I- Aydınlanmanın içinden filizlenen romantizm, onun temel değerlerini yadsıyacaktır, amansızca karşı duracaktır kimilerine hatta. Smithyen kozmopolitizmi ve “insan” algısını eleştirecektir.

Montesquieu’nün, Voltaire’in dünyasında önce Fransız, İngiliz değil, “rasyonel” önyargılarını aşmış evrensel insan vardı. Herder ise buna karşılık şöyle diyecektir: “Voltaire’in anlattığı insana ben hiçbir yerde rastlayamadım. Nerede olduğunu bize gösterebilecek mi acaba?”

Aydınlanmanın evrensellik tezlerinin uzağında ve hatta karşısındaki romantizm yerel tınıları ön plana çıkaracaktır böylelikle; Chopin Fransa’da olsa bile ülkesinin kokusunu taşıyacaktır “polonaise”lerine örneğin.

Aydınlanma tek ve bütün bir dünya ülküsünün peşinde, sınır kavramını dahi “tarihinin arkaik kalıntıları” olarak görmemiş miydi? Romantizm bu kez tam tersine yerelin övgüsünde olacak, tarihselin içinden süzülüp geldiği ve gerçekliğin ta kendisi olduğu savı ile ulusu övecektir. Kant’ın kozmopolitik hülyaları eleştirilecek, ulusun övgüsü olanca albenisi ile batıda zihinlerde yer etmeye başlayacaktır.

Bununla birlikte kimi sorular düşmeye başlayacaktır akıllara; ulusların kendi varoluşları öncelendiğinde ve halklar kendi gururlarının sarhoşluğuna kapıldıklarında, bu kaçınılmaz olarak diğer ulusların “öteki”leştirilmesine yol açmayacak mıydı? Dünya yurttaşlığı yerini coğrafi ve tarihsel parçalanmışlıklara bıraktığında, kaçınılmaz olmayacak mıydı öteki yerelliklerin-kültürlerin ve nihayet ulusların en azından rakip olarak görülmeleri?

Klasik dramaturjinin eleştirdiği yerellerin övgüsü 19. yüzyıl dünyasında sıradanlaşacaktır böylece.

Chopin’in “polonaise”lerinden, kuşkusuz kendisi öngörmeden, yerelliklerin kavgasına mı geçiliyordu?

Romantizmin etkisinde, Fichte devleti yüceltecek ve Kant’ı da ara ara eleştirmekten geri durmayacaktır. 1800’de “ticari devlet”ini yazacaktır; ekonomik yaşamın devlete ve onun korumacılığına bırakılmasını, iktisadi gelişmenin de kapalı bir devrede oluşturulması gerekliliğini vurgulayacaktır. Korumacı ve diğer uluslardan ayrı, devletin sıkı denetiminde bir iktisadi gelişmenin önerisi, romantizmin kültürel yapılanması ile uyum halinde olacaktır. List takipçisi olacaktır Fichte’nin; “devlet hakkını” ve ulus önceliğini savunacaktır o da. Smith’i eleştirecektir. Onu kozmopolitizmle ve ulus gerçeğini görmezlikten gelmekle suçlayıp şöyle diyecektir: “Mr. Smith safça barışı övmekten başka bir iş yapmamaktadır”.

Fichte’nin ve Alman romantizminin etkisindeki List, kuramına “milli iktisat” ismini verecektir.

Siyasal romantizm daha yakın dönemlerde de etkilerini hissettirmeye devam edecektir; “bir halk eğer sağlıklı kalmak istiyorsa yaşamına yabancı her unsurun kökü kazınmalıdır”, (Joseph Gorres) türünden öneriler bile yapılabilecektir artık. “Ulusun saflığı” takıntı haline dönüşebilecek, her türlü yabancı unsurun ulusun organizmasından dışlanması da önerilebilecektir 20. yüzyılda.

Kozmopolitizmin eleştirisi ve ulusun tarihsel olarak gerçekliği Almanya’da, bu yüzyılda kanlı despotik yönetimlerin de önünü açabilecektir böylece.

II- Romantizm ve Listyen ekonomi politiğin iktisadi-siyasi felsefesi 20. yüzyılda doğum yeri Batı’da ve özellikle Almanya’da tehlikeli yönelimlerin kapısını aralamaya başlarken, tümüyle farklı coğrafya ve kültürlerde de etkisini hissettirecektir. 19. yüzyılın sonundan itibaren, Japonya ve Osmanlı imparatorluğu “milli”nin ve “milli ekonomi”nin büyüsünde çıkış yolu arayacaklardır; Osmanlı’da 1908 devriminin ve cumhuriyetin entelektüel kadrolarının (en azından) bir bölümü için romantizmin özellikle siyasal felsefesi ile Fichte ve List’in “milli iktisat” doktrini yol gösterici olma niteliği kazanabileceklerdir.

Kimi farklılaşmalar söz konusu olabilecektir doğal olarak; Listyen projenin işlerliği “milli” olan bir burjuvaziyi ön koşul olarak görüyordu, bu durumda tarihsel açıdan var olmayan bir burjuva sınıfı yaratmak gerekecektir ve bu süreçte List’ten zaman zaman ayrılınarak bu sınıfa ulus bilincinin oluşturulması misyonu da verilebilecektir. Burada iktisat politikasının sınırlarını da aşan temel bir sorunun ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Milli olan tanımlanacaktır ve bu kez tehlikeli bir yol ayırımına gelinecektir; “milli olarak” tanımlanmayan ama öteden beri aynı topraklar üzerinde yaşayan, yazgısını nerede ve nasıl arayacaktır?

Üstelik halkların tarihinde toplumsal duygunun en azından akıl kadar ve hatta kimi zaman ondan daha da belirleyici olduğunu ileri süren romantizm, “milli”nin pusulasız duygu selinin de kışkırtılmasına yol açmayacak mıdır? Ve bu kaçınılmaz olarak hüzünlü savrulmalara yol açacak mıdır bu topraklar üzerinde?

Listyen milli ekonomi projesi uyarınca oluşturulmaya çalışılacak milli burjuvazi, milli olmayan olarak ilan ettiğini artık kaçınılmaz bir şekilde “öteki” olarak isimlendirecektir ve bu topraklar üzerinde öteden beri varlığını sürdüren kimi unsurlar dışlanabileceklerdir.

III- II. Dünya savaşının ayak seslerinin duyulduğu 1930’lu yıllarda Nazizmin etkisi ve dünya algısı tüm coğrafyalar üzerinde olduğu gibi kaçınılmaz olarak Türkiye topraklarında da boydan boya kendini hissettirecektir. İtalya ile gerginlik aynı dönemde güçlenirken, Trakya’da tedirginliğin artması kaçınılmaz olacaktır.

Bu iki büyük siyasi oluşum yukarıdan beri anlatılanlarla birleştiğinde patlayacak Trakya olaylarının anlaşılması için gerekli ipuçlarına ulaşılmış olunacak mıdır?

1934’ün 21 Haziran’ında Kırklareli’nden Edirne’ye, oradan Babaeski’ye ve nerede ise tüm Trakya’da, öteden beri o topraklar üzerinde yaşayan unsur olarak Yahudi azınlığın hedef alındığı şiddet dalgası ile ciddi bir trajedi yaşanacaktır. Sonuçta belki de Listyen projeyle uyum içinde Yahudi azınlığın iktisadi yaşam üzerindeki etkinliği tedrici olarak son bulacak ve hüzünlü bir göçle veda edilecektir Trakya’ya.

Sonuç

Ünlü iktisat antropoloğu Maurice Godelier, iktisadi düşüncenin ve hatta iktisat teorisinin de kimi zaman insan ve toplum düşüncesi ile eylemi üzerinde etkili olabileceğini yazar.

Fichte ve List’in izdüşümündeki Trakya olayları bunun bir kanıtı olabilir mi veya en azından bunların arasında bir ilişki olduğu ileri sürülebilir mi?

Romantizm Chopin’in hüznünde somutlaşırken kendisi tarihsel süreç içinde yol açabileceği yeni hüzünlerden haberdar bile değildi kuşkusuz.

Yorum Yazın