-La Bruyère iş adamına şöyle hitap edecektir: “Odanıza girmek istiyorum, size ihtiyacım var. Uşaklarınız şöyle cevap veriyor: “Efendimiz şu anda meşguldür”. Bir saat boyunca sizi bekliyorum. Çıkıyorum bir saat dolaşıp geliyorum, uşaklarınıza soruyorum; efendimiz dışarı çıktı diyorlar. Ey işadamı soruyorum size, bu gizli saklı büronuzda ne iş yaparsınız? O kadar mı meşgulsünüz ki bana ayıracak hiç vaktiniz yok? Ne iş yaparsınız siz? Bütün gün imza mı atarsınız? Benim de sizden istediğim oydu zaten. Hepimizi bekleterek ender bulunan, kıymetli olan mı olmak istiyorsunuz? Size bir ipucu vereyim, size bağlı olanlara hizmet ederseniz, kıymetli olursunuz. Kendinizi bu şekilde, gösterirseniz önemli ve değerli olursunuz sayın önemli! İş adamı.

Sizin de bana ihtiyacınız elbet olacaktır bir gün. O zaman gelin, beni büromda yalnızlığımın içinde bulacaksınız. Filozof ulaşılandır. Sizi asla geri çevirmeyeceğim. Beni, Platon’un kitaplarını incelerken bulacaksınız, mana üzerine çalışırken bulacaksınız, mananın bedenle farklılığını araştırırken bulacaksınız veya belki de Satürn’le Uranüs arasındaki farklılıkları araştırırken bulacaksınız, tarihi araştırırken, dahi olmayı araştırırken bulacaksınız. Gelin gelin! Tüm kapılarım sonuna kadar size açıktır. Benim bürom sizi bekletirken sıkılmanıza neden olmak için yapılmamıştır. Yanıma kadar haber vermeden geliniz. Bana eğer altından ve paradan kıymetli bir şey getiriyorsanız sizin için ne yapabilirim? Kitaplarımı atayım mı, incelemelerimden vazgeçeyim mi istiyorsunuz? Para insanı, iş insanı öyle bir ayıdır ki doyurulamaz, iş adamı ehlileştirilemez.  İş adamı çok önemlidir! Edebiyat ve bilim insanı önemsizdir. Ona her zaman herkes ulaşır. Giyinik veya çıplak, hasta veya sağlıklı herkes ulaşır. O önemli olamaz ve önemli olmayı isteyemez”. (Les Caractère: 1975)

GİRİŞ

17. yüzyıl her düzeyde büyük kırılmaların yaşanacağı 18. yüzyıla geçişte “eski” ile “yeni” arasında bir köprü işlevi görecektir. “Yeni”, 17. yüzyılın sonuna doğru henüz tümüyle reddedilemeyen “eski”nin içinden, dipten doruğa büyük patlamalarla gün yüzü görecektir.

“Eski”, coğrafi-teknolojik düzeydeki dönüşümlerle ama aynı anda zihinsel dünyadaki kırılma-kopmalarla reddedilecektir. 18. yüzyılda tamamlanacak olan bu geçişin temel hareket noktalarından biri, bellidir ki, önceden isimsiz olanın artık kendine ait bir “ad”la anılmaya başlaması olacaktır; anthropocentrism (insan merkezli), tanrı merkezli eski dünyanın tükenişinin çanlarını çalacaktır. İnsan aklı tanrısal aklı ikame etmeye hazırlanacaktır. Descartes, insan aklının bu dönemde yücelticisi olacaktır. “Eski”den “yeni”ye geçişte köprü olacak olan 17. yüzyıl, böylece henüz gücünden hiçbir şey kaybetmediği düşünülmek istenilen tanrı merkezli algı ile ciddi bir hesaplaşmanın belirtilerinin görülmeye başlanıldığı dönem olacaktır. Tanrı merkezli bir dünya, bu dönemde açıktan görülmezse bile, usulca sorgulanmaya başlanmıştır. Bu yüzyıl, coğrafi mekânda yeni dünyaların keşfi, algısal ve ahlaksal düzeyde yeni bir zihniyete ve en önemlisi insanın yeniden keşfine doğru hazırlanan bir döneme denk düşecektir.

İnsan, tanrıdan boşalan iktidarı devralmaya hazırlanmaktadır.

Fransa’da 17. yüzyıl klasisizmi, mutlaka önce büyük usta Montaigne’den başlayarak, Corneille’den Racine’e, oradan Moliére’e,  La Bruyère’e ve Pascal’a bu sürecin hazırlandığı bir dönem olacaktır.  Edebiyat (lettres) “eski ve modern kavgasının”1 içinde bir yandan bu sürecin, bir yandan da bu sürecin içinden oluşacak insan ve toplum bilimlerinin laboratuvarı olacaktır.

İlk bakışta duraksatacak olan bu ifade 17. ve 18. yüzyıl algısında somutlaşacaktır. Bir hümanizma olan Fransız klasisizmi döneminde edebiyat bugünkünden farklı bir anlam taşıyacak ve anthropocentrismin temellerinin atıldığı bu dönemde bir bilimler laboratuvarı olma işlevi görecektir. Edebiyat, yeni keşfedileni konu edinecektir temelde; insanın anlaşılması,  tasvir edilmesi, tahlil edilmesi temel problematiğini oluşturacaktır. Moliére onun için bu dönemde ben kimdir, sorusuna cevap arayacaktır. “Ben kimdir?”in cevabı kaçınılmaz olarak özgürleşme sürecindeki insan tabiatı ile ilişkilendirilecektir. Böylece klasiklerin estetiği, etikten ayrılmaz olacaktır. Klasikler insan tabiatının varoluşunun anlamını kaçınılmaz olarak etik bir düzlem içinde ele alacaklardır.

İnsan tabiatının keşfi girişimi bu dönemin edebiyatçı-filozofunu, insan bilimlerinin yapılandırılmasına doğru da yönlendirecektir.

Bu dönemin toplum bilimcisi, böylece aslında edebiyatçı-felsefeci kimliğiyle ön plana çıkacak ve klasiklerin estetik-etik birlikteliğini toplum bilimine yansıtacaktır; “belles-lettres” (edebiyat) (Lagarde ve Michard, 1960:7) yazarı kimliği ile ve aslında bir edebiyatçı-felsefeci-bilim adamı sentezinde yer ve anlam bulacaktır. La Bruyère örneğin, 17. yüzyılda ünlü “Karakterler”inde (La Bruyére, 1975) bir insan ruhu anatomisine soyunurken, kendini açıktan filozof olarak da ilan edecektir (Parmentier, 2000: 123).


Öte yandan, kendisi istemeden de olsa, ekonomi politik biliminin kurucusu olarak ünlenecek olan Adam Smith, Fransız klasik ahlakçılarından etkilenecek ve Ahlaki Duygular Kuramı’ (Smith, 2003) yazacaktır.

Ekonomist değil, büyük bir insan bilimleri kurucusu olmak niyetiyle Smith, daha sonra ünlü Ulusların Zenginliği’ni (Smith, 2005) yazacaktır. Kendini, yine La Bruyère gibi bir filozof ama daha çok ahlak filozofu olarak niteleyecek olan Smith, aynen Fransız klasikçileri gibi yapıtlarını estetik-etik bir çerçeve içinde verecektir.

Smithyen yapıt Ahlaki Duygular Kuramı ve Ulusların Zenginliği modernitenin içinde aynen romantikler gibi büyük bir paranteze denk düşecektir. İki yapıt birden Fransız ahlakçılarının, La Bruyére’den geçerek Montaigne’de başlayan ben arayışının ve yeni insan karakterinin somutlandığı bir kurguda olacaktır. Yeni insan, Smithyen kurguda, ahlaki ve iktisadi düzeyde “bütünlüklü”  ve çelişkisiz olarak yer bulacaktır.

Aynen Fransız klasikleri ve La Bruyère gibi Smith burada, “yeni insan”ı ararken, yeni toplumsal bağ arayışını da geliştirecektir. Lectures on Rhétoric And Belles Lettres’de (Smith 1992)  Fransız klasiklerine ve özellikle La Bruyère’in Karakterler’ine atıfta bulunan Smith, yapıtlarında Fransız klasikleri ile ama daha çok La Bruyère’in “Karakterler”i ile bir “belles-lettres” yazarı olarak zaman zaman aynı çizgide olacak ama kimi zaman onlardan tümü ile ayrılacaktır. Smithyen düşüncenin insan tipolojisi aynen Fransız hümanistleri ve özellikle La Bruyère’in Karakterleri gibi estetik-etik bir bütünlük içinde var olacaktır. Bu açıdan Fransız hümanistlerinin ve La Bruyère’in kurgusu içinde kalıp onları izleyecek olan Smith, daha sonra La Bruyèreyen karakterden ayrılacaktır; her şeye rağmen Augustineyen2 bir perspektif içinde kalan ve insan tabiatının esasen tutkularının tutsağı olduğu tezini eleştirecektir. 

Bu durumda Smithyen ve klasik dünyaların karşılaştırılmasında sözü edilen çelişkiye rağmen, ünlü “homo economicus” tipolojisinin çokça ifade edildiği gibi Smithyen “ekonomi politiğin insanı”na (Sarfati, 2010) denk düşmeyecektir. Tersine Smithyen düşüncenin insanının daha çok, “Bir insanın zenginliğine imrenmeyelim” diyen La Bruyèreyen perspektif ile örtüşeceği açıktır.


  1. Montaigne’den La Bruyère’e “Belles-Lettres” Geleneği

                                                                                                                        “- Ben.

Ben, kim?”

Molière

17. yüzyıl Fransız hümanizmasının hazırlayıcısı büyük usta Montaigne’e göre edebiyatın asıl amacı benin keşfi ve tahlilidir; bu çerçeve içinde insan tabiatının anlaşılıp, portresinin çizilebilmesidir (Lagarde ve Michard, 1960: 9).

Hümanizmanın temel problematiği olarak ilk aşamada benin keşfi ve özgürleştirilmesi 18. yüzyıl ortalarına giden bir kesit içinde ele alındığında, Montaigne’in tespiti somutlaşacaktır (Montaigne, 2006). Özellikle 17. yüzyıl Fransız klasisizminin modernite süreci içindeki işlevi bilindiğinde, edebiyatın (lettres) “yeni insan”ın keşfi ve tanımlanmasında rolü belirleyici olacaktır. Dönem edebiyatçıları “karakter” çalışmaları ve oluşturdukları ideal tiplemelerle bir yandan insanın birey olarak duyguları ve tutkuları ile özgürce var olma durumunu, öte yandan “benzeri ile-ötekiyle-” birlikte var olmanın şartlarını kurgulamaya başlayacaklardır. Böylece özgürce “kendi” olurken, ötekine bakmanın ve aynı anda bakışları tekrar kendine çevirmenin (Delft, 1993: 3) denemeleri yapılacak, “kendi” bilinci oluşurken ötekiyle birlikteliğin yeni koşullar altında nasıl mümkün olabileceği sorusu da cevap bulabilir olgunluğa erişecektir. Edebiyat böylece hepimizi içine alan geniş ve derinliğine bir iletişim biçimi, zihinler arasında bilinçli ortak bir mübadele mekânıysa, insan tabiatının özgürce sergilenebileceği ilk yer olmasına şaşırmamak gerekecektir.

….

İlgili bölüm, 17. Yüzyıl Fransız Klasiklerinden, Smithyen Ekonomi Politiğe “Karakter” ve Analizi başlıklı yazından alıntıdır. Makalenin tamamına İletişim Yayınlarından çıkan Edebiyattaki İktisat adlı eserden erişebilirsiniz.

1 17. Yüzyılın başında oluşacak modern düşüncenin izleri edebiyat dünyasında daha sonra çatışmaya neden olacaktır. Descartes ve Pascal bir tarafta, 1680’lerden itibaren de Corneille ve Fontenelle diğer tarafta modern sanatın üstünlüğünü savunacaklardır. La Bruyère burada “eski”lerin yanında olacaktır. Modernler otoriteyi reddedeceklerdir. Teknik ilerleme ve sanata ilişkin konular ise çatışma konularını oluşturacaktır.

2 354-430 yılları arasında yaşamış St. Augustine kaynaklı, teolojik ve filozofik düşüncelerin tümüne verilen ad.  17. yy’da özellikle jansenizm akımıyla çok etkili olmuştur. Augustineyen düşünce, diğer Hıristiyan akımlarına karşılık önceliği Adem’in ilk günahından sonra insanın zorunlu olarak yaşadığı mahrumiyetlere verir. İnsanın kendi çabalarıyla bu durumdan kurtulmasının mümkün olmadığını,  sadece tanrının kendi iradesiyle insanın bu çıkmazına son verebileceğini savunur. Ama insanın bu kurtuluşu çok az sayıda elit bir grup için mümkün olacaktır. Geri kalanlar zaten Adem’in günahını tekrar ederek kaybolup gideceklerdir. Bunların temel günahı, kendilerini tanrılarının sevgisi yerine, kendi öz sevgilerine, kendi benlerine bırakmalarıdır. 

Yorum Yazın