu açıdan önem kazanacaktır[1].

Kısaca denilmek istenen, yeniden oluşmanın süreçlerinde bireyin toplumdan, onun bireyden, özerkleşirken birbirlerinin eylemlerinden beslenecekleridir.

Bu karşılıklılık, birbirinin farkındalığını gerektirecek, ben tatminini salt kendinde aramaktan vazgeçecektir. Ekonomi politiğin bireyinin eylem motifi, salt kendi çıkarının takibi olmayacaktır.

Endividüalizm, ekonomi politiğin sözlüğünde rasyonel bir hedonizme denk düşmeyecektir. Hedonizmin bireyselinden uzak kalınacaktır.

Ekonomi politiğin bireyi tarihseli içerecek, onun ürünü olacak, etiğin içinde yoğrulacaktır…

Tanrıdan boşaltılan yeryüzü, sürekli bilinmezliklerle dolu olamayacaktır. İstikrar arayışı insan için temel ihtiyaç olacaktır yine de. Smith’in deyişi ile felsefenin görevi, insan zihninin bilinmezliğe karşı tedirginliğini azaltmaktır. Estetiğin de öyledir (Smith, 2000).

Aslında ekonomi politiğin “değer”i de genişliğine bakıldığında bu kurgunun ürünü olacaktır. Değer, iki unsuru da içermelidir esas olarak, anthropocentrique(insan merkezli) yeni dünyada insanın özüne ait olmalıdır, ayrıca zihinlerdeki tedirginliğe de cevap vermelidir; tanrıyı neredeyse ikame edebilecek bir gerçeğe denk düşmelidir. Bu gerçeklik nesnel de olmalıdır. Bireyin üzerine oturacak yeni sistem, bireyin dışındaki ve nesnel birgerçeklikle aynı zamanda bireyin benmerkezciliğinin(egocentricisme) bitmez labirentlerinde tükenmesinin önünü de almış olmayacak mıydı?

Değer öyle ise yeniden (artık tanrısız) gökyüzü üzerine insan olan tarafından kazınmalıdır. Bugünden yarına, bu andan ötekine,birinden diğerine değişen değil, (tabii ki Newton’cu bir lojik içinde)  nesnel bir gerçeklik içinde yazılmalıdır.

Newton’cu anlamda, insan olan sonsuzun içinde ancak sınırlı bir gerçekliğe ulaşabilecekse, değerin gerçekliği de ancak onun, insanın bizzat kendi özüyle, emeğiyle belirlendiği oranda vurgulanmış olacaktır.

“İktisadi değer”  ekonomi politiğin felsefesinde kaçınılmaz olarak bu boyutları ve anlamı içinde ele alınacaktır.

Değer, ihtiyacın doğalcı bir yaklaşımı ile (süreç içinde yaratılmış olanı ile değil)  insanın bizzat kendi özünün kavşağında var olabilecektir ancak. Değerin insan emeğinin gizli kodlarında saklı olması, Ricardo’dan geçerek Marx’la Smith arasındaki gerçek köprüyü oluşturacaktır.

İktisadi değerin evrensel ölçütü insan emeği ile ilişkilendirilince bütün bir “değerler dünyası” da aynı kriterlere sahip olmayı bekleyecektir. Estetik düzey, iktisadi düzeyden etkilenecek, kimi zaman da onu belirleyecektir.

Etiğin içindeki yeni dünya, ekonomi politiğin dünyası olacaktır her şeyden önce. Dünle yarın arasında bir anlam taşıyacaktır an sadece ve değerler dünyasının asli unsuru olmayacaktır.

An geçicidir, değerin ölçüsü sabit ve reel olana denk düşüyorsa estetik düzey de reel olanı ve tarihsel olanı anlatacaktır.

André Gide’in “Ahlaksız”ına (Gidé, 1966) ise henüz vakit vardır. Dönem Balzac’ın realist romanınındır; büyük usta döneminin portresini ustalıkla çizecektir.

Yazarının algısındaki gerçeği yaratmaya soyunmayacak olan romanı, Hume’u hatırlatırcasına deneysel unsurlarla bezenecektir. Gerçeklik, evrensel düzeyde aranacak ama tek tek bilgiden yola çıkılacaktır. Realist roman gerçekliği ampirik filozofinin, Humeyen bir filozofinin çerçevesi içinde verecektir nerede ise.

Flaubert, Madame Bovary benim diyebilecektir (Flaubert, 2001) hiç çekinmeden. Yapacağı uzun tasvirler için bizzat kendisi elinde büyüteç ile incelemede bulunup kanıt toplayacaktır.

Anlaşılıyor ki iktisat bilimi henüz matematikselliğin “a priori” metodolojisinin uzağındadır.

Marjinalist devrim veya bir kırılmanın dinamikleri

Walras “Ekonomi Politiğin”de (Walras, 1926) bugünün iktisat biliminin de temellerini atmaya aday olacaktır. Ekonomi politiğin “saf bilimini” yazmaya koyulduğunda, bilimselin de sınırlarını aşan yeni bir dönemin başlayacağının farkında mıdır bilinmez ama akademik dünyada çektiği sıkıntı ve yalnızlıklar bilindiğinde çevresinin bunun farkında olmadığı açıktır.

Walras yapıtının birinci bölümüne fizyokratların ekonomi politik bilimine yaklaşımlarını eleştirerek başlayıp, Quesnay’i, Mercier de la Riviére’i ekollerinin ismi ile eleştirecektir; toplumun doğal ilkelere uygun yönetimi veya fizyokrasi Walras’a göre soyut ve muğlak ifadeler içermektedir.

Sıra sonra ekonomi politiğe gelecektir; bilimsel alanın en çok ihtiyaç duyduğu sınırlılığı ve somut alanı ortadan kaldırarak, ekonomi politiğin bu hali ile olsa olsa “sosyal bilim” olabileceğini ileri sürecektir Walras.

Klasiklerin ekonomi politiğinin bilimsel niteliği kuşkulu hale getirilmek istenecektir böylece.

Devamında onun tüm ideolojisi ve felsefesi ile ilişkiler koparılmak istenecektir.

Walras’la “yeni bilim”in, sosyal bilimlerden kopuş süreci başlayacaktır.

Walras devamında sözü Smith’e getirir. Smith in “Ulusların Zenginliği”nden bu yana henüz yüz yıl geçmiştir ve asıl aşılması gereken “o”dur (Walras, 1926:4). Önce yapıtını övecek, hemen ardından Smith’in ancak 5. kitabının başında bu bilime (ekonomi politiğe) bir tanım vermeyi aklına getirebildiğini söyleyerek eleştirmeye koyulacaktır.

Ekonomi politik demektedir Smith burada; “devlet adamının ve yasa yapıcının bilgilerinin bir dalı olarak hem halkın kendine yeterli bir iaşe miktarı edinmesini sağlar, hem de halka hizmeti sağlayan bir birim olarak devlete yeterli bir gelir sağlamayı amaç edinir”.

“Ekonomi politiğin babası olarak anılan kişinin kitabının başında değil” diye ısrar eder Walras, ortalarına doğru bunu belirtmesi bir an bizi duraklatmaya yeter (Walras, 1926:6).

Walras’a göre Smith’in yapıtının amacı önemlidir fakat burada bir bilimin konusunu teşkil edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır. Çünkü diye devam eder Walras; “Bir bilim tanımı gereği zararlı veya zararsız bir sonuç gözetmeyi amaçlamaz, saf gerçekliği arar” (Walras, 1926:7).

Saf gerçeklik peşinde olacaktır Walras, “Saf Ekonomi”sinde Smith’ten olduğu kadar, hatta ondan da önce Newtonyen ve Humeyen felsefeden, onların gerçeklik algısından kopma gayreti açık olacaktır.

Sıra artık asıl söylenmek istenene gelecektir; ”Smith’in yaptığının ilginç olabileceğini ama bilim olmayacağı” ileri sürecektir.

Walras, iktisatın etikle ilişkisini keserek onu bir “bilim” düzeyine getirmek istemektedir. Smith ise ekonomi politiğin daha çok bir sanat olduğunu yazmıştır (Walras, 1926:8). Walras, Smith’in tersine ekonomi politiğin temel amacının halkın zenginliğini arttırmak değil bilimsel gerçeklere ulaşmak olduğunu yazacaktır (Walras, 1926:8).

İktisat bilimindeki bu temel dönüşüm, iktisat bilimindeki bu yeni yol alımı,  aynen ekonomi politik süreçlerinde olduğu gibi izlerini ve etkilerini edebiyat, müzik, sanat ve genel olarak estetik düzey üzerinde hissettirecektir. 20. yüzyıldan bugüne kapitalist tahayyülü, siyasi, toplumsal dünyayı ve onunla birlikte yeni insanı ve toplumu biçimlendirecektir.

Walras’la kapitalizmin temel dinamikleri dönüşecek, postmodern bir kapitalizm ufukta belirecektir. Smith bir kez reddedildiğinde, Condillac olacaktır, hatta Bentham olacaktır Walras’ın temel referansı. Hedonizm neoklasik ekonominin sert çekirdeğini oluşturacak, ”fayda” Smithyen ekonomi politikteki içeriğini yitirecektir.

Zevkin doruğunun hangi noktalarda mümkün hale gelebileceği, iktisat biliminin temel problematiğini oluşturacaktır. ”Zevkin doruğu” problematiği oluşturduğunda, “toplumsalın” oluşumu da Smithyen kurgudaki tasavvuru bir yana, söz konusu dahi edilmeyebilecek midir?

