‘’Sertlik ve katılık ölümün,
Kırılganlık ve esneklik hayatın yoldaşıdır.’’

 Lao-tseu, Tao-tö king

I- Bir Paradoks mu?

Daraltıcı politikalar halkın, özellikle yoksul kesimi için olumsuz sonuçlar veriyor. Eşitsizlikleri genellikle arttırıyor veya en azından sabit tutuyor; fakat azaltmıyor. Bu da doğal olarak aslında varlıklı kesimin desteklenmesi anlamına geliyor. Kimi toplumların bu sıkıntılı duruma bir süreliğine katlanıp daha sonra düze çıkabilecekleri ileri sürülecekse de bu beklenti belirsiz bir zamana da ertelenebilecektir. Kamu harcamalarının daraltıcı politikalar ile birlikte kısılması sonucunda daha önce toplumun nispeten varlıksız kesimlerinin bedelsiz veya daha düşük bir bedel ile ulaşma imkanını buldukları mal ve hizmetlerin satın alınamaması sonucu derinleşen kriz durgunluğu katmerleştiğinde yoksullaşma süreci de kaçınılmaz olarak ivme kazanacaktır. Daraltıcı politikalar böylece kısır bir döngünün körükleyicisi haline gelip durgunluğun ve gerilemenin bizzat hazırlayıcısı da olacak, toplumsal eşitsizlikleri ve yoksulluğu yapısallaştırabilecektir.

Yunanistan örneği söylenenlerin somut bir kanıtı olacaktır. Resesyon özellikle Yunan krizinde olduğu gibi uygulamaya konulan politikaların sonucunda güçlenirken, halkın, günlük yaşamında en acil hizmetlere ulaşması da zorlaşacaktır.

Bununla birlikte bu tezlerin doğruluğu ve önemi zaman zaman başka bir tehlikenin gözden kaçmasına, kaçırılmasına sebep olmamakta mıdır? Salt daralma politikalarının sakıncalarına odaklanmak en az kendisi kadar riskli başka oluşumlara ve sonuçlara yol açmamakta mıdır?

Daralmanın karşıt ucu veya alternatifi, sonsuz zenginleşme veya iktisatçının diliyle sonsuz büyüme hatta son zamanlardaki moda deyimle “sürdürülebilir büyüme” olarak konulduğunda koşulan riskler artık görmezden gelme sınırını çoktan aşmamış mıdır?

‘’Sonsuz zenginleşme’’ ihtirası veya Spinoza‘nın1 deyişi ile “arzusu” bireysel planda ve makro düzeyde en az daralmanın sakıncaları kadar ciddi tehlikelere yol açmayacak mıdır, açmamakta mıdır?

Modern zamanların başından itibaren (ve özellikle sanayileşme ile birlikte) var olma, sahip olmaya dönüşecektir. Sahip olma bu yer üzerinde var olmanın birincil hatta neredeyse en önemli koşulu haline gelecektir.

Her zaman olduğu gibi burada da sahip olma ve zenginleşme tutkusunun modelliğindeki var olma biçimi süreç içerisinde zengin toplumlardan daha yoksullara doğru, aşağıya doğru bir örnekleme oluşturacak ve bugün neredeyse tüm coğrafyalardaki bireyin ve toplumun ilk referansı haline gelecektir. Zenginlik veya iktisadi deyişle milli gelir bugün toplumların uygarlık sıralamasında dahi neredeyse bir ölçüt olarak kabul edilmemekte midir? Yine bugün modern toplumlarda bireyler arasındaki “saygınlık ve prestij” sıralaması sahip olunana göre, maddi varlığa göre yapılmayacak mıdır? Hatta bu, hangi dinde olursa olsun, “tanrının evinde”, kutsal mekanda da geçerli olmayacak mıdır? Orada da üstü örtülü olsa bile sıralamada aynı kriterlere göre davranılmayacak mıdır?

Teknolojinin inanılmaz sıçramalar yaptığı günümüzde, “zengin olma” (makro anlamda büyüme) arzusu, tutkusu, ihtirası başka bir tutsaklıkla birleşecektir. ‘’Hız’’ zenginleşmenin temel ve olmazsa olmaz koşulu olacaktır. İktisat biliminin sözlüğünde de bunun karşılığı “etkinlik” olabilecektir. Etkinlik, verimliliğin, o da büyümenin temel koşulu değil midir?

Üstü örtülü de olsa iktisat bilimi bugün “finans bilimine” indirgenmemiş midir? Finansın dünyasında zenginleşmenin temel koşullarından bir tanesi de “an” içinde davranabilmektir.

An, ‘’hız’’dır.

Bu durumda zenginleşme – iktisadi büyüme, açıktır ki “hız” lı olmaktan geçecektir. Eş bir deyişle etkin olmaktan geçecektir.

Zenginleşme arzusunun gerçekleştiği yerde ‘’var’’ olduğunu duyumsayan birey de toplum da bundan böyle “hız”lı olmak zorundadır.

