Şunu anlatarak başlamak istiyorum: John Cage’in arkadaşlarından bir tanesi müzisyendir ve konseri vardır. Bu arkadaşı müziğini insanlığın ıstırabını anlatmak niyetiyle besteler ve buna uyan şarkı sözleri yazar. Konser bitiminde arkadaşı sorar, “Nasıldı konser?”. Cage cevap verir, “Müzik güzeldi ama anlatmak istediklerinden nefret ettim”. Arkadaşı hayretle Cage’e sorar, “O ne demek, bu dünyada gerçekten büyük bir ıstırap yok mu? Biz ne kadar istemesek de tabiatta ıstırap vardır zaten.” Cage cevap verir, “Hiç de değil. Ancak gerektiği kadar var”.

Şimdi, bu cevap bizi çok şaşırtsa da biraz düşünürsek tüm mesele şu; gerektiği kadardan kasıt ironiyle söylense bile tabiatın bizzat kendi programındaki kadar ıstırabın var olduğudur. Modern dönemin insanı bu ıstırabı adalet ve bilimsel devrimle azaltma iddiasında olacaktır.

Tabiattan bahsetmek tabii birçok şeyden kurtulmak anlamına gelse de, aslında olguları açıklarken tabiata başvurmak modern dönem öncesi dünyanın teolojik açıklamasına da denk düşecektir. O zamanda sahnede Tanrı ve tabiat vardı. İnsan bu üçgenin üçüncü halkası bile değildi.

Freud’da tanrıyı ortadan kaldırarak insanı tabiatla baş başa bırakanlardan biri olacaktır. Eğer sadece tabiat varsa şöyle açıklayabiliriz: İnsanlar saldırgan olduğunda veya birbirlerini yok ettiklerinde Freud’a göre kendi tabiatlarına karşı değillerdir. Belki biz bu davranışı sevmiyoruz ama Cage de gerektiği kadar ıstırap var derken bunu anlatmak istiyordu. Onlar tabiatlarıyla uyum içindeler. 

Freud’a göre Eros–Thanatos ikileminde sonsuz var olma ve kendini gerçekleştirme itkisi bireyi ölüme sürükleyecektir. Bu süreç ertelense bile ortadan kaldırılması ihtimali zor görünmektedir; insan çünkü Freudyen yaklaşımda “kendinin sahibi” değildir. Uygarlıkla çatışırken kendi ıstırabını kendisi hazırlayacaktır. Saldırgan yapısı modern dönemlerin uygarlığıyla yüz yüze geldiğinde artacak, ölüm itkisi de aynı oranda güçlenecektir.

Ölüm İtkisi, İnsan ve Uygarlık
Edouard Manet – Le Suicidé

Peki, tekrar Thanatos’a dönelim, felsefeye de dönelim Thanatos’la beraber. Felsefenin temelinde istek var. Hatta isteği istemek var. İstek çünkü Freud’da da bizim yaşamımızın temel kaynağı ama çelişik olarak, istek bize yasaklanan. Biliyorsunuz, hepimiz annemizi babamızı severiz, üstelik hayatımızın büyük bir bölümünde onlara bağlıyız ama onlar birbirine aittirler. Öyleyse onlar tabudurlar! O zaman bizim isteklerimiz, doğal isteklerimiz ne olacak? Onlar cezalandırılmalı! İşte o zaman anlam kazanıyor, gerektiği kadar bu dünyada ıstırap olduğu. Demek ki istek bireye ıstırap çektiriyor ve istek aslında çatışma ve hayal kırıklığını getiriyor.