“Yokluğun“ ve yoksulluğun olduğu bir paradigma artık iktisat biliminin asıl konusunu oluşturmayacaktır. Bundan böyle eğrilerin dünyasında yoksul insanın değil, tok ve saygın olanın dünyası mı analiz edilecektir?

Klasiklerin “nedret” problematiği böylece anlamını yitirecektir. Doğa ile insanın mücadelesine denk düşmeyecektir artık nedret Smithyen felsefede. “Ulusların Zenginliği”nde bireyin şeyle ilişkisi, öteki ile ilişkisinin bir aracı idi ancak; asıl olan insanın insanla ve tabiatla ilişkisi idi. Nedret (rareté) hali de ancak o zaman oluşacaktır. Malthus için de iktisadi problem, tabiatın sınırlı (cimriliği) olmasından kaynaklanıyordur.

Nedret sorununun çözümü de ekonomi politiğin teorisinde çift yanlı bir çabayı gerektirecektir, etik unsur dışlanmayacaktır. Tabiattan alınabileceklerin sınırına gelindiğinde yetingen davranabilmek, eylemin etik içeriğini oluşturacaktır. Ekonomi politiğin etiği yetingenliği öngörürken, tabiat üzerinde tahakkümü değil tabiatla uyumu öngörecektir. Ötekine gitmek ve tabiatla karşılaşmak rasyonel bir çerçevede rekabet şartlarından çok, yetingenliği de içerebilecek bir uyum arayışını gerektirecektir.

Uyum arayışı Walrasyen iktisat teorisinde yerini daha sonra denge arayışına bırakacaktır. Diğer bir deyişle “kaynak sınırlılığı koşulunda rekabet aracılığıyla en çok faydanın elde edilebildiği bir durum” (Robinson, 1986: 55) ideal durum olarak algılanacaktır. İdeal durum veya teknik deyişle ”optimal” durum,  bireyin öteki ve tabiatla uyumunu değil yalnız, kendi başına ve belki de sessiz bir tahakkümü simgeleyecektir. Optimal durum ise ancak ana denk düşecektir.

Menger’de malların teorisi ancak bireyin sübjektivitesinde anlam bulacaktır. Aristo’dan aldığı malların ve ihtiyaçların sıralanması (Campognolo, 2004:167) üzerine kurgulanacak iktisadi analiz, bireyi içine dönük ve dünyaya kendi sübjektivitesinden bakan olarak kabul edecektir. Nedret hali artık salt kendine ait bir doyum noktası olarak algılanacaktır.

Doyum noktası da an içinde ancak erişilebilen olacaktır.

Bir düş mü olacaktır aslında doygunluk noktası?

Çünkü anın öncesi ve sonrası, doyumun ve tatminin olmadığı yerlere denk düşecektir grafiğin eğrileri üzerinde.

İhtiyacın anlam değiştirip kendiyle ilişkilendirilmesi, mübadele olgusunu da ikinci plana itmeyecek midir?

Ötekiyle mübadele sırasında kendiliğinden kurulacak ilişkiye dahi gerek kalmamıştır artık.

Walrasyen iktisat teorisinin insanı için ötekine ulaşma isteği söz konusu olmayacaktır. Smithyen anlamda ötekine ulaşma isteği söz konusu değildir.

Gerçekliği teorisinde pür matematikle kurma iddiasındaki Walras, temel çıkmazından kurtulabilecek midir? 

Axiomatik hareket noktaları yeterince düşünülmüş müdür acaba, yoksa aceleye mi getirilmiştir. Ölçülemeyeceğini Walras’ın da bilmemesinin mümkün olmadığı teoreminin kimi temel hareket noktalarını oluşturmayacak mıdır?

Valéry’nin dediği gibi aynı tarihlerde Walras teoreminin öncesi üzerinde çok düşünmemişe benzemektedir (Goux, 2000: 13). Ona bu güveni, Bentham’ın fayda sıralamasını yapmış olduğu savunusu verecektir büyük ihtimalle.

Gerçekliği, böylece salt kendi ile ilişkilendirecek teorinin insanına tek yardımcı rasyosudur. Yardımcı tek olup, insanı duygusundan arınmış olarak tasarladığında, birey önce kendisinin despotu olmayacak mıdır?

Teorinin insanının kendisini var ediş biçimi, tükettiği veya edindiği “şey”den sağladığı faydaya daha doğrusu zevke indirgenebilecektir artık. Çıkarını ve doyum noktasını aramayı, kendisi için yarar sağlamayı, zevkini maksimumlaştırmayı tek eylem nedeni olarak kabul eden teori, doğaldır ki etik olanı dışlayacaktır. Ötekini aramanın gerekli olmadığı, bunun objektif şartlarının olmadığı yerde etik anlamsız olacaktır.

İktisat teorisinin epistemolojisi ve ontolojisi, Walrasyen dönüşümle “kendine” indirgediği insanın etikle ilişkilendirilmesini “doğal” olarak anlamsız bulacaktır. Uyum arayışı, rekabet yoluyla faydanın (bireysel) en üst noktaya çıkarılacağı bir denge arayışına feda edilecektir. Klasik teori tüm etik kurgusuyla terk edilecektir.

Sistematik çıkar arayışı, bu teorinin insanının tek kendini var ediş biçimi olarak kalacaktır. Rekabet de bu durumda, bir yandan çıkarın en yükseğe çıkarılmasının aracı olarak duracak, öte yandan ve belki de bunun kadar önemli olarak, kendi dışına koyduğu veya “dışsallaştırdığı” ötekiyle bir ilişki sağlamasının tek yolu olacaktır.

Şöyle eleştirecektir Valery aynı tarihlerde tek başına en üst tatmini aramayı;

 ”Üstünlük, belli bir türün aktüel sınırları üzerine yapılandırılmış bir yalnızlıktır. Bu arayışta her birey kendi varlığını, ötekinin var olmaması üzerine oturtacaktır”. Ama diye altını çizecektir Valéry; “Bu durumun geçerliliği, ötekilerin var olmadıklarına rıza göstermelerini gerektirecektir. Ben bunu ileri sürerken sadece görüneni ifade ediyorum” (Valéry, 1998: 79).

İktisat teorisi için problem, anlaşılıyor ki artık teorik düzeyde olacaktır. Temel ve reel problemlere teorik problemler ikame edilebilecektir.

Hakikatle, bilimsel gerçeklik birbirine karıştırılacaktır (Goux, 2000: 22). Hatta birincisi ikincisine feda edilebilecektir. İktisat teorisinin denge arayışı ile bir hayaller dünyasının önü mü açılacaktır? Reel olan yerini sürreele mi bırakabilecektir artık (Valéry, 1998: 79)?

Şöyle diyecektir Valéry Walras’la aynı tarihlerde;

“Rasyoda oluşan sürreel, reeli ikame ederken sağduyudan söz edilmemelidir. Humecu sağduyu (raison) yerini rasyoya bırakacaktır. Shaftesbury’nin itirazlarına rağmen (Sarfati, 2010: 75) duygusal rasyonalizm, yerini salt rasyonalizme bırakacaktır. Böylece iktisat tarihsel olanı da dışlayacaktır”.

İktisat, ekonomi politiğin insanından ayrı “yeni” bir insan projesinin içindedir artık.

İktisat teorisinin bireyi, tabiatı ve toplumsal olanı ya görmezden gelecek ya da gözaltına alacaktır. Walras’tan itibaren hızlanan süreç içinde iktisat teorisi, kendi egemenliğini perçinlerken onu sadece teknolojiyle paylaşacaktır. İnsanı da, egemenliğini ve kaçınılmaz olarak yalnızlığını da, teknolojinin hiç durmadan ürettiğinin tüketiminde arayacaktır.

“Kendi özüne indirgenmiş şekilde ve varlığın tek amacı olarak kendini konumlandırmak, yeni zamanlara ait” diyecektir Heidegger (Heidegger, 1962: 120).

Kendine indirgenmiş olan, iktisat teorisinin kendine indirgenmiş olanı, subjektif faydasına indirgenmiş olanı olmayacak mıdır?

Heidegger devam ediyor ve yeni olanı açıklıyor; “Yeni olmak, tasarlanmış bir hayal olarak algılanan dünyaya ait olmaktır” (Heidegger, 1962: 121).

İktisat teorisinin dünyası, Heidegger’in tasarlanmış dünyasına mı gönderme yapıyor bilinmez ama metodolojik içeriğinin, insanın reel olanla ilişkisini en azından kuşkulu hale getirdiği artık saklanamayacak durumda olacaktır. Nobel ödüllü ve aslen matematikçi-mühendis Allais’nin deyişiyle teorem, reelin yerini alacak ve hatta Husserl’in deyişiyle bu bilim, “otantik” bilimsellik amacına ihanet edecektir.

Varılan aşamada, ekonomi politikte Humeyen-Smithyen bilimsel süreçlerin tersine, duyusal olan bilginin kökeninin soyutlanmış, tarihsel ve toplumsal süreçlerin dışarıda bırakılmış olduğu düşünüldüğünde, Husserl’in de belirttiği gibi, bilginin tüm karakteristiklerine ulaşmak olanaksız hale gelmiş olacaktır (Husserl, 2004: 13-14).

Bu durumda tüm sezgisel, duyumsal, metafizik unsurlardan soyutlanmış aklın hakikate ulaşması kuşkulu hale gelmeyecek midir?