Zenginliğin hazzı, ‘’hız’’la bütünleşecektir böylece.

Varlık, ‘’hızın ve hazzın’’ doruğunda ancak yaşadığını duyumsayabilmektedir bugün. ‘’Hız’’ın ve hazzın zirvesindeki bu yaşam da kuşkusuz ‘’iktisadın dünyasının’’ değerleri ile bütünleşmektedir. Hatta ötesinde, ‘’iktisadın dünyası ‘’ bugünün insanına bir tür yaşam kılavuzluğu yapmaya da soyunmuştur. Ne pahasına olursa olsun, “ben” in sonsuz, sınırsız ve doyumsuz hazzı temel referanstır bu dünyada. Bu tüm dünya toplumları için geçerli değil midir bugün?

Bu türden bir yaşam önderliği ve yol göstericiliği kuşkusuz gücünü ‘’iktisadın’’ kendini geçtiğimiz yüzyılın başından itibaren gerçek bir bilim olarak algılama inancından da kaynaklanacaktır.

Bilim de modern zamanların başından ve yer üzerindeki ‘’tanrısızlaşma”2 sürecinden itibaren kendini usul usul yeni dönemlerin peygamberi ilan etmemiş midir?

Rasyonalitesini kuşanmış bilim, “peygamberliğine yaraşır bir şekilde” kesin doğrulara ulaşmaya ve şaşmaz öngörülerde bulunmaya soyunmuştur. Çağın bilimi de, kaçınılmaz, ‘’hız’’lı olmak isteyecektir bugün. “Zaman para”(!) ise bilim de bu büyük referanstan(!) ayrılmamalıdır. Bilim böylece bugün, eczacı ve ziraat bilimci Seralini’nin3 deyişi ile kesin doğrulara hızla ulaşma telaşı içinde olacaktır.

Bu telaş ve inanç içinde, modern zamanların bilimi, teknoloji ile birlikte yaşamlarımızın temel düzenleyicisi haline gelmiştir.” Fizik bilim” olmaya soyunan iktisat da bu yer üzerinde bireysel ve toplumsal varoluşlarımızın zorunlu resimlerini çizecektir.

Hazzın ve ‘’hız’’ın doruğunda ancak kanatlanan ‘’ben’’ tüm görkemiyle (!) bu resimlerin vazgeçilmezi olacaktır.

İnsanlığın on binlerce yıllık büyük serüveninde aynı türden resmin izlerine rastlanacak mıdır? Sanmıyoruz.

Ölüm, arkaik toplumlarda muhtemelen doğal bir olgu idi. Bilimin ve teknolojinin yanılsamalı vaatlerinde bugün insan sonsuz yaşamın arayışı ve neden olmasın, inancı içindedir.

Tüm inançlar gibi bu da büyüyü içerdiğinden büyücüye de ihtiyaç olacaktır. Bugün bu hayal dünyasının rahipleri hatta büyücüleri kimi zaman bilim insanları olmamışlar mıdır?

Hayal dünyası, bilinir ki aslında masum bir dünya değildir. Şizofreninin prim yaptığı bir dünya da olabilecektir bu pekala. Hasta, gerçeklik nasıl olursa olsun onu kendi istediği şekilde görecek ve buna inanacaktır. İnançlı olacaktır bu anlamda.

Düşünmeden durulamıyor; sonsuz hazzın ve ‘’hızın’’ arayışında, bilimin önderliğinde bir hayal dünyası inşa edilmeye çalışılıyor ve her defasında giderek sıklaşan aralıklarla hatta artık soluk aldırmadan gelen krizlerle kumdan kaleler gibi yıkılıp gidiyor her şey. Buna rağmen bilim adına sözü alacak olan (iktisatçı-finansçı), yılmadan, yıkılanın ve tükenenin gerçeklik olmadığını anlatıyor. Çizdiği sürreel(gerçeküstü) portrelerde kendi gerçeklik algısını resmettiğinde, yıkıntının altındaki bireyi ve toplumu yeni baştan aynı kumdan şatoları inşa etmeye teşvik ediyor.

Şizofrenin algısındaki ölümsüzlük arayışında filizlenen sonsuz zenginleşme ve büyüme hayali bugünün bireyi ve toplumu için tek gerçeklik haline gelirken iktisat-finans ‘’bilimleri’’ de bugünkü haliyle sistemin temel mimarları olarak hiç durmadan bu ‘’arzuyu’ ’kışkırtmamakta mıdırlar?

Gerçekten düşünmeden edilemiyor; yıkılanın yerine, yine aynı kumun üzerine yeni baştan aynı hayallerin tohumları nasıl ekilmeye başlanmaktadır? “Finanslaşmış iktisat” ve finans yeni baştan ve yine kumun üzerine sonsuz zenginlik veya sonsuz büyümenin hayallerini nasıl resmetmeye başlamaktadır?