Darwin’de değişik bir anlamda Tanrının var olmadığı bir dünyada, sürekli olarak yok edilmenin sıkıntısını ve mutsuzluğunu yaşamın bizzat kendisi olarak vermiyor mu? Öyleyse ölümün gölgesi, yalnız insanın tümüyle üzerinde. Sonun var olduğu duygusu, Freud’a şimdinin hiçbir zaman geçmişi yakalayamayacağı, geçmişi bilmenin de hiçbir zaman geleceğe ilişkin bir fikir vermeyeceğini söylettirir. O zaman rasyonalite nasıl mümkün olacaktır? İktisadın rasyonel insanı nerede duracaktır?

Şimdi, tekrar Eros hazza yönelmişse Freud’a göre bunun için önce ölmek gerekiyor. Haz burada ancak içsel ölümü bireyin hiç değilse kendi kendine tayin edebilmesidir.

Üzerinde durmak isteyeceğim ölüm itkisi ve Freud için uygarlığa karşı koymanın temel meselesi işte bu. Freud’a göre ölüm itkisi sadece uygarlıkla çatışmanın sonucu değil, bizim bizzat içimizde olan yıkıcı (işte burada o istek devreye giriyor) ölüm isteğinin sonucudur. 

Bu durumda eğer bu dünya üzerindeki ıstırap tam gerektiği kadarsa, bu ıstırabı nasıl kötüleyeceğiz ki? İtkilerimiz hem ıstırabımızın, hem hazzımızın temel kaynağı olarak türün yaşamasını sağlarken, bireyin ölümünü getirir.

İnsan yaşamını tabiatla mı anlamak gerekecek bu durumda, toplumsalla mı? Eğer Freud’a göre insan bir hayvansa çevresine adapte olmalı veya ölmeli. Nitekim de ölüyor. Öyleyse ölümsüzlüğün ölümüdür söz konusu olan. Tanrının ölümüyle zamanımıza egemen olan geçiciliktir. Tabiatın umurunda bile değildir yarattıkları. Verimlidir ama herhangi bir amacının olduğundan bahsedilebilir mi? Tekrar söylemek gerekirse birey mutluluğuna doğru giderken ölümüne gider. Yaşamın tarihini aydınlatan ölümün hikayesidir. Çünkü yaratıkları öldüren anlaşılırsa, onları yaşatan da anlaşılabilir. Dramatik olsa da ölüm kaçınılmazsa, bizim isteğimizin temel konusuyken kaçınılması gereken de olacaktır. Freud için ölüm bir organizasyon sorunudur.  Doğum günlerimiz bize neyi hatırlatır? Bir zamanlar doğum günlerimizin olmadığını ve bir zamanlar doğum günlerimizin olmayacağını.

Bireysel analizi toplumsal düzeye de taşıyacak olan Freud için insani varlık, özgürleşmenin ve sonsuz gelişmenin ihtirasında uygarlıkla çatışmak zorunda kalınca onu bilerek veya bilmeyerek yok etmeye çalışacaktır.

“Kendisinin sahibi” olmamak veya rasyonel olmamak Freud için ilk çocukluğun erotik-oral ve erotik-anal süreçleri ile yakından ilişkili olacaktır

***

“Ölüm yaşamın temel amacıdır.” diyecektir Schopenhauer.

Eylem nedeni Freud’da neredeyse hedonistik bir kurgu içinde verilecektir. Bireyin temel eylem güdüsü fayda sağlama, hatta ötesinde haz arayışı olacaktır. Haz arayışı ve onun tatmini bebekte anne göğsünde ve durmaksızın emme sürecinde başlayacaktır; kendini ebedileştirme amacı içinde olacaktır çocuk. Eros böylece öncelikle emme kaynaklı olarak şekillenecek ve oral seks itkisiyle yaşam güdüsünü oluşturacaktır; yaşamın özü biçimlenecek ve devamı sağlanacaktır böylelikle.

