Geçiciliğin İmparatorluğunda

Lipovetsky’nin deyişi ile boşluğun dünyasıdır bugün yeryüzü (Lipovetsky, 1987). Modern zamanların iyimser dinamiklerinin hızla tükendiği (tüketildiği) bir dönem tüm belirsizliği ve amaçsızlığı içinde yeni (yepyeni) bireyi getirip yer kürenin artık olmayan merkezine bırakmıştır sanki (özellikle bugünlerde). Modern zamanların bireysel-kolektif değişme (değiştirme) özlemi ve heyecanının tükenmiş olduğu bir zamanda yaşanacaktır bugün. Politik olsun olmasın hiçbir ideolojinin heyecanlandıramadığı yeni bireye kendiyle ilgilenmekten başka bir şey kalmamıştır (bırakılmamıştır) sanki artık. Bir boşluktur bundan sonra içinde yol alınacak olan. Hedonizmin (hedonizmlerin) at koşturacağı sürreel bir mekândır sanki artık üzerinde yaşanılan dünya.

Boşluğun dünyası, iktisat gibi kimi “bilimlerin” ilgilenmediği bir alan olacaktır. İlgilenmemesi boşluğun ölçülemezliği ile ilişkili olarak gösterilse bile, bu aslında onun sözü edilen aşamayı “de facto” meşru görmesi (göstermesi) demek olmayacak mıdır? Bu da modern zamanların seyri (kaderi) üzerinde etkisini gösterecektir kaçınılmaz olarak.

Yitirdiklerini, bu dönemde başka şeylerle ikame etmeye çalışacaktır insan. Koşullandırılmasına uygun davranarak, nerede ise bir zorunluluk içinde, Lipovetsky’nin deyişi ile daha çok tüketmeye adayacaktır kendini. Yunan mitolojisindeki kahramanlar gibi oraya doğru sürükleyecektir kaderi onu. Tükeneceğini göre göre tüketecektir. Özgürlüğünü! ve bireyselliğini daha çok giyside, daha çok eşyada, daha ileri model telefonlarda, sayısız yemek programında, bu konunun uzmanlarının birbirinden değerli(!) bitmez açıklamalarında, “yediğin neyse o sun”lu bilimsel sloganların bombardımanında, yetmeyince kendinin hatta yenilen yemeğin teşhirinde, birbirinin benzeri sonsuz haber kaynaklarında, herkes için sporda, mutlaka daha çok seyahatte, onun uzmanlarının eşliğinde gezilmesi gereken yerlere düzenlenen birbirinden çok farklı(!) gezi programlarında, ölmeden önce okunması gerekenlerde, sonu gelmez sağlık hizmetlerinde, tatmaya çalışacaktır. Bilişim çağının anlamını böyle yorumlayacaktır (böyle yorumlattırılacaktır kendisine). Daha çok programda, daha çok sitede, daha çok linkte var edebilecektir kendini bugünün bireyi. Ve hiçbir şeyin azı yetmeyecektir kendisine.

Nerede ise Condillac’ın haz felsefesinin doğrulanmasına adamış olacaktır herkes kendini bu modern sonrası diyebileceğimiz çağda. Var olma salt duyumlara, o da tat alma duygusuna, hazza indirgenecektir. Haz asıl olan olunca felsefe de “carpe diem”le sınırlandırılacaktır. Aklın tahtı geçici olana devredilecektir. Tahtı alanın iki büyük politika yapıcısı borsa ve moda olacaktır. Kalıcı olan değersiz olandır artık. Walras’lı iktisat, azalan marjinal verim kuramı ile bilimsel düzeyde meşrulaştıracak ve önünü açacaktır bu gelişmelerin.

Yeryüzü tahtı akla bırakılmışken geçici olan sanki bir darbe ile onu sahiplenecektir. Tanrıdan alınıp akla verilen egemenlik ile arzuya bırakılacaktır. Arzu, o an için tatmin eden ama hemen tüketilen değil midir? Marjinal verim yasasında fiilen susuz kalmış insan değil hep susuzluğunu giderememiş birey ele alınacaktır. Uzun uzun anlatılacaktır öğrenciye söz konusu kuram.  

