I- “Dünün Dünyası”ndan

Muhteşem yapıtı “Dünün Dünyası”nın ilk sahifelerinde Zweig ilk gençliğinin 20. yüzyılını anlatacaktır. Daha doğrusu 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyıla doğru giden bir zaman diliminin hikayesini yazacaktır büyük bir ustalıkla. Bugünün okuyucusu, kuşkusuz hayret ve şaşkınlıkla karşılayacaktır bu satırlardaki kimi tespitleri. Anlatılanların gerçekliğinden kuşku duyacak ama söz konusu olan Zweig olunca bu tereddütünden vazgeçecek fakat bu kez de anlaşılmaz gelecektir o dünya bugünün insanına. Söylenenlerin bir yüzyıl öncesinde değil, binlerce yılın unutulmuşluğunda kaldığını düşünecektir.

Söyle başlayacaktır Zweig: “Benim doğduğum yüzyıl hırslar yüzyılı değildi. Rahat, telaşsız bir dünyaydı… Yeni teknoloji, makinelerde, arabalarda, telefon, radyo ve uçaklarda kalmış, insanlar kendilerini henüz bu tempoya kaptırmamışlardı. Zaman ve uzam ölçütleri bugünkünden farklıydı. İnsanlar daha rahat yaşıyordu ve bugün çocukluğumdaki yetişkinleri gözümün önüne getirdiğimde, çoğunun genç yaşta şişmanladığını hatırlıyorum. Babam, dayım, öğretmenim, dükkandaki satıcılar, müzisyenler, hepsi daha kırk yaşındayken şişman, “saygın” kişilerdi. Ağır, ağır yürürler, ölçülü konuşurlar ve konuşurken bakımlı ve çoktan ağarmış sakallarını okşarlardı.

Ama ağarmış saçlar saygınlığın yalnızca yeni bir işaretiydi. Çok küçük bir çocukken o zamanlar henüz kırk yaşında bile olmayan babamı merdivenleri hızlı hızlı inip çıkarken gördüğümü ya da herhangi bir şeyi acele acele yaptığını hatırlamıyorum. O dönemlerde acelecilik sadece kaba değil, aynı zamanda lüzumsuz bir davranıştı da. Çünkü sayısız güvenlik ve korumalarla sabit bir düzeni olan bu burjuva dünyasında hiçbir zaman ani bir şey olmazdı…

Nasıl sessizdi ve sakindi o dönem!…”

Yazar daha sonra artık kendi olgunluk dönemini, dehşet yüzyılının başlangıcını, 20. yüzyılın ilk döneminden ikincisine uzanan yılları anlatmaya başlayacaktır. Şöyle yazacaktır: “Oysa yaşamın tüm hızlı akıntılarının önüne kattığı bizler, bağlı olduğu tüm köklerinden koparılan bizler, bir sona sürüklendiğinde hep yeniden başlayan bizler, meçhul, mistik güçlerin hem kurbanı hem de gönüllü hizmetkarları olan bizler, rahatlığı artık bir hayal, güvenliği ise çocuksu bir düş olarak gören bizler, kutuplar arasındaki gerginliği ve sonsuz yeninin ürpertisini bedenimizin her köşesinde hissettik. O yıllarda hayatımızın her bir anı, dünyanın yazgısına bağlıydı” …

II- “Slow news, No news…”

“Borsa toplumunun” en iyi ilk analizlerinden birini Proudhon yapacaktır. “Borsadaki Spekülatörün El Kitabı”nda şöyle diyecektir: “Spekülasyon, doğası itibari ile sonucu önceden kestirilemeyen bir girişimdir. Bununla birlikte öncelikle tahayyül düzeyinde var olan her şey gibi cezalandırılmak için deney aşamasını beklemesi gerekecektir. Bu riske de gelecekte elde etmeyi umduğu fakat henüz belirsiz olan faiz kazancı için katlanacaktır.” (Proudhon: Manuel du spéculateur a la bourse) Proudhon böylece henüz 19. yüzyılın ikinci yarısında iken bugünün “iktisat toplumunun” eş deyişle “borsa toplumunun” temel niteliklerini anlatacaktır.

Yine de bugünün “risk ve belirsizlik toplumunun” tüm tahayyül dünyası ile teorisinin inşası, kuşku yok yapıtını Bruxelles Borsasında yazacak olan Walras’a ait olacaktır. İlk bakışta öyle görünmezse bile bir anlamda bugünün inşasının mühendisliğini üstlenecektir iktisatçı.