Eros-Thanatos ikilemini anlatmadan önce Freud “Haz İlkesinin Ötesinde”yi yazacaktır.Hazzın doğası gereği hemen ve şimdi gerçekleşip, benliğin bütününü ele geçirmek istediğini belirtecektir orada. Cinsel itkiler veya haz kendini sınırsızca gerçekleştirme ve sonsuza kadar bunu sürekli tekrarlama arayışındadırlar. Bu, Eros’u Freud’da doğası gereği saldırgan bir itki haline getirecektir. Eros, haz prensibi uyarınca sadece kendi varoluşu peşinde yayılmacı olacak ve saldırganlaşacaktır. Saldırı eğilimi ilk bakışta böylece sınırsızca kendini büyütebilecektir. Eros’un beni kaplayarak karşı tarafa yönelmesi saldırganlık içerince, yıkıcılık kaçınılmaz olacaktır. Her türlü ilişki, tahrip ediciliği içerecektir.

Marcuse’ün deyişiyle: “Eros kendini sürekli bir düzen içinde ebedileştirmeye çalışacaktır”. 

Eros’la Thanatos bireyde hazzın saldırıya, saldırının yok etmeye, yok etmenin yok olmaya dönüşeceği bir sarmal halinde var olacaklardır.

Haz ve ölüm! Bu iki temel dürtü sürekli bir çatışma halinde olacaklardır. İlk bakışta öyle görünmezse bile kuşkusuz ölüm dürtüsü daha güçlü olacak ve zaferini de ilan edebilecektir. Hazzın doruğunda varlık, ölüme teslim olacaktır.

Eros Thanatos’a çıkmış olacaktır; haz ilkesi, ölüm itkisinin hizmetinde olacaktır.

Burada üzerinde durulması gereken ölümün yok ettiğinin, aslında yok etmeye yönelenin bizzat kendisi olduğudur. Freud’a göre insanın yıkıcılık eğilimi öteden beri vardır, biyolojik kökenlidir. Bu dürtü onun bizatihi yapısına aittir.

Anlaşılıyor ki kötü Freud için insanın yaratılışına ait olacaktır. Yıkıcılık ve saldırı, hazzın doruğunda öldürme, aynı süreçte yok olma yapısal kötülüğün kaynağıdır.

***

Fiziksel emme aşamasındaki tatmin bu kişileri, ötekileri ve toplumu emilecek bir nesne olarak görmekten alıkoyacaktır.  Oral tatmin sürecini atlatamamış bebek-yetişkin ise diğerleri ve toplumla karşılaştığında hazzı yine hemen ve derhal elde etmek isteyecek ama bunun engellendiğini görecektir. Öfke ve kızgınlık içinde saldırganlaşabilecektir. Oral süreçteki sıkıntı yetişkin için bitmeyecek bir emme isteği yaratacaktır. Sülükleşebilecektir bu kişilik. Durmaksızın saldıracak bitmez bir iştahla isteyecektir

Anal karakter anal işlevi, genital işlevden üstün tutup, en önemli üretken etkinlik olarak ele alacaktır. Bu süreçte tutma, toplama ve üreme eylemleri kişinin iktisadi olarak niteleyebileceğimiz yapısını oluşturacaktır. Biriktirme hırsı, mal edinme sevgisi, anal süreçteki etkileşimlere uygun bir gelişim gösterebilecektir. Libidinal dürtü burada belirleyici olacaktır. Freud 1918’de “L’Homme Aux Loups” da mal tutma veya eş değerli olarak para tutma hırsı konusunda şöyle yazacaktır: “Paranın bizim için ifade ettiği anlamı libidinal doğası itibariyle ölçüyoruz. Onu, bize verdiği dışkısal hazza benzetiyoruz”. Anal süreçle, iktisadi davranış arasındaki ilişkiyi Freud özdeş tutacaktır neredeyse. Değerli maden olarak altın veya para ile anal üretim arasında özdeşlik kuracaktır: “Bu değerli madde başlangıçta dışkıya, anal bölgenin ürününe yönelmiş olan ruhsal ilgiyi, yaşamın akışı içerisinde kendi üzerine çeker”. Çocukluk çağındaki anal üretime ilgi, yetişkinlik döneminde yerini böylece değerli madene bırakabilecektir.