“Rasyonun gerçekliği”,  ekonomi politiği Hume-Smith sürecinde oluşmuş gerçeklik algısından ve sağduyulu (raisonnable) yaklaşımından koparacaktır. Sağduyunun bizzat kendisi, süper sofistike modellerin dünyasında gülümseme yaratan arkaik unsurlar haline gelecektir.

Salt rasyonalitenin egemenliği, belirtildiği gibi, sağduyunun artık söz konusu olmamasıdır ve bu anlamda tahakkümdür. Doğal olarak kimi zaman ve hatta çoğunlukla tahakkümün unsurları gizlenecektir. Tahakküm, artık uyum aranmadığı bilindiğine göre, önce öteki üzerinde, sonra tabiat üzerinde uygulanacaktır. Haz odaklı bir felsefenin, tabiat üzerinde egemenlik kurmaya soyunması kaçınılmazdır.

Sorun, iktisat teorisi için öncelikle tatmin noktasının bulunması olacaktır, insanın zevkinin tatmin edilme noktası araştırılacaktır.    Nedret (hipotezi) böylece arzu edilebilirlik hipotezine denk düşecektir (Goux, 2000: 60).

İktisat teorisi zevki ve onun tatmini peşindeki bireyi böylece problematiğinin merkezine oturtacaktır. Bu “kendi” merkezli bireyin öteki ile ilişkisi mübadele sürecinden çok rekabet sürecinde ve onun aracılığı ile gerçekleşecektir. Rekabet “saf ” ve “tam” haliyle teorinin felsefesinin özünü oluşturacaktır. Foucault’ın dediği gibi; piyasanın özü artık mübadelede yatmayacaktır, piyasanın özü rekabet olacaktır bundan böyle ( Foucault, 1979: 122).

Yeni liberalizmin temel yönelimini oluşturduğuna, hatta özünü oluşturduğuna kuşku duyulmayacak neoklasik teori, rekabetle ancak rasyonalitenin sağlanacağını ileri sürecektir. İktisadi olan rekabetle ölçülebilecektir. Rekabet böylece klasiklerin “doğal sürecini” yansıtmaktan uzaklaşacak, Foucault’un deyişiyle iradi olarak oluşturulan şartların sonucu olarak ortaya çıkacaktır (Foucault, 1979:124).

Foucault’un anlattığı gibi neoklasik teorinin ve dünyasının, klasik teoriden ve dünyasından, bu durumda yeni liberalizmin felsefesinin, klasik liberalizmin felsefesinden kopuşunun dinamiğini rekabet olgusu oluşturacaktır. Rekabet, klasik teoride mübadelenin doğallığı içinde var olurken, neoklasik teoride kendiliğinden oluşan bir sürecin sonucu olmayacaktır. Rekabetin işlerliği siyaset düzeyine gereksinme doğuracaktır.

Devlet bu yolla, belki modern sonrası kapitalizmin temel oluşturucusu ve temel aktörü olacaktır. Yine Foucault’nun deyişiyle, devlet piyasa ile değil, piyasa için yönetimde bulunacaktır (Foucault, 1979: 125).

Şu tespit edilebilir olacaktır artık; siyaset düzeyi modern sonrası kapitalizmin temel aktörü ve hatta düzenleyicisi ve bu durumda sorumlusu olacaktır.

Neoklasik teorinin özünü oluşturacağı yeni liberalizm ve postmodernitenin kapitalizmi eskisinden, temel kurgusunda aslında tümü ile farklı olacaktır. Ve bu farkı iyi vurgulamak gerekecektir. Foucault şöyle diyecektir;

“Neoliberalizm Adam Smith değildir, neoliberalizm piyasa toplumu değildir. Neoliberalizmin sorunsalı Smith’in sorunsalından farklı olarak, siyasi alanın içinde, piyasada bir özgürlük alanı açma arayışı değildir” (Foucault, 1979: 136).

Gerçekten de neoklasik teori aracılığı ile yeni liberalizm, saf ve tam rekabetin üzerinde ısrarla duracaktır. Rekabet böylece klasik teorideki natüralist çıkışından uzaklaştırılacak ve toplumsalın nerede ise siyaseten (iradi bir şekilde) oluşturulmasına aracılık edecektir. Natüralizmin belli bir anlamda da olsa tarihsel olanla örtüşmesi ile rekabet, ekonomi politiğin felsefesinin realist perspektifinin bir öğesi olacaktır. Neoklasik teori için ise tam rekabet, sürreel bir perspektifin unsurlarını içerecektir; tam rekabet durumunun, reel olanla ilişkisi çok zayıf olacaktır.

Neoklasik teori ile tarihsel süreçler de terk edilecek, a priorizimin, yeterli bir ön araştırması yapılmamış olan a priorizmin, iktisat teorisindeki egemenliği başlayacaktır.

Neoklasik teori ile modern sonrası döneme geçilecektir. Çünkü neoklasik teori, 18. yüzyılın liberalizmini ve klasik felsefeyi ters yüz edecektir. Piyasa koşulları eğer bizatihi yönetim tarafından veya devlet tarafından oluşturulacaksa, bunun sonucu olarak modern sonrası dönemin oluşturulmasında devlet temel bir işleve sahip olacaktır. Devlet, reelin piyasasını (kendiliğinden olanı) reddederek, kendi normativitesi içinde virtüel olanın temellerini atmaya mı soyunacaktır? Şöyle yazacaktır Walras;

Tam rekabetin işlemediği yerlerde ancak, devlet onun tesisini sağlamakla sorumlu olacaktır, onu tamamlayacaktır hatta (Walras, 1926: 51).

Klasik teori, tanrının ve prensin despotizmine bir alternatif oluşturma amacındayken, neoklasik teori, saf rekabeti kurgusunun temeline koyarak prensi tekrar işbirliğine mi çağıracaktır?

Etiğin dışında” ki neoklasik teori temel aktörü ve ortağı yaptığı devleti de böylece etiğin dışında kalmaya itmeyecek midir?  Rekabet “saf” ve “tam” hali ile bireyin dünyasında, başkasına gidebileceği tek yol olacaktır. Birey, ekonomi politiğin başkasını arama ihtiyacındaki bireyi değildir çünkü. Walras’ın anlık dengelerinin kovalayıcısıdır. Hiçbir zaman yakaladığının bilincine varamayacaktır, o anı.

Nedret reel olmaktan çıkmış virtüel olmaya geçmiştir. Nedret hali reel olandan sürreel olana geçecektir. Denge de neoklasik teorinin tam rekabet modelinin anlık bir haline denk düşecektir.

Walrasyen iktisatta dengenin anlık olması değerin de anlık olması ile çakışacak, mübadelenin gerçekleştiği piyasada asıl olan “geçicilik olacaktır”.

Tatmin olmuş son marjinal ihtiyacın hızı, eğrilerin kesişme noktasında ölçülmeye çalışılacaktır. Eğrilerin ardında zevkin tatmin olduğu, öyle ise yok olduğu yer değersizliğin noktası da olmayacak mıdır? Değersizliğin yeri, tüketicinin arzusunun bittiği yer olacaktır. Değerin, o an için değersiz kaldığı yerin matematiksel formalizasyonu mümkün olabilecek midir?

Burada tabi Goux’nun da belirttiği gibi, marjinalist dünyanın iktisatçısı için arz edilen mal miktarının sıfır olduğu bir ekonomi, reel olmaktan çıkacak ve ancak tahayyül edilebilir olacaktır. Neoklasik iktisatçı matematikselliğin içinde inşa ettiği kesin gerçeklikten, bir an için de sürreel bir dünyaya geçebilecektir. Bu durumda yokluğun, boşluğun mantığı isteğin ontolojisini temellendirebilecektir (Goux, 2000: 63).

Değerin özü artık insanın özü ile sabit olarak tanımlanabilenle ve nesnel olarak algılanabilen ile tüm ilişkisini kesecektir.

Şey ile simgesinin krizi ve yansımaları

“ Herşeyi ekonomi politik ve estetikte bulabilirsiniz”.

Mallarmé

Ekonomi politik-estetik bileşkesi, çatışmaları ve çelişkileri ile birlikte bu kez postmodernizmin insanını verecek, toplumsalını biçimlendirecektir.

1870’lerden 1. Dünya Savaşına doğru giden dönemde, ekonomi politiğin krizi ve dönüşümleri yansımalarını estetik düzeyde oluşturabilecek, çağın kırılmalarının ve krizinin temel dinamikleri bu süreçte okunabilecektir.

Kriz, 1. Dünya Savaşının öncesinden hemen sonrasına doğru ekonomi politiğin teorik temellerini ve ideolojik algısını depreme uğratırken, Mallarmé’nin önermesi doğrultusunda yaşamın tümüne ve en önce estetik düzeye yayılacaktır. Bu düzeyde kriz iktisadın krizini yansıtacak ve hatta kimi zaman onun krizini yoğunlaştıracaktır da. 

Smith-Marx ekseninden, Walras-Pareto eksenine geçiş, Balzac-Zola ekseninden Mallarmé- Cézanne eksenine kayışla birlikte değerlendirildiğinde, bir yandan estetik düzeyin ekonomi politik düzeyindeki oluşumlar sonucunda ve aynı doğrultuda belirlendiği görülecek, öte yandan krizin bir düzeyden öbür düzeye neredeyse eş anlı olarak yayıldığı tespit edilecektir. 