Bunun için, bireyselliğin doruklarında kendinden geçmiş yaşayanın tam bir yanılsamaya, moda olana kendini bırakması gerekecektir; ancak özgürlük yanılsamasına teslim olan geçiciliğin esrikliğinde kendinden geçebilecektir çünkü.

Spinoza 17. yüzyıldan uyarmıştı; “insanlar kendilerini özgür zannederler demişti. Onun illüzyonu içinde yaşarlar. İsteklerinin peşinde savrulmayı özgürlük sanırlar. İsteklerinin isteğine dair düşünmeden böylece kaderlerini değiştirebileceklerini düşünürler” (Spinoza, 1670). Schopenhauer de özgürlüğün nerede ise imkânsızlığına dair benzer tezleri dile getirecekti daha sonra.

***

“Boşluğun çağında” yaşama tutunmaya çalışırken bastığı toprağın da aslında kaygan olduğunu, büyük bir hızla döndüğünü ancak derinliklerinde sezinleyen insan, bununla kendisine öğretilenleri birleştirdiğinde “an”a saklanmaya çalışacaktır. Modern zamanların onu getirip bıraktığı “öncesiz kalmanın” çaresizliğinde tahta kurulmuş olan geçiciliğe sığınacaktır. “Bugüne,” hatta “an”a sığınacaktır.

Şaşılacak bir şey olmayacaktır bunda; “an” şimdi hissedilendir, hazdır. Bugünün iki temeli moda ve borsada da egemen olan “an” daki haz değil midir zaten? İktisat keşfedildikten bir müddet sonra zamandan ve mekândan koparak ahlakın de ötesinde, sonuçta “an” daki hazzın kuramının inşasından ibaret olmamış mıdır? Kurucusu denilen Smith’e ve Marx’a ihanet ederek, sessizce asıl sevgilisine, Condillac’ a teslim etmemiş midir kendini?

Gelecekten Bugüne Kalacak Olan

Modern zamanların radikalitesi “öncesiz” bırakmıştı insanı. Bildiği yaşam şekillerinin hepsinden koparmıştı. Öncesiz kalan tedirgindi. 20. yüzyıl yarına duyduğu güvensizliği daha da arttırmıştı. Belki de onu bireyselin sarhoşluğunda çıkış aramaya itecek olan, yarının giderek uzaklaşan ufkuydu. Kim bilir!

Anders, “geleceğin kapıları kapandığında bütün bildiklerimiz bir toz bulutu halinde kaybolacaktır boşlukta” demişti Nagazaki sonrasında (Anders, 2003).

Yerden sonsuza yükselen dumana tanıklık etmek mi düşündürmüştü bunu ona, ya da Auschwitz’de insan eliyle imal edilen cesetlerin külleri mi bilinmeyecek fakat bir soru meşru olacaktır bu durumda: Aklın Tanrı ile birlik olarak modern zaman insanını kendi haline bıraktığında yarına miras olarak ne bırakılabilecektir. Veya gelecekten bugüne ne kalacaktır?

Aynı zamanda, düşünülebilecektir ki; Anders’e bu uyarıyı yaptıracak olan Kant’lı modern zamanların, insanlığı nihayet getirip bıraktığı çaresizlik olmuştur belki de.

Bilim ve teknoloji insan olanın geleneksel ile tüm ilişkilerini allak bullak ederken ekonomiyi de çoktan koparmayacak mıydı bu yer küre üzerinde binlerce yıldır oturanın çevresi ile kurmuş olduğu ilişkiden. Nimet olarak sunulan sanayileşme ve teknoloji insan olanı yok ettiğinin içinde, bir çöp yığının ortasında ve hala kendi ihtirasının savrulmalarında çaresiz bırakmayacak mıydı? Daha da önemlisi yarınsızlığını unutturmak için anın geçiciliğine kilitlemeyecek miydi onu?