Değerin, artık sonsuza kadar gökyüzüne çakılı olanla değil her an değişebilir olanla tanımlanmaya başlanması Walras’ın kuramının sert çekirdeğini oluşturacaktır. Önce, iktisat teorisinde değerin formülasyonunda, sabit olandan, makinelerden, topraktan, emekten, sabit olmayana, örneğin bireysel dünyadaki hazlara geçilecektir. Bu iktisadi düzeyde gayri menkulün yerini menkule terketmesi de demek olacaktır. Walras’la sabit olan her şey yok olmaya bırakılacaktır. Fizik teorisinde bir devrimdir sanki yapılan. Sabit olanın sadece maddi dünyada değil, tahayyülün dünyasında, algının evreninde dahi karşılığı kalmayacaktır böylece. Valéry de menkul değerin artık sadece bir iktisadi olgu değil, bir şekil, bir biçim olduğunu belirtecektir. İşte bu biçim, tüm bir çağdaş yaşamın özünü oluşturacaktır. Menkulün dünyasında ontolojisi icabı sadece geçici ve uçucu olan “değerliyse” bu kaçınılmaz olarak “an”ın, zamanın tümünü kapsaması anlamına gelecektir. Zaman “an”a indirgenecek, “değer” anlık süre içinde var olacaktır.

Borsa toplumunda değere sahip olmak “a priori” belirsizliğin riskini üstlenmeyi, kabullenmekten geçecektir artık. Üstelik bu sürecin durmaksızın yenilenmesi gerekecektir. “An, andır” çünkü aslında ve geçicidir. Fakat sürekli risk ve belirsizlik “boşluğu” çağrıştıracağından ve insan anlayışını ve kavrayışını çok zorlayacağından “geçici” olanın aslında ebedi olduğu sanısının uyandırılması gerekecektir.

Değer aslında sadece o “an”ki hazla ilişkili olmasına rağmen değişik hazların toplamlarının da değerler toplamına eşit olduğu düşündürülmek istenecektir. Bunun için durmaksızın “hız”lı olmak gerekecektir. Zaten borsada da değeri yakalayabilmek için durmaksızın “hız”lı olmak gerekmektedir. Varoluş, hisse senedinin varoluşuna indirgenecektir. “Hız” ve “risk” borsadan tüm varlığa ve bütün toplumsal katmanlara yayılacaktır; “geçicilik” ve “uçuculuk” (volatilité, frivolité) borsa salonlarında neden olduğu histeri krizlerinden tüm algı düzeylerine yerleşecektir.

Borsa ile “an” ebedileşecektir. Ebedi olan da böylece kaçınılmaz olarak “an”a indirgenecektir.

Sanal olanın artık gerçekliğin yerini alması için her şey hazırdır.

Dijital devrim kuşkusuz bu sürecin belirleyeni ama belirleneni de olacaktır. Sanallık, gerçeklik ve sahilik eş anlamlıdır artık.

André Gide büyük dehası ile daha 20. yüzyılın başında bunu görecek ve yazacaktır.

Büyük Zweig da “Dünün Dünyası”nda yavaşlığın erdem olduğu zamanı anlatırken, 2. Dünya Savaşı yıldırım savaşı ile çoktan başlamış olacaktı.  Fakat “yıldırım savaşlarının” önü zaten daha önce yüzyılın ilk büyük boğazlaşması ile açılmayacak mıydı zaten? Dönemin ünlü Fransız orduları başkomutanı “hız” çağının açılışını “kısa, temiz ve yıldırım hızı ile bitirilecek bir savaş olacak bu” sözcükleri ile yapacaktı; komutan hızı algılamış fakat kaçınılmaz tamamlayıcısı olan riski unutmuştu. Savaş dört yıl sürecek ve pek de temiz olmayacaktı. Hitler de II. Savaşta “yıldırım hızı” ile Polonya’yı işgal edecek ama Rus steplerinin riskini unutacaktı. Savaşın sonuçlarına bu kez yavaşça tüm insanlık katlanacaktı.

Yine de “hız” borsa toplumundan savaş meydanlarına toplumsal dinamikleri tümden değiştirmeye soyunacak. Heraklitos’un: “Her şeyin düzenleyicisi yıldırımdır” söylemine yeni bir boyut ekleyecektir.

Zaman boyut değiştirirken bireysel ve toplumsal varoluşlar da kaygan zeminde yeni baştan oluşacaklardır. Gerçek artık kendini gerçeğin ötesine dahi bırakabilecektir.

Yeni bir birey belirecektir. İsteğin sonsuzluğunda her şeye muktedir olduğu sanısının içinde kıvranacak tatminsiz bir birey olacaktır bu.

Yanılsamaların dünyasında, uçuculuğun evreninde tutunmaya, kendine yer bulmaya çalışacaktır.

Yeni bir etiğe dahi gerek yoktur artık. “Kendiliğinden” gelişen bir eylem biçimi meşrudur artık. Yanılsamaların ve hayallerin içinde bireysel ve toplumsal varoluşlar sonsuz isteğin sarhoşluğunu kendilerine pusula yapabileceklerdir artık.

Sanılar, sanrılarla da karışabilecek, gerçek ve hayal birbirinin içinden büyüyeceklerdir.

Sonlu dünya sonsuz isteğe dar gelse bile, yanılsamaların içinde ve “an”ın geçiciliğinde bu kavranamayabilecekti.

Zweig büyük sürgünündeki yalnızlığında “hız”ın, egemenliğindeki toplumda umutsuzlukla “insan düşüncesini” arayacaktı.

An’ın ötesine ihtiyaç duyan düşünceyi bulabilecek miydi?