Bununla birlikte çok temel bir şey unutulmayacak mıdır? Çöken her hayal kendi ile beraber, insan dünyasında olduğu gibi fizik dünyada da tükenişleri beraberinde getirecektir. Fakat sözü edilen bilimlerin dünyasında, kurgulanmasında büyük bir sorumluluğunun olduğu sonsuz zenginlik veya sonsuz büyüme düşü, üstü örtük olsa bile yerküreyi sınırsız ve düz algılayacaktır.

Dünyanın yuvarlak ve kaynaklarının sonsuz olmadığı yalın bir gerçek olsa bile bugünün “şizofrenik” dünyasında bunun kabulü mümkün olmayacaktır.

“Son’’suz olmak arzusundaki modern zamanların bireyi, bilimi sayesinde doğanın egemeni olduğu düşünü kurup onun da, tabii kaynakları ile birlikte, sonsuz olduğunu hayal etmek isteyecektir sanki.

Spinoza ise modern zamanların en başında uyarmış olacaktı; “insan bir imparatorluk içinde bir imparatorluk değildir” diyecek ve ‘’istekle, sonsuz olan arzunun’’arasındaki farklılıkları ve sınırlarını çizecekti. Modern zamanların toplumlarında ise doğal istekler tatmin edildikçe “arzu ve ihtiras” bireysel ve toplumsal yapılara ve psikolojilere hâkim olacaktır.

Modern zamanların başından itibaren ama özellikle bugün ihtiras ve kıskançlığın kışkırttığı arzu, zengin olmanın temel motoru haline gelmemiş midir?  Bu durumda iktisatçının diliyle söylenecek olursa “iktisadi büyüme’’arzunun eseri olacaktır. Sonsuz ve sınırsız olacaktır. “Hız’’lı ve hemen, an içinde gerçekleşmesi istenecektir.

Bunun için de iktisatçının deyişi ile ‘’büyümenin temel motorlarından’’ tüketimin ‘’hız’’lı ve sınırsız yapılması istenilecektir.

Sınırsızlık, her anlamda iktisat biliminin örtülü temel varsayımlarından biri değil midir?

Bu arada bilim olmanın tanrısal gururu, tevazuyu, sükûneti ve yavaşlığı ardında bırakmış olana, Heidegger’in deyişi ile “hiper bireye’’, yukarıda belirtilen sıradan basit gerçeği unutturmamakta mıdır?

Seralini’nin anlattığına göre 1650 yılında Madagaskar’a ayak basan batılıların ilk yapacağı şey eskiden beri orda yaşayan fil- kuşunu ortadan tümüyle kaldırmak olacaktır. Ardından 1769 yılında deniz aslanı, 1879 yılına kadar fare-kanguru, 1889 yılında bir tür zebra, 1939 yılında Tazmanya Kurdu, 1969 yılında Antiller’de yaşayan bir tür fok, 1989 yılında batağan ortadan kaldırılacaktır. Son on yıl içinde nesli tükenmek üzere olan hayvanların arasında fil ve aslan da vardır.

Yarın sıra kime gelecektir? Düşünmesi bile ürkütücü değil mi?

***

Yoksullaştırmanın destekleyicisi daralmaya hayır, peki arzunun güdümünde kör edici bir tutsaklıkta ‘’iktisat dünyasının’’ değerlerinin içinde, durmaksızın zenginleşme, büyüme arzusunda varlığını sürdürmeye, bunun için üzerinde yaşanılan yer küreyi dönüşü olmayacak bir biçimde yok edip tahrip etmeye ve nihayet yoksulluğun da ortadan kaldırılamamasına?

Bütün bunlara evet mi?

Yoksa uzayda yeni yerleşim yerlerine yelken açmanın nedenlerinden biri de burada mı gizlenmektedir?

“Borç’’ krizini iktisat teorisinin sahifeleri kadar buralarda da aramaya gerek yok mudur acaba?

II-Hazzın Dünyasında ‘’Kemer Sıkmaya’’ Karşı Olmanın veya ‘’Borcun‘’Anlamı

 Krizden sonra, 2010 yılından itibaren sanayileşmiş ülkelerde özellikle Euro bölgesindeki ekonomilerin birçoğunda kemer sıkma politikaları uygulamaya konulacaktır. Amaç, özellikle kamu açıklarını daraltıp sonra da ekonomileri canlandırmaktır. Bununla birlikte genel olarak hem bu uygulamalardan beklenen yararlar sağlanamayacak hem de söz konusu ekonomilerin resesyona sürüklenmesinde bunların ihmal edilemeyecek etkileri görülecektir. Resesyon eğilimi güçlenecek, büyümenin temelleri tahrip edilecektir. Kemer sıkma politikalarının en olumsuz etkileri istihdam üzerinde görülecek, gençlerin iş bulması güçleşecek, ekonomilerin de yeni iş yaratma imkanı büyük çapta bir düşüş gösterecektir. Öte yandan, gençlerin ve halkın büyük bir kesiminin sağlık