Biraz Mefistofeles’i hatırlatacaktır bize ve şöyle dedirtecektir Goethe:

“Alabilirsin bunlarla gırtlağının ve göbeğinin istediğini.

Soytarı:

Alabilecek miyim yani şimdi tarla, ev ve sığır?

Mefistofeles:

Kuşkusuz! Ver haber sen paradan: Hazırdır istediğin her şey.”

Freud yine: “Paraya ilginin kökenini, akılcı değil de libidinal bir nitelikte olduğu için, dışkılama hazzında bulmaya alışığızdır” diyecektir. Şöyle niteleyecektir biriktirme isteğini Karl Abraham: “Para kazanmak, mal mülk toparlamak, bütün bunlar bu içsel birikimlerin dışa vurumudur aslında”.

1908’de ise şöyle yapacaktır tespitini: “Bütün arkaik düşüncelerde ve bilinçaltında para dışkıyla en yakın, en derin ilişkiyi oluşturuyor. Biliyoruz ki altın şeytanın en güzel hediyesidir. Şeytan gittikten sonra altın, dışkı haline dönüşür. Şeytan aslında bastırılmış bilinçaltı güdülerinin kişiselleştirilmiş halidir.

Thomas More “Ütopya”sında: “Her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde rahatlık hiçbir zaman gerçekleşemez.” demeyecek midir?

Yine de bu söylenenler bir yana, bugünün durmaksızın zenginlik üretme amaçlı “iktisadın dünyasına”, inanılmaz miktarda paranın dolaştığı finans piyasalarına Freudyen bakış güçlü bir ışık tutmayacak mıdır?

Biriktirme, Freud için ölümü aşmak isteği olacaktır. Ve o sırada ölüme çağrı yapılacaktır.

Daha önce gördük, Freud için insan aklını itkilerinin hizmetine verendir. Yönetim insan aklının değil, çeşitli koşullanmalarla yaşam bulan itkilerindir. Diğer bir deyişle, rasyonalite insan için mümkün değildir. Freud’un insanın rasyonel olabileceğine dair kuşkuları derin olacaktır. Bu güvensizliği Freud toplumsal analizlerinin temeline koyacak ve insan tahliline dair diğer bulgularıyla birleştirince uygarlığın neredeyse imkânsız olduğunu veya en azından son derece güç olduğunu ileri sürecektir.

Uygarlığın huzursuzluğu veya imkânsızlığı Freud için anlaşılıyor ki Eros-Ananke arasındaki gerilimin, Eros-Thanatos’a kaçınılmaz varışıyla oluşacaktır. Eros’un kendini tam anlamıyla gerçekleştirmedeki kısıtı gereklilik veya Ananke’dir. Bu kısıtın getirdiği baskılamadır belki Eros’u Thanatos’a götürecek olan.

Thanatos her şekilde kapıdadır; uygarlık oraya çıkışın yolunu ancak uzatabilecektir biraz.

Cinselliğin doruğunda, ölümü aşma çabasının tam içinde irrasyonalite de ölüme davetiye çıkaracaktır. Faydasını arttırma sarhoşluğunda, kıtlık-Ananke dikkate alınmayacak, birey kendini ve toplumu tahrip edecektir.

Freud’un Nietzsche’den etkilenerek, kötümserliğini onun bu dünyaya dair umutsuzluğuyla beslediği düşünülebilecektir; Nietzsche ve Schopenhauer’de olduğu gibi Freud’un insanı da  “kendinin sahibi” olmayabilecektir çünkü. 

* İktisatçılar Cemiyetinde, “İktisatta İnsan-Psikolojide İnsan” Başlığıyla Gerçekleşen İktisatçılar Tartışıyor Panelindeki Konuşmanın Birinci Bölümüdür.

Yorum Yazın