Gökyüzünde kimseye sığınamayacağını da Spinoza ve Nietzsche’den bu yana bildiğinden beri, tek sığınacağı yer “andaki hazzı” olacaktı insanın. Yarına güvensizliğinden olacak tatmini hemen isteyecekti. Kaçınılmaz, “geçici” olacaktı bu.

Korona Zamanında Moda ile Var Olmak

Girard’ın “taklit” kuramını çok iyi bilmelerine gerek yoktu moda yapıcılarının (Girard, 1982). “An”a kilitlenen “çağdaş birey”, tabii ki taklidin özünü oluşturduğu moda olanla (geçici olanla) yaşayacaktır. Büyük hayal kırıklıklarını ve başaramadığı benzeri ile birlikteliği modada, onun benimsettiği taklitte aşmaya çalışacak, boşluk çağındaki yaşamını böyle var etmeye çalışacaktır. Tahrikin, baştan çıkarmanın, kıskançlığın, rekabetin ve Freud’un deyişi ile küçük farklılıkların, ayrışmaların vurgusunda kendini var etmeye çalışacaktır. Geçici olanın imparatorluğunda kul olmanın sevincini Spinoza’nın dediği gibi özgürlük sanacak, kendi küçük bencilliklerinde “an”daki mutluluğu arayacaktır. Halbuki filozof bunun büyük sakıncalarını bildiğinden ebedi neşenin yolunu çoktan göstermiş olacaktı insana

“An”daki hedonizm arayışları aslında risk ve mutsuzluk demekti çünkü. Geleneksel olan yok olurken “geçici” olanın tahta kurulmasına imkân vermemek gerekiyordu. Modern zamanların başından ufka bakan Spinoza, Montaigne ve kuşkusuz Smith için (başkaları için de olduğu gibi) bu çok açıktı.    

Daniel’in bile uyarılarını dinlemeyen insan bu bilgelerinkini de kuşkusuz dinlemeyecekti.

***

Zaman tünelinin yolculuğunda özellikle bugüne yaklaşılırken birbirine yol arkadaşlığı edecektir borsa ve moda; “İktisadın dünyasının” temel yapıtaşlarını oluşturacaklardır ikisi de. Modern zamanların ilahı zenginleşmenin mabedi borsada zaman nakittir. “An” “hız” dır, “risk” tir ama kazançtır da, hazdır da. Kazancın hazzı da mutluluk gibi “an”lık ve geçici olacaktır bu durumda. Andaki ve riskteki mutluluk bilimsel meşruiyetlerini iktisatın dünyasının ta derinliklerinde oluşturacaklardır. Borsa küreselleşmenin büyük mimarı ise moda da ondan geri kalmayacak büyük ekonomik sistemin vazgeçilmezi olacaktır o da. İkisi de geçiciliğin imparatorluğundaki büyüyen (büyütülen) sonsuz arzunun, sonsuz tahrikin mekânıdır artık. Girard da Keynes de haklıdırlar; borsadaki insan da aynen modadaki gibi rasyonun değil taklitin aydınlattığı güzergâhta yol alacaklardır. Freud da İsa gibi şöyle diyecektir sanki bugünün insanı için: “onlar kendilerinin dahi sahibi değillerdir”.

***

Bu yıl ilginç bir rastlantı (mı) olarak dünya moda haftası (fashion week) bir salgınla (minik bir hayvanın sorumlu olarak gösterileceği) aynı zamana düşecek ve iptal edilecektir. Kimsenin aklına gelmeyen gerçekleşmiş olacaktır. Firmalar ve tüketiciler tüm albenisine rağmen Paris’e gidemeyeceklerdir.

Debord’un deyişi ile “gösteri toplumunun” (Debord, 2018) vazgeçilmez unsurudur moda. Gösteriş, gösteriden türetildiğine göre moda, taklidin kıskacındaki insan için teşhirin, narsisizmin aracısı, kışkırtıcısı olacaktır. Narsisizm modanın iktidarının kaçınılmazlığında yer alacak, onun iktidarının perçinleyicisi olacaktır.