Estetik düzeyde reel olandan sürreel olana geçiş ancak ve sadece ekonomi politikteki geçiş ve kırılmalarla betimlenebilecekse, yalnızca bu süreci anlamakla kavranabilecekse, André Gide’den geçerek Balzac-Mallarmé kırılması, Smith-Ricardo, Walras-Menger kırılmalarında okunabildiğinde anlam kazanacaksa, ekonomi politik–estetik ilişkisi veya tezin ana noktası olarak ekonomi politik-estetik bütünlüğünün parçalanması süreci, 20. yüzyıldan bugüne uygarlık düzeyindeki büyük bir kırılmanın en azından ipuçlarını verecektir.

Klasik ekonomi politiğin krizi veya depremi, değer desomutlanacaktır. Şeyin değeri, şeyin simgesinden kopacaktır. Değer, evet ama denklik sorunu böylece aslında kırılmanın dinamosunu oluşturacaktır.  Kırılma temelde sembol ile şey arasında olacaktır (Goux, 1984:9).

Sembol temsil ettiğine, temsil ettiği şeye denk düşmeyecektir artık.

Kriz temsil edenle edilen arasındaki bir kopuşun ismi olacaktır; değer, denk düştüğü içerikten kopacaktır ekonomi politikte. Sanatta, anlatım biçimi eş zamanlı olarak denk düştüğü duygudan kopmayacak mıdır?

Smith-Marx sürecinde “üretim için gerekli emek miktarı” malın sabit değerini verebiliyordu (Goux, 1984: 10).

Emek yer üzerinde tanrının tahtına aday olmuş olanın, insanın, yaşamının özü değil midir? Emek bu durumda sonsuza kadar göğe çakılabilecek değerin özü olacaktı. Bugünden yarına, yarından öbür güne değişebilecek olan olmayacaktır.

Yer üzerinden el çektirilenin, tanrının ebediyeti sonsuzluğu ve istikrarı mı aranacaktır?

Değer sahiciydi, insanın bizzat kendi özü ile örtüşecektir. İmge olarak insanla özdeşleşmiştir değer.

Marjinalist dönüşümle veya ekonomi politik bilimindeki büyük kırılmayla değer teorisi yanlışlanacaktır önce. İnsan emeği neredeyse dinsel-kutsal gizemini kaybedecek, değerin nesnel bir iktisadi ölçütü olmayacaktır artık. Değer artık ezelden ebede göğe yazılmış, sahiciliği kendinden belli içeriğini kaybedecektir: insan emeği artık değerin objektif bir ölçü birimi olmayacaktır.

Değer, artık temsil ettiği şeyin içinde olmayacaktır. Şeyin bizzat kendisi böylece değersizleşecektir. Bu durumda kaçınılmaz olarak değerli olan, zaman boyutunu kaybedecektir. Değer ana indirgenecektir. Bugün değerli olanın yarın değersizleşmesi, bu an değerli olanın bir an sonra değersizleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

Walras değeri emekten kopararak, Smithyen-Marksyen ekonomi politikle ilişkisini kesmiş olacaktır. Smith bir yana bırakılarak neoklasik kırılma ve üzerine oturtulan yeni liberalizm değeri faydada, hatta zevkte, Condillac -Bentham çizgisinde arayacaktır. Neoklasik değer teorisinin fayda esaslı olmasına aldanmamak gerekecektir. Faydanın ötesinde tatmin, zevkte aranacaktır. Zevkin doruğunu anın noktasında arayacak olan birey ise zaman içinde tatmine asla ulaşamayacaktır.

Denge anlıktır, zevk uçucudur, değer tüm realitesini yitirecektir.

Condillac daha 18. Yüzyılın henüz ortalarında şöyle demeyecek midir?

Değer ihtiyaç üzerine temellendirildiğine göre bir ihtiyacın hissedilme ihtiyacı arttığında değeri artar, daha az hissedilen bir ihtiyacın değeri azalır. Şeylerin değeri nedret halinde artar, sahip olunan malın miktarı artıkça değeri düşer. Hatta değersiz dahi kalabilir. Yararsız olan değersizdir” (Condillac, 2001: 11).

Marjinalist dönüşüm 20. yüzyılın başında felsefi temellerini, 200 yıl geriye giderek Condillac’a bağlayacaktır. O Condillac ki ihtiyaçların doğasını tanımlarken şöyle diyecektir;

“Gerekli olmayan ihtiyaçlar, doğal halden uzaklaşıldıkça, doğal hali değiştirirler ve onu yanıltırlar… Bir zaman sonra bu ihtiyaçlar da doğal olarak isimlendirileceklerdir. Toplum halindeki insan bu ihtiyaçların da kendisi için gerekli olduğunu düşünecektir” (Condillac, 2001: 9).

Nesnelliğini kaybeden değer algısı ile nesnelliğini ve doğallığını kaybeden ihtiyaç algısı birleştiğinde, zevkinin maksimumundaki arayış bireyi sonsuz bir savrulmanın içine itecektir. Marjinalist dönüşümün bireyi için gereksiz olanın hiç durmadan gerekli olana doğru dönüştüğü bir dünya algısı, realiteyle ilişkisini ve onun tanımını sorunlu hale getirmeyecek midir? İktisadi düzeyde reel olanın irreel olana, irreel olanın sahici olana hiç durmadan dönüşmesi modern sonrası bireyin egosunu zevkinin doruklarında ararken, sahi olanın tanımında zorlanmasına yol açacaktır. Ayrıca kendi ruh hali, şizofrenik dalgalanmaların çalkantılarında yıpranacaktır.

Değerdekibüyük kırılma ile tanımlanabilen ve somut ölçü birimi olan emekten, ölçülemez ve anlık olan zevke geçiş, reel olandan sürreel olana geçişin yollarının açılmasını sağlayacaktır. Değerin içeriğinin boşaltılması veya daha doğru bir deyişle insan emeğinin artık objektif bir iktisadi ölçüt olmaktan çıkartılması dönüşümün temel unsuru olacaktır. Değerin zaman içinde istikrarını kaybetmesine, mekânsal boyutlar içinde değişebilirliği de eklenince, değerin krizinin derinleşmesi kaçınılmaz hale gelecektir.

Modern sonrası kırılma değerdeki dönüşüm ile ilişkilendirilebilecek midir?

Değerin değersizleşmesi, kırılmanın temel öğesi olarak denklik sorununun özünü oluşturacaktır.

Değer, emeği temsil etmeyecektir artık. Sembol ile temsil ettiği birbirine yabancılaşacaktır.

Değerin Walras’ta objektif içeriğini kaybedip istikrarsızlaşması süreci. 1. Dünya Savaşından itibaren aslında şaşırtıcı olmayan eşdeğer bir gelişme ile somutlanacaktır. Altın esaslı para terk edilecektir. Para da böylece temsil ettiği şeyden kopacaktır. Değişim değerinin sembolik olarak, merkezi bir referans metaforu olarak anlamı kalmayacaktır.

Sembol ile para ve içeriği arasındaki, sembol ile temsil ettiği şey arasındaki kopuş, denksizliği, yabancılaşmayı yeni dönemin somut göstergesi haline getirecektir. Para-altın sistemi üzerinde yapılanmış bir değer sisteminin tükenmesinin yolu böylece açılacaktır. Para artık hayali bir meta olacaktır ve böylece genel değer simgesi olarak anlamı kalmayacaktır.

Değişim değerinin temsilcisi olarak, merkezi bir referans metaforu olarak anlamı tükenecektir. Para-altın sistemi üzerinde yapılanmış bir değer sistemi de yok olacaktır. Değişik bir açıdan da olsa Foucalt’nun tahliline uygun bir şekilde, devlet aslında dışlandığı bir ekonomik modele temel aktör olarak girebilecektir artık. Tekellerin egemenliğinde ve paranın artık “convertible” olmadığı ekonomide, devlet müdahalesine pratikte meşruiyet kazandırılacaktır. 

Charles Gide bu süreci son derece açık özetler, temel yapıtında para türlerini sınıflar. Altın paradan, “fiktif paraya”, hayali paraya kadar paranın geçirdiği değişik aşamaları yazar. Başta bir küçük altın parçasına tekabül eden para, nihayet bir kağıt parçasına dönüşecektir (Gide, 304-321).

Para böylece artık hayali bir meta olmayacak mıdır?

Diğer bir deyişle, para artık gerçek değildir. Temsil ettiği şeye yabancılaşırken reel olmaktan irreel olmaya geçmiştir. Çünkü her gün ve her an değeri değişebilen olmuştur.

Değerin, Walras’la beraber temsil ettiği şeye yabancılaşması, 1870’li yılların sonundan 1. Dünya Savaşının bitişine doğru ekonomi politik düzeyinde yaşanan gerçekliğin bu kayganlaşması süreci, estetik düzeyde de benzer bir kayganlıkla perçinlenecektir.

Condillac’ın 300 yıl önce değeri objektif bir realite olmaktan çıkartması, 20. yüzyılın başında ekonomi politik düzeyinde somutlaşacak, estetik düzeyde yansımalarını hissettirecektir.

Smith-Walras kırılması etkisini, Balzac-Mallarmé kırılmasında duyumsatacaktır. Paranın artık kuşkulu hale gelen realitesi veya simgenin şeyden kopması, yankısını ve etkisini dil-duygu kopuşunda, yabancılaşmasında bulacaktır; 1920’ler Gide’in başyapıt niteliğindeki Kalpazanlar’ının yayınlanmasına tanık olacaktır (Gide,2008). 

Andre Gide ile beraber anti roman, realist romanın, Balzac’ın (örneğin, “Pére Goriot” ve “La maison de Nucingen”de) veya Maupassant’ın (örneğin, “Mont-Oriol ve “Le Colporteur”da) gerçeği anlatımının sonunu getirecektir. Anna Karenina’nın sağlam insanlarının, Madame Bovary benim diyebilen Flaubert’nin realizmi bitecektir. Cézanne’dan Kafka’ya (örneğin, “La Transformation”) oradan Michel Butor’a yeni bir dönemin önü açılacaktır. Süreç ekonomi politik düzeyindeki değişimlere koşut olacaktır. Walras’la beraber “ekonomi politiğin insanı” (Sarfati, 2010 ) artık tarihin içinden gelen, belli bir coğrafyaya ve sınıfa ait, onların ürünü olan ve belli bir etik içinde var olan” insan” olmayacaktır. Ekonomi politiğin insanını tarihin ve etiğin içinde ele alan Smith, eleştirilirken buna paralel bir şekilde örneğin, bir Zola’nın kahramanlarını ele alış şekli ve nesnel gerçekliğe uygun anlatımı da ağır bir şekilde tenkit edilecektir.   

Bundan böyle roman kahramanları da klasik ekonomi politiğin insanı gibi artık reel olmayacaktır. Gerçekliğin egemenliği veya Roland Barthes’ın (Barthes, 2007) deyişi ile gerçeğin etkisi artık reddedilecektir.

Paranın gerçekliği biterken, romanda da kahramanın duygusunun gerçekliği artık ele alınmayacaktır.

Yeni romanda artık gerçek dünya sistemli olarak dışarıda bırakılacaktır. Gide Kalpazanlar’ı ekonomi politiğin realist perspektiflerinin tükendiği, altın para esasının çürüdüğü, paranın sahiciliğinin yok olduğu bir tarihsel kavşakta yayınlayacaktır.

Kalpazanlar kalpazanlığın resmileşmiş, devletleşmiş bir anına mı denk düşecektir?

Devletin, açıktan kalpazanlığa soyunduğu bir döneme mi denk düşecektir? Para artık sembol olarak temsil ettiğinden koparken, devlet de buna kefil olmamış mıdır?

Neredeyse aynı sıralarda Andre Gide’in amcası, dönemin ünlü iktisatçı Charles Gide, değerin irrealitesini anlatmamış mıdır? Şöyle tanımlayacaktır değeri çarpıcı cümlelerle;

Değer, bizde şeylerin ışıltısının uyandırdığı bir istekten ibarettir. İsteğimizin sürekli değişen ışınları doğrultusunda olur bu. İsteğimizi dış dünyanın görüntüleri arasında bulabiliriz ancak. Gece olur olmaz bu görüntüler yok olacaktır. Daha önce değerli olan artık değerli değildir” (Gide, 67).

Walras’la beraber değer, açıkça bellidir, anlıktır, geçicidir, bugünden yarına yoktur. Charles Gide bunu net bir şekilde anlatmaktadır.

Yeğen André Gide altının yok olmaya yüz tuttuğu sürecin romanını yazacak ve realist romanın sonunu anlatacaktır. Otantik romana karşı bir roman yazacaktır ( Goux, 1984: 19). Roman olmayan bu romanla, roman sorgulanacaktır. Romanda André Gide (Gide, 2008) yalancı para ile gerçek olmayan dili metaforik düzeyde birbiriyle ilişkilendirilecektir.

 Romanda baba gerçek baba olmayacak, ismi yalancı baba olacaktır. Sonuç olarak Groux’nun da belirttiği gibi romanda denkliksorunu para ve dil düzeyinde sorgulanacaktır (Groux, 1984: 21).

Kalpazanlık André Gide’de belli bir tarihsel dönemin ve değer biçiminin metaforudur. İktisadi olduğu kadar semantik, etik, dinsel, hukuksal tüm değerlerdir kuşkuyla ele alınan. Amca Charles Gide, iktisadi değeri anlık bir ışıltı, sabahtan akşama değişen bir görüntü, neredeyse bir zihin yanılsaması olarak tanımlamamış mıdır? Ve bu tanım Walras’ın borsasının, Walrasyen dengenin ve nihayet modern sonrası post kapitalizmin görüntülerine-yanılsamalarına denk düşmeyecek midir? Andre Gide, Walrasyen ve Charles Gideyen “değersizliğin” boşluğunu çok daha ustalıkla, 20. yüzyılın neredeyse en usta yazarlarına yakışan bir yetkinlikle dalga dalga estetik düzeye ve tüm varlık katmanlarına nasıl yansıdığını anlatacaktır.

Ekonomi politik düzeyinde değerin değersizleşmesi, paranın irrealitesi, realitenin öncesiz ve sonrasız ana kilitlenmesi ve orada tanımlanması, André Gide’in “Kalpazanları”nda kalpazanlığı ve sahteciliği tepeden tırnağa, devletten bireye ve oradan tekrar bireye tüm toplum katmanlarına yayacaktır; Gide’in romanında tüm aşklar sahte olacaktır. Edouard şöyle demeyecek midir?

“Benim için şiirselin dışında, kendim dahil hiçbir şeyin gerçekliği yoktur. Bazen gerçekten var olmadığımı ve sadece var olduğumu hayal ettiğimi düşünüyorum. İnanmaya en çok zorlandığım şey kendi öz gerçekliğimdir. Hiç durmadan kaçıyorum ve kendime eylem sırasında baktığımda hareket edenle, gözlemleyenin aynı insan olduğunu düşünmek bile beni şaşırtıyor” (Gide, 2008:76).

Edouard daha sonra devam edecektir;

“İnsan sadece hissettiğini hayal ettiği şeyi hisseder. Bunu aşkımda çok iyi görüyorum. Laura’yı sevmek ile Laura’yı sevdiğimi hayal etmek. Bunun arasındaki farkı hangi tanrı anlayabilir ki. Duygular düzeyinde gerçek, hayalden ayırt edilemez. Ve sevmek için sadece sevdiğini hayal etmek yeterliyse” (Gide, 2008:76).

Gerçekliğin artık var olmadığına ilişkin Gide şöyle diyecektir: “Ancak özel psikolojik gerçeklik var olabilir ama sanat ancak genel düzeyde var olabilir. Tüm mesele işte bu geneli özelle ifade etmekte yatıyor” (Gide, 2008:185).

Görüldüğü gibi ekonomi politik düzeyindeki şey ile sembolü arasındaki yabancılaşma estetik düzeyde, romanda duygu ile dil arasındadır. Şey ile sembol arasında çift yönlü bir kırılma yaşanacaktır. Nesnellik yerini yazarın ve okuyucunun sübjektivitesine bırakmıştır. Romancının dili kahramanın duygusunun ifadesi olmaktan çıkacaktır. Romancı dili ile duyguyu yaratmaya dönük olacaktır. Anti romanla birlikte dil duyguya denk düşmeyecektir artık, dil duyguyu yaratacaktır.

Dil artık gerçekliği ifade etme aracı olmaktan çıkıp gerçekliği bizzat yapma işlevi görmeye başlayacaktır. Saussure’le yapısalcılığın temelleri oluşturulacak her element ancak başka birine göre bir anlam ifade edecektir.”Şey” ancak onu gözlemleyen tarafından yaratılacaktır.

Saussure şöyle diyecektir;

“Burada (dilbilim alanını kastediyor) öncelikle bakış açıları vardır. Yanlış veya doğru sadece bakış açıları vardır.”şey”ler ancak onların sayesinde ve ikincil olarak yaratılacaktır. Hiçbir şey, hiçbir eşya bir anlığına dahi kendisi olarak var olamaz. Biz dilbilimde ilke olarak, veri şeylerin varlığını, bir fikir düzeyinden başka bir fikir düzeyine geçtiğimizde devam eden “şey”lerin varlığını reddederiz“ (Saussurre, 1995).

Önde olan, şeyin bizzat kendisi değildir artık, fikirden önce yoktur. Şey her fikir düzeyinde başka bir şeydir.

Saussure’de maddeye dayanan bir şey yoktur. Sadece maddesel olmayan bir ilişkiler ve karşıtlıklılardan örülü bir ağ olacaktır. Bir olgu ancak bir ilişkiler ağı içinde var olabilecektir.

Dil boş bir şekildir.

Sosyal bilimler Saussure’ün dilbilimi ile bir dönemeç alır ve bu dönemeç baş döndürücü olacaktır. Saussure’ün deyişi ile bu baş döndürücülük konusu değer olan tüm sosyal bilimleri kapsayacaktır.

Estetik düzeyde bu yaşanan, ekonomi politik düzeyinde Condillac’ın nedret tanımını hatırlatmaktadır. Neoklasik ekonomiyle birlikte sübjektiviteye bırakılan ihtiyaç bizzat hisseden tarafından yaratılıp doğallaştırılmakta idi. Buna işaret edilmiştir. Zevkinin arayışında ki birey, hiçbir zaman sürekli kılamadığı anlık dengesinin peşinde olacaktır. Klasik ekonomi politiğin tersine hisseden, kendi yarattığı yokluğun peşine düşecektir.

İktisatta “iktisadi problemin” bir gün yok olacağını söyleyen Keynes yanılmayacak mıdır? (Keynes, 2009) İktisadi problem, yeni dönem de bizzat özne tarafından üretilebilecektir. Ekonomi politiğin dönemine ilişkin realitesini kaybedecektir. Yeni dönem ihtiyacın realitesini dahi şüpheli hale getirecektir. Sübjektif ve hedonist algı kendi ürettiği nedreti büyütebilecektir de.

 Nesnelliğin anlaşılan sonu gelecektir ve bunun tescili Walrascı dönüşümle birlikte önce ekonomi politik düzeyinde yapılacaktır.

Değer artık sübjektiftir. Para sahiciliğini kaybetmiştir. Estetik düzeyde de objektivite artık yoktur. Grillet’in alaycı bir dille söylediği gibi “nesnellik olsa olsa her şeyi bilen tanrıya aittir” (Grillet,1989: 55). Nesnellik nerede ise imkansıza bırakılacaktır.

Gerçeklik artık geçicidir, ekonomi politikte denge anlıktır. Estetik düzeyde de anlamı sürekli olmaktan çıkarmıştır. Gide’in arkasından Kafka’nın “şato”sunda kahramanın ismi sadece “K”dır. Başka bir şeye gerek kalmamıştır. Ekonomi politikte dünya nasıl artık düşsel ise sanatta da bir imgeler dünyasına, bir hayal dünyasına adım atış olacaktır.

Nesnellik, sahicilik, ekonomi politikle beraber eskide kalacaktır, aynı şekilde Balzac’ın, Tolstoy’un romanları da geçerliliğini kaybedecektir. Yine Grillet, şöyle betimler değişimi:

“Balzac’tan ve bütün bunlardan geriye çok şey kalmadı bugün. Burjuva sınıfı hak ve ayrıcalıklarını yavaş yavaş yitirirken, düşünce özcü (essentialiste) ilkelerinden ayrıldı, “phénomenologie” gitgide bütün felsefe araştırmalarının alanını kapladı. Fizik bilimleri süreksiz olanın saltanatını ortaya çıkardı. Bütün bunların yanı sıra, ruhbilim toptan bir değişme geçirdi. Bunun sonucu, çevremizdeki dünyaya verilen anlamlar bölümlü, geçici hatta çelişik bir kimlik kazandı” (Grillet,1989: 57).

Borsada anlamlar bölümlüdür, geçicidir, anlıktır her şeyden önce. Bir an tepede olan, bir an sonra en alttadır. Reel olan tepedeki midir, alttaki midir? Sahi olan Edouard’ın aşkı mıdır, aşık olduğunu düşünmesi midir? Hayal olan borsadaki anlık zenginlik midir, diğer andaki tükeniş midir? Reel olan Edouard’ın aşık olduğu kadın mıdır, Edouard’ın kendi sübjektivitesinde oluşan aşık olma hali midir?

Yazar André Gide ve amca iktisatçı Charles Gide, kendi dillerinde sürrealiteye geçişi anlatacaklardır. Ekonomi politiğin “kalpazan”ı, kalpazandaki ekonomi politikle bir bütün oluşturacaktır. “Yıldızın pırıltısı” gibi anlık istek ve tatmin anlık dengeyi verirken, para sahteleşirken anlık aşk tahayyülü veya irrealitesi birbirini tamamlayacaktır. Devlet dahi sahteliğin en üst düzeyde tescili ve hatta irrealitenin üreticisi olacaktır. Sahte para devletin suç saydığı birer eylem iken karşılığında devletin artık altın verme taahhüdünün kalmadığı bir eylem suç olmaktan çıkarılmıştır.

Para artık gerçek paradeğildir. Devlet de artık gerçek olmayanın kefilidir. Gide’de babanın ismi “sahte babadır”, aşkın ismi “sahte aşktır”. 

Estetik düzeyde de objektivite artık yoktur. Grillet’nin alaycı bir dille söylediği gibi “nesnellik olsa olsa her şeyi bilen tanrıya aittir” (Grillet, 1989: 55).

Chartier’in deyişi ile “romanda gerçeklik dans etmeye başlamıştır”. Gide’in “Kalpazanlar”ında, önce sahte para basanlar, sonra sahte duygular olacaktır. Ekonomi politikte altın esasından ayrılma ile birlikte değişken kurlar sistemine geçilecektir. Volatilite (uçuculuk) gibi sofistike terimlerle örülü olmayacak mıdır artık ekonomi politiğin dünyası? Chartier’nin deyimi ile benzetme yapılacaktır, “kurlar dans etmeye başlamıştır”.

Modern sonrası dönemin kapitalizminin burjuvazisi ekonomi politiğin burjuvazisinden farklı olacaktır, tüm niteliği değişecektir.   Burjuvazinin bildik sağlam değerleri teker teker yok olmaktadır. Andre Gide ile beraber anti roman, realist romanın Balzac’ının veya Maupassant’ının gerçeği anlatımının sonunu getirecektir. Modern zamanların kutsal kitabı yapmak istemiştir Cervantes Don Quichotte’u (Cervantes, 2008); epik gerçekçiliğe adım atacaktır. Anti roman bu kez burjuva dünyasının değerlerini sallayacaktır.

 Duygularımızın irrealitesi ile hayallerimizin, rüyalarımızın gerçekliği paradoksal olarak iç içe geçecektir.

“Chartier’in deyişiyle “Kalpazanlar”, paranın altın esasından kopup sadece mübadele aracı olması ve kendi başına bir değeri olmamasının dil ve edebiyat üzerindeki etkisini ustaca anlatacaktır” (Chartier,1991:187).

Paranın gerçekliği biterken, romanda da kahramanın duygusunun gerçekliği artık ele alınmayacaktır.

Kişiler toplumsal belirlenimleri ve nitelikleri ile ele alınmayacaktır. Kafka’nın kahramanlarıyla Balzac’ın kişileri arasında pek az ilişki olacaktır (Grillet, 1989: 30). Yeni romanda nesnelerin, yazarın veya okuyucunun gerçek ya da düşsel algıları dışında bir yeri yoktur. Bu anlamda romanda artık sadece nesneler vardır (Grillet, 1989: 53).

Yeni romanda artık gerçek dünya sistemli olarak dışarıda bırakılacaktır. Çünkü gerçek Gide’in “Kalpazanlar”ında geçicidir, anlıktır da, ele geçmezdir, dokunulmazdır. Bunları da Gide romanında yakalamaya çalışacaktır. Yeni romanda psikolojik gerçeklik özele indirgenecektir.

Her bireyin gerçekliği kendi gerçekliğidir.

Objektif rasyonalite eski romana aittir. Yeni roman kendini böyle bir misyon içinde görmeyecektir.

Anti romanın  “kendi gerçekliğini” vermesi ile gerçekliklerin artık ayrışmasının ve çoğalmasının önü açılmıştır. Nesnel ve tek gerçekliğin var olduğu bir dünya artık geride kalmıştır.

Balzac –Sthendal-Flaubert –Zola eksenindeki realist sanat eksenli yansıtmacılıkta asıl olan toplumun, insanın, şeyin bizzat kendisidir (Sthendal, 1967). Sanatçı onu “yansıtan”dır.  Bu durumda sanatçı aynayı düzgün tutandır. Şey, değeri bizzat içerdiğine göre sanatçı da bu değeri yansıtacaktır. 

Sanatçının kendisinin değil, dış dünyanın gerçekliği varsa Zola’nın romanı da tarafsız olabilecektir.

Romanın krizinin örneğin, Walrasyen dönüşümle ve ekonomi politiğin krizi ile aynı döneme denk düşmesi, çakışması bu durumda sadece bir rastlantı olmayacak ve bu dönüşümle bugünün postmodernitesinin, imgeler dünyasının önü açılacaktır.

Bundan böyle roman kahramanları da klasik ekonomi politiğin insanı gibi artık reel olmayacaktır.

Bugünün Dünyası

Felsefe ile değişik görüntülerin anlamlandırılması ve aralarındaki ilişkilerin belirgin kılınması amaçlandığına göre sanat da sonuç itibari ile bu ilişkileri zihnin, tasavvurun beklentilerine uyumlandırma amacı güttüğüne göre, 20. yüzyılın başındaki oluşumları ve kırılmaları kavrayabilmek ekonomi politiğin felsefesini ve onun estetik düzey üzerindeki izdüşümünü veya onunla ilişkisini tahlil etmekle mümkün hale gelecektir.

Felsefe ile ekonominin durduğu yerdeki kavşak bize dış dünyanın ve insan evreninin anlamını verecekse, sanat da tam orada zihnin bulanıklıktan kurtulmasına yardımcı olacaktır.

Bu perspektif içindeki ekonomi politiğin kurucuları da ekonomik ve moral düzeyleri estetik izdüşümleri ile birlikte, büyük bir insan biliminin temel bileşenleri olarak görecektir; bulanıklığı açıklığa kavuşturmak, anlaşılmayanı anlamak, olayların ardındaki asıl nedenleri görmek Hume için de, Smith için de, Marx için de felsefeci olarak ilk ve temel işlevleri olacaktır.

Bunlar bir yana, bugün varılan noktanın ise ekonomi politiğin inşa etmeye çalıştığı dünyanın izlerini taşıdığı ileri sürülemez. Smith’in ekonomi politiğinden veya salt Marx’ın eleştirilerinden yola çıkılarak günümüzün ve insanının temel dokusu anlaşılamayacaktır.

Bugünü okumak ekonomi politiğin felsefe ve etikle ilişkisinin kesildiği dönemin, 1870’lerin değerlendirilmesi ile mümkün olacaktır. Modern ötesi dönem veya postmodernite ancak Walrasyen optikten bakarak anlaşılabilecektir; ekonomi politikteki Walrasyen kırılma ve dönüşüm resimden edebiyata, estetik düzeyde ve felsefede güçlü etkilerini göstererek 20. yüzyılın ve bugünün düşünsel altyapısını oluşturacak, toplum ve insan tipolojisini verecektir.

Valéry şöyle diyor;

“Bugün, tüm ilişkilerin ve yaşama ilişkin tüm yapılanmaların geçici olmasıdır dikkat çekici olan ve bu yeni bir şeydir. Genel olarak artık beklenmeyen dikkate alınmak zorundadır. Gerçek olanın sınırları, hiçbir zaman net bir şekilde ortaya konulmuş değildir. Hayal dünyası egemenliğini güçlendirmektedir. Ortak duygu, sağduyu artık cehaletle aynı düzeyde değerlendirilmektedir. Bir zamanlar herkesin, her zaman ve her yerde inandığı şeyin bugün artık çok fazla bir değeri yoktur. Bir zamanlar herkesin ortak fikrinden kaynaklanan belirlilik, artık o konudaki belli uzmanların denetimine bırakılmıştır. Belki bu genel mutabakat (adetlerimiz ve yurttaşlık yasalarımız bu mutabakat üzerine oluşmuştur) insanların benzerleri ile birlikte olmalarının verdiği zevkten kaynaklanıyordur” (Valéry, 1945: 143).

Daha önce insanların sadece rüyalarına ait olan her şey, kökünden koparılmış, kaynağından koparılmış olarak bugün artık imkansızlığın alanından çıkmıştır. Harika olan, ticarettedir. Harikaların makineleri binlerce insanı yaşatmaktadır. Sanatçı ise bu harikaların üretiminin hiçbir aşamasında yer almamıştır. Bu harikalar bilimden ve sermayeden kaynaklanmaktadır. Burjuva, hayallerin üzerine oynamış ve sağduyunun, ortak duyunun iflasını getirmiştir” (Valéry, 1945: 142)

Yakında değişecek olan yaşam, geçmiş alışkanlıklar ve geleneklerle tüm ilişkisini kesecek, geriye döndüğünde bugünle ilgi hiçbir benzerlik kalmayacaktır. Hız, değişimin esas unsuru olacaktır (Virilio, 2010). Bilim ile yeni olan, tarihsel olanın tümüyle yerine geçecek, iktisadi gelişme için kullanılması gereken araçlar, dünyanın kaynaklarını yok edecektir. Kamusal anlamda sürekli bir savurma ve yok etme gereklilik haline gelecektir.

Her şey öğretilmez, zihnin kimi ürünleri hazır formüle edilmiş, sistematize edilmiş bir şekilde çözülebilenlerden daha duyarlıdır. Yaşam biçimimiz, sürekli acelemiz, mekanik gücü abartmamız, boş çabamız, çok güçlü uyarıcılarımız bütün bunlar aslında duyarlılığın azalmasının nedenidir ve sonucudur da. Hız gerekliliği, yenilik gerekliliği, ana ilişkin çabamız gerçek bir zehirlenme belirtisidir. Başka uygarlıkların düzeni bizimkinden daha bilge olabilir, daha asil de olabilir.

“Eylem gücümüz bu çağda, insanın uyum ve anlama gücünü aşmıştır. Edindiğimiz yeni istekler bizim için gerçekten yararlı olanı da geride bırakmıştır. Gerçek ve otantik yaşamımızdan hızla uzaklaşmamız endişe verici bir hal almıştır. Bu yaşamın kompleksliği ve dengesizliği içinde kaybolduk. Geleceğe ilişkin artık hiçbir öngörümüz olamaz. Geleceğe ilişkin makul öngörü imkanımız ortadan kalkmıştır. Sürekli kımıldayan bir kumun üzerinde gibiyiz.

Kendi gücümüzün kölesi olduk. İsteklerimiz, ihtiyaçlarımız, hatta bizzat varlığımız dehamızın oyuncakları olmuş durumdadır”. (Valéry 1945, 185)

“Unutmayalım ki artık her şey daha önceye göre imkan dahilindedir. Çağımız, bilinmezliğin egemen olduğu, yarına ilişkin bir şeyin söylenmediği bir çağdır. İnanılmayacak ve olamayacak olan her şey bu zamana egemendir. Evrensel çalkantı ve düzensizlik modern dünyanın büyük bir ürünüdür. Bu düzensizlik fikirsel düzeyde de, geleneksel düzeyde de mevcuttur, büyümektedir ve tehlikelerini getirmektedir. Vaatlerini de büyütmektedir. Çelişkileriyle birlikte gelmektedir ve muhtemel yok oluşları da beraberinde getirmektedir. En sakin olanımız dahi olaylar karşısında sürüklenmektedir. Buluşların fazlalığı, oradan sonuçlanan değişikliklerin hızı bizi bunalıma götürmektedir. Enerjinin fazlalığı, düşüncelerin zayıflığı, algılarımızın ani değişikliği bunalımla beraber gelmektedir” (Valéry, 1945: 265).

“Dengesizlik dönemin normal bir unsuru haline gelmiştir. Düzen, artık dengesizlikle tanımlanmaktadır. Şunu söyleyebiliriz devamlılık, zaman, sükunet, süreklilik, soğukkanlılık çılgınca değişen bu dünyada en yüksek fiyata sahip değerler arasına girmiştir.

Bir ulus bunu mutlaka korumalıdır. Bu, ruhun kurtuluşu demektir. Peki, bunlar zincirinden kopmuş, kendiyle sarhoş bir dünyada nasıl oluşabilecektir? Bu yeni barbarlığın ortasında, tehdit altındaki iyi olanların saklanmasına, sanat yardım edebilir mi? Bana öyle geliyor ki gelenekler, şekiller insanların ve fikirlerin gerçek değerleri üzerine düşünülmesi gereken tüm bu kavramlar şu anda ana, bilinmezliğe terk edilen bütün bunlar üzerinde önce tevekkülde bulunmak gerekiyor. Siyaset sadece ana kilitlenmiş durumdadır. Kendi var oluşu için siyaset, entelektüelin yok olmasını isteyecektir. Bugün, çok yönlülüğe, gerçek tutkulara aldırış edilmeyen bir dönemdir”  (Valéry, 1945: 281).

Valéry 1930’lardan böyle görüyor bugünü: Bugünün dünyasının, borsa döneminin hazırlayıcısı ne Smith’tir ne de Hume’dur.  Örneğin Hume, paraya ve onun kışkırttığı hayal dünyasına banka, finans, kredi işlemlerine pek sıcak bakmamaktadır. Ve kağıt paranın yaygınlaşması da cazip gelmemektedir. 1752’de para üzerine bir denemesinde paranın bir mübadele, ticaret metası olmadığını söyler.

 Şöyle diyecektir;

“Sanayileşmiş bir krallıkta paranın yok olup gitmesinden çok, kaynaklarımızın tümünün ve ırmaklarımızın tükendiğini görmek beni endişelendirecektir”

Klasiklerin dünyasında tıpkı Maupassant‘da ve Balzac‘ta olduğu gibi para sağlamdır ve sahicidir, hayale yer yoktur. Borsaya da yer yoktur.

Balzac veya Maupassant’ın yapıtlarına süratli bir göz atış, yer olmamasının nedenlerini açıklayacaktır.

Balzac, 1838’de yazdığı bir romanında “Nucingen’in Evi”nde daha o tarihte şöyle diyecektir;

“Ne istiyorsunuz, paranın morali yoktur. Borsada hırsızlık yasal hale gelmiştir. Teke tek olan bir şey suç iken aynı şeyi herkes birden yaptığında suç olmaktan çıkar” ( Balzac, 1989).

Maupassant’da 1887 yılında Mont-Oriol’de, reel ekonominin bankacılık sektörüne karşı savunuculuğunu yapacaktır. O dönemin bir krizini anlatır, şöyle diyecektir;

“Borsada işlemler hayalidir ve en önemlisi değer hayalidir. İlk gelen, kendini hayali olarak zengin görecektir ama birkaç gün sonra gerçek olarak hiçbir şeye sahip olmayacaktır”.

Bugünün dünyası Charles Gide’in ekonomi politik kitabında açıkladığı ünlü Gresham yasasının “kötü para iyi parayı kovar ” ilkesine göre oluşmaktadır sanki. Sanatta “eski dilin sahtelikle“ suçlanmasına şaşmak gerekir mi? ”Non figuratif” resim anlaşılmıyor mu bu durumda?

Paranın altına denk düştüğü dönem dilin, dünyanın objektif bir realitesine ve iç dünyanın sübjektif bir realitesine denk düştüğü dönem değil midir?

André Gide romanında şöyle diyor; “Herkesin sahtekar olduğu bir dünyada sahtekar olmayan, gerçek olan en büyük suçlu olur”. Bugün ise paradoksal olarak sahte olan, gerçek olmayan, estetik düzeyde ve ekonomi politikte artık gerçek olmaktadır.

Sahte olanla gerçek olan, Charles Gide’i anımsatırcasına gecenin alaca karanlığında birbirine karışmış ve “ahlak “ yok olmuştur.

Gide’in romanında artık ekonomi dünyaya egemen olacaktır, kitapta ekonomik terimlerden geçilmeyecektir (Goux, 1984: 33). Gide’in romanı ise artık ekonomistin hakimiyetindedir.

Gerçek roman bir psikoloji, bir metafizik, etik değerlerle ilişki varsayar. Walras etiğin ötesine taşımak istemiştir iktisatı. Gide’in “Kalpazanlar”ı, etiğin ötesinin romanıdır ve iktisatçının egemenliğindedir.

Estetik ile iktisat karşılıklı etkileşimle postmodernitenin kendine özgü değerini, daha doğrusu nesnel değerin olmadığı dünyasını inşa edecektir. Walras’ın değerin değerini yok ettiği, paranın artık sahte olduğu bir dünyada “ahlak”tan da bahsedilmeyecektir.

Ekonomi politik düzeyinde değerin gerçekliğini yitirmesi, paranın sahiciliğini yitirmesiyle bütünleşecektir. Gide’in romanında sahte ilişkiler, gerçek olmayan benler, duygular düzeyinde bir kırılmaya tanıklık edecektir.

Modernitenin sübjektivizmi, postmoderniteyi geçerken doruğuna çıkacaktır. Bu durumda kaçınılmaz olarak oluşan görüntü-öz çelişkisi sürreel sanatı biçimlendirecektir. Estetik düzeyde ekspresyonizm, sübjektivist algının zirvesidir. Sanatçı önce kendi beninin duygularındaki gerçekliği verecektir. Seurat ile Cézanne, Courbet, Monet ve empresyonistlerin tersine gerçek dünyayı kendi sezgisel denetim mekanizmalarından geçirerek dışarıya yansıtacaklardır.

Cézanne gerçekliğe öznel bakışın doruğuna çıkarak, özne ile şey arasındaki ilişkide şeyin öznenin isteklerine göre biçimlendiğini söyleyecektir.

Günümüz dünyasında böylece şey, bireyin egemenliğine girmiştir. Bireyin perspektifi Walras’tan, Gide’den geçerek Cézanne ile birlikte artık sadece “kendi” doğrultusundan ibarettir.

Heidegger’in, Dumont’un hiper endividüsü, çağımızın gerçekliği olarak ve Nietzsche ile birlikte gündemdedir. Kaygan zemin, borsa veya istikrarsız para güçlü olmayı gerektirecektir. Spekülasyon yapabilmeyi gerektirecektir. Çağın bireyi Mises’in deyişi ile spekülatördür. (Mises, 2004)

Değerin, bireysel isteğin anlık olduğu bir dünyada egosunun doruğundaki günümüz insanına Smith’ten değil Bentham’dan, Condillac’tan ve Walras’ tan çıkılan yolla varılmıştır. 

Değer bireyseldir ve anlık isteği yansıtacaktır.

Mallarmé’nin her şeyi, bütünü parçalanmıştır. Her şey ikiye kırılmıştır ve birbirinden kopmuştur.

Estetikle ekonomi politik bütündür. Ama artık iki ayrı bütün olacaktır.

Freud’un parçalanmış kişilikleri yoldadır.

Ekonomi politikte ve estetik düzeydeki değişimler borsa döneminin ve insanının oluşumunu hazırlayacaklardır. Fabrika kapitalizmi, finans kapitalizmine, borsa kapitalizmine yerini bırakarak günümüzün dünyasının temellerini atacaklardır.

Borsa dönemi artık açılmıştır.

Sonuç

Debord;

“Gerçekten baş aşağı edilmiş bir toplumda gerçek yanlışın belli bir anıdır” der (Debord, 1992: 21).

 Kendi önceliği ve imgesi ile yaşayan bir bireyin dünyası, Gide’in romanında kendinden dahi kuşku eden bireyin kurgusunu yansıtacaktır.

Bugün ekonominin insan yaşamına tümü ile egemen olduğu bir toplumda, birey de tümüyle ona egemen olmayı düşlemektedir. Var olmanın sahip olmaya dönüştüğü iktisadileşmenin ilk aşaması, bugün yine Debord’un deyişi ile “görünme”ye dönüşecektir. Görünme hayale denk düşer ancak. Hayal toplumu da borsa toplumunun simgesi olmayacak mıdır?

Smith’in değil Condillac–Walras çizgisinin ürünüdür bugünün hayal toplumu. Ve gerçek ile her çakışmayışı bir krize denk düşmektedir.

Valéry’nin 80 yıl öncesinden dediği gibi;

“Bu hızlı dünyada süreklilik, ılımlılık, serinkanlılık en paha biçilmez değerlerdir.”

Valéry soracaktır;

”Bir toplum asıl bunları muhafaza etmelidir. Bunu nasıl başaracaktır? Tüm problem budur” (Valéry, 1945: 265).

Bu çağı anlamak, hayal toplumunu anlamak, gerçeğini algılamak marjinalist dönüşümü kavramaktan geçer. Bu toplumda, moral dünya bilimin hızını takip etmekte güçlük çekecektir. Onun için belki uyum değil, anlık denge aranacaktır. Uyum sağduyu, bilgelik gerektirir. Walras’ın ekonomisinin ise temel sorunu bu olmayacaktır.

Kriz bu uyumun veya bu uyumsuzluğun eseri olacaktır. Sanat aslında hem tanıklığını yapacaktır bu bunalımın, hem de artık zevkinin doruğunda, tatminsizliğin zirvesindeki iktisatın insana sığınma yeri olacaktır.

Estetik ve sanat borsada egosunun ve histerisinin doruğunda, bir türlü yakalayamadığı marjinal faydasının eşiğindeki bireye veya hiper bireye sığınma yeri de olacaktır.

KAYNAKLAR

Arosio, E. Malherbe M. (2007), Philosophie Française et Philosophie Écossaise, Vrin, Paris.
Balzac, H.D. (1989), La Maison de Nucingen, Poche, Paris.
Barthes, R. (2007), L’Empire des signes, Poche, Paris.
Bergson, L.C. (1927), La première édition critique de Bergson sous la direction de Frédéric Worms, Ed. Presses Universitaires, Paris.
Butor, M. (1991),  Roman Üstüne Denemeler, Düzlem Yayınları, İstanbul.
Calvino, I. (1990), La Spéculation Immobiliere, Ed. Seuil, Paris.
Campognolo, (2004) Critique de l’économie politique, Paris
Cervantes, M. (2008), Don Quichote, Falammarion Lettres.
Chartier, P. (1991), Les Faux-Monnayeurs, Ed. Gallimard, Paris.
Condillac, E. B. (2001), Oeuvres Complétes de Condillac. Tome VI, Adamant Media Corporation.
Debord, G. (1992), La Société du Spectacle, Ed. Gallimard, Paris.
Deleule, D. (2009), Lectures de Hume, Ellipses.
Dumont, L. (1977), Homo aequalis, Gallimard, Paris.
Dupuy, J.P. (1992), Le sacrifice et I’envie, Ed Calmann-Lévy, Paris.
Flaubert, G. (2001), Madame Bovary, Folio Classique.
Foucault, M. (1979), Naissance de La Biopolitique, Seuil.
Gauchet, M. (2007), La revolution moderne, Gallimard, Paris.
Gide, A. (1925), Les Faux-Monnayeurs, Ed. Gallimard,  Paris.
Gide, A. (1966), L’immoraliste, Le Livre de Poche.
Gide, C. (—), L’économie politique, Paris.
Goux, J.P. (2007), Accrochages, Ed. Desfemmes, Paris.
Goux, J.P. (2000), Frivolité De La Valeur, Essai Sur L’imaginaire du Capitalisme, Ed. Blusson, Paris.
Goux, J.P. (1984), Les Monnayeurs Du Langage, Ed. Galilée, Paris.
Goux, J.P. (2009), Renversements, Ed. Desfemmes, Paris.
Grillet, A. R. (1989), Yeni Roman, Ara Yayıncılık, İstanbul.
Heidegger, M. (1962), Chemins Qui ne Ménent Nulle Part, Gallimard, Paris.
Husserl, E. (2004), La Crise des Sciences Européennes et la phénoménologie Transcrendentale, Gallimard, Paris. 
Keynes, J. M. (2009), Sur la monnaire et l’économie, Petite Bibliothéque Payot, Paris.
Menger, C. (1996), Investigations into the method of the social sciences, Libertarian Press, Paris.  
Mill, J. S. (1988), Système de logique Pierre Mardaga, Èditeteur, Paris.
Mill, J.S. (2000), Özgürlük Üstüne, Belge Yayınları, İstanbul.
Mises, L. (2004), Abrégé de L’action Humaine, Traité D’économie, Belles Lettres.
Renault, A. (1999), “Liberté, égalité, subjectivité”, A. Renaut (der), Naissances de la modernité içinde, Calmann Levy, 10, Paris.
Robinson, J. (1986) İktisadi Felsefe, V Yayınları, Ankara.
Sarfati, M. (2010), “Ekonomi Politiğin İnsanı” “Kim”dir?, Derin Yayınları, İstanbul.
Sarfati, M. (2009), “Ekonomi Politiğin İnsanı” “Kim”dir?”, Çalışma ve Toplum, 2009/3, 85
Sarraute, N. (1967), Yönelişler, Bilgi Yayınevi, Ankara.
Saussure, F. (1995), Cours de Linguistique Générale, Payot.
Smith, A. (2000), Essais Esthetiques: L’imitation Dans Les Arts et Autres Textes, Vrin, Paris.
Stendhal, (1967), Le Rouge et le Noir, Gallimard.
Valéry, P. (1945), Regards sur le monde actuel, Ed. Gallimard, Paris.
Valéry, P. (1998), Monsieur Teste, Gallimard, Paris.
Virilio, P. (2010), Le Grand Accélérateur, Galilée
Walras L. (1926), Éléments D’économie Politique Pure, Ou Théorie de la Richesse Sociale, Ed. R. Pichon et R. Durand-Auzias, Paris.


[1] Özerkleşme ve özgürleşme süreçleri hakkında bkz. Metin Sarfati, “ Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir? “

*İlgili makale İktisat Felsefesi Dergisinde yer almıştır. Sayı I/ Bahar 2012 ISNN 2146 – 5320

Yorum Yazın