III- “Kendi hayalinden daha hızlı tweet yollayabilen bir başkan…”

An’ın ebedileştiği, Virilio’nun dediği gibi “gerçeğin hızlandığı” bir dünya artık bugünün dünyası.

Borsanın dünyasını, sayının ve simgenin egemenliğindeki bu dünyayı, henüz inşa döneminde Condillac şöyle niteleyecekti: “İhtiyaçla düşünce arasındaki bağlantı insanın şeylerle olan ilişkisinin temelini oluşturur. Bu eklemlenme tümü ile simgeler sayesinde mümkün olur.”

İktisadın aslında yeni bir dilin ve simgelerin dünyası olduğunu yazarken bugünün dijital dünyasını mı öngörmüştü bilinmez ama bu bilimin sayılarla ilişkisini felsefi düzeyde yakalamaya çalışacaktı Condillac.

Siyaset, bugün toplamın unsurlarından ancak biriyse ve asıl olan, var olmanın tahayyülü olarak dahi ekonomi ise, onun bu sonuncusuna uyum sağlamasından daha doğal bir şey olmayacaktır. Ekonominin, sayıların, ölçülerin, Condillac’ın dili ile de simge ve imgelerin dünyasından ibaret olduğu ileri sürüldüğüne göre siyasetin de bu temel perspektifin içinde kalmasından doğal bir şey olmayacaktır.

Bu durumda dünyanın en büyük iktisadi gücünün, dijital devrimin büyük merkezinin başındaki aktörün kendinden bekleneni en iyi şekilde yapması kaçınılmaz olacaktır.

Zaten içinden geldiği ekonominin dünyasının temel ilkelerini uygulamaya koyulacaktır

Dünya ekonomisini ve siyasetini “yeni başkan” sanal dünyanın araçları ile yönetmeye koyulacaktır.

Borsa simgelerin, anın ve hızın mekânı ise ve bugün asıl olan bunlar ise siyasetin en üst düzeye kadar buna uyum sağlamaya çalışması kaçınılmaz olacaktır.

Değerin artık sahi ve sabit olanla ilişkisinin kesildiği hızın dünyasında siyasetin ve yöneticisinin de kuşkusuz bu zorunlulukları olmayacaktır. Bir “tweet” de örneğin, “ısınmanın ve iklim değişikliğinin Amerikan sanayiini çökertmek isteyen Çinliler tarafından uydurulmuş bir yalan” olduğunu ileri sürebilecek, bir diğerinde “Obama’nın ABD doğumlu olmadığını” yazabilecektir.

Derrida “simgelere çok fazla anlam yüklenildiğinden” yakınır. Bunun risklerini dile getirir. Heraklitos’un dediği gibi temel sahneye koyucu bu dünyada yıldırım ise yere ve göğe ait iktidarından mağrur insanın, bu uyarıdan çok Heraklitos’unkine kulak vereceği açıktır.

IV- Spinoza’dan Levinas’a iktisatın ve “hız”ın dünyası

Aklın büyük ustası Spinoza’ya yaşamının son dakikalarında öğrencisi soracaktır; insanlığa bıraktığı mirası özetlemesini isteyecektir. Spinoza, çalışma masasının üzerindeki yazıyı gösterecektir, “caute” yazılıdır orada. Düşüncenin büyük ustası “temkini” bırakacaktır insanlığa miras olarak.

Hızı değil, düşüncenin ve aklın erdemini bırakacaktır yol gösterici olarak filozof. Düşüncenin varlığı ancak bu şartla var olabilecektir Spinoza’ya göre. Ve daha önemli varlığın tutsak olmadan yer üzerindeki varlığı buna bağlı olacaktır.

İktisatın toplumunda, büyük kutsal etkinlik ve verimlilik temelde çıktı miktarını arttırmayı hedefler. “Hız”lı olmak ve “an” ı ebedileştirmek bu varoluş biçiminin kaçınılmazlarıdır. Levinas şöyle yazacaktır bunun sonuçları hakkında: “Aklın, düşüncenin giderek etkinliğini yitirdiği bu dünya gitgide yaşanmaz hale gelmektedir. Bir türlü tatmin edemeyen malların üst üste yığıldığı büyük depolara benzemektedir yeryüzü. Bu kimliksiz hangarlarda üretilen malların gerçeklikleri, içine sığdırıldıkları sayılardan ibaret olmaktadırlar. Bu mallar, bu kimliksiz mallar ancak soyut olabilen nitelikleri ile ekonominin anonim dolaşımı içinde savrulmaktalar ve aslında yok olmaktadırlar.”

Sayısal devrimde zirveye ulaşan nicelik sadece an içinde ve hemen kâra dönüşmeyi hedeflemektedir. Finans ve borsanın akla yer vermediği dolaşım yer üzerini büyük bir depoya çevirmiş midir?

Octavio Paz ise “an”ın artık yaşam vadetmediği yer üzerinde geleceğin de vaadinin boşluktan öte olamayacağını söylüyor.

ABD başkanı, çaresiz bildiği tek yolu “boşluğu” mu öneriyor hepimize?

Uzay programları boşluktan çıkış yolu olarak korkutucu boşlukları pazarlıyor sanki.

Yorum Yazın