Fotoğraf: Ekim Fatoş Yılmaz / 2015 İstanbul Bienali

Gösteri toplumu “boşluğu” doldurduğu görüntüsünü vermeye çalışacaktır öncelikle. Gerçekliğin sahneye, orada an içinde görünene ait olduğu ileri sürülürken moda bu hayalin temel unsuru olacaktır. Sahne moda ile birlikte gerçek olacaktır. Geçici olan an içinde ebediymiş sanısını uyandıracaktır, Çin’in hayal oyunu hatırlatılmış olacaktır. Bu karşılıklı yabancılaşma ile bugünün toplumunun temelleri atılacaktır. Gerçek olarak baş aşağı duran toplumda doğru yanlışın ancak bir anına denk düşecektir (Debord, 2018). Gösteri gerçeği baş aşağı edecek fakat aynı anda kendisi de üretilmiş olacaktır. Boşluk çağı hayal üzerine kurulduğundan narsist de kendini burada var edecektir. Narsist kimi düzen meşrulaştırıcılarının ileri sürdüğü gibi “dünyanın kötülüğüne” tahammül etmenin bir yolu değil kötünün inşasında kendince harcı olan olacaktır. Patolojik narsist kendini başkalarının aleyhine öne çıkarmaya çalışandır çünkü. (Gallimard, 1988). Smithyen “imrenilir olmayı” çoktan aşacaktır bu ruh hali. Modanın merkezindeki bu kişilik Lyotard’ın (Lyotard, 2002) dediği gibi “kendisi kendisine yetmeyen”dir.

Kendisi kendinden ibaret olan için gerçeklik böylece salt kendi hayalinden ibaret olunca, “gösteri toplumunda” var olmak bir yandan da sosyal medya ekranlarındaki gerçekliğe indirgenecektir. Moda bunun asli tamamlayıcısıdır. Gösteri, egemen iktisatın meşru çocuğu olurken, moda da onun hiç batmayan güneşi olacaktır.

Yaşam, geçici olanın, spekülatif olanın içinde çürüyebilecektir bu arada. Yabancılaşmanın bizzat kendisidir çünkü sahneye konan. Yabancılaşacaktır seyirci; takip etmek zorunda bırakıldığı, baş aktörünün de moda olduğu bu sahnede kendini zorlayacaktır. Ait olması gerekmektedir çünkü bu sahneye. An içinde ve hızla değişene ayak uydurmaya çalışacaktır ama takip etmekte yeteri kadar hızlı olamamanın üzüntüsünü yaşayacaktır durmaksızın. Seyirci bu yüzden hiçbir yerde kendisini evinde hissedemeyecektir. Her yer sahnedir artık. Her yer geçicidir.

Kendisinin kendisine yettiğini düşünen bunun kanıtını başkasının gözünde ararken moda bu hayalleri gerçekleştirmenin aracı olacaktır.

İşte bu umutların tazelenmesi isteği ile açılacaktı yine bu yılki “fashion week” Öyle böyle değil, temel sanayilerden birinin en görkemli fuarı olacaktır bu. Her yıl 130 milyar giysi üretilmektedir çünkü bu sanayi tarafından. 7 milyar kişidir son derece adaletsizce giydirilmek istenen.

Borsanın ve anın geçiciliğinde büyüyen dünya ekonomisinde yeni zenginleşmiş orta sınıflar da artık zenginlikten pay alacaklar ve onlar da öncekiler gibi görünerek var olmak isteyeceklerdir. Anda var olup, modaya uygun davranarak karşı taraftan teyit almak tüm risklerine rağmen diğer yollardan daha kolay gelecektir bu sınıfa da. Smith insan tabiatındaki bu zaafa dikkat çektiğinde yanılmamış olacaktır tekrar. İktisadın sistemi de bunun tahrikinde var olacaktır.

Masum gibi görünebilecektir ilk bakışta moda ile en içli dışlı olan tekstil sanayi, ama biraz daha dikkatle bakıldığında böyle olmadığı kolayca anlaşılabilecektir: Bu sanayi kendi başına dünyadaki sera gazı salınımının % 2’sini gerçekleştirendir. Deniz ve hava yolu ulaşımının neden olduğu salınımın üstünde bir rakamdır bu. Sektörün neden olduğu karbon salınımının 2050 yılına kadar küresel toplamın dörtte birine ulaşması beklenmektedir. Tüketilen su miktarı da inanılmaz boyuttadır bu sanayi için. Konvansiyonel tarım zaten su tüketimine aşırı derecede bağımlıdır. Orta Asya’da Aral gölü sadece bu nedenle nerede ise kurumanın eşiğine gelecektir. Dünya ölçeğinde kıt olan içme suyunun % 4 ünü bu sektör tüketecek ve buğday ile pirinçten sonra bu alanda dünya üçüncüsü olacaktır.

Taklidin ve teşhirin sanayisi, geçici olanın imparatorluğunun bir parçası olarak giysilerin daha sık değiştirilmesi gerektiğini bir var olma biçimi olarak benimsetecektir. 15 yıl önceye göre gerçekten de giysilerin kullanılma süresi küresel ölçekte azalacaktır. Bunun sonucunda 2000 yılından bu yana üretilen giysi miktarı iki kere artacak, bunun için ormanlık alanlar yok edilecek ve nerede ise her saniye bir çöp kamyonu tekstil ürünü yakılacaktır. Yakılan ürünlerdeki salınım hava kirliliğini daha da arttıracaktır.

Geçiciliğin egemenliğindeki iktisadi faaliyet sonucunda elde edilen ürünlerin bir kısmı böylece “modası geçtiğinden” dünyanın çöp yığınını arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Kaldı ki tarımda kullanılan zehirleyici ürünlerin (pestisid) % 20’si albenili moda üretiminin temel hammaddesi olan pamuğun üretiminde kullanılacaktır. Pamuklu değil de ucuz olduğundan sentetik tercih edildiğinde onun girdisinin de üçte ikisini petrol oluşturacaktır. Bu giysiler yıkandıklarında milyarlarca ton naylon, polyester, akrilik salacaklardır. Nihayet üzerlerinde boyama işleminin artıkları ile beraber yolculuk, okyanusların derinliklerinde oradaki canlılar üzerindeki olumsuz tahribatları ile devam edecektir. Modanın üretimi için hayvanlara yapılan eziyet bu kez denizdeki canlılar üzerinde devam ettirilecektir.

 Sonuç

Bu yer üzerinde diyecektir Rousseau “olan biten her şey insan eseridir.” Tabiatın düzenini kendi kaprisimize göre oluşturmak isteyerek felaketimizi hazırlıyoruz (Rousseau, 2011).

Geçici olanın ve sonsuz olanın imparatorluğunda tabiat da büyük sömürüden payını alacaktır. Yine Rousseau mutluluğun temelini iktisadın refah toplumu önerisine “bolluk toplumunu” ikame ederek karşı çıkacaktır.

Bolluk toplumunda öncelik, üretim artışında değil, arzu denetiminde olacaktır…

Sanılır ki bu günlerde özellikle üzerinde düşünülmeye değer olacaktır Rousseau’nun önerileri…

Kaynakça

Lipovetsky G. (1987). “L’ere du vide the empire of fashion” Princeton University Press, ABD.
Spinoza. (1670). “Théologie politique” Flammarion, Paris.
Anders G. (2003). “Nous, fils d’Eichmann” IVAGES; Rivages / Poche édition, Paris.
Girard R. (1982). “Et le probléme du mal” B. Grasset. Paris.
Debord G. (2018). “La société du spectacle” Gallimard, Paris.
Gallimard G. (1988). “Les Narcisses” Paris.
Lyotard. (2002). “Philosophy, Politics, and the Sublime” Routledge, Paris.
Rousseau J. J. (2011). “Lettre a Monsieur de Voltaire” Hachette Lıvre-BNF. Paris.

Yorum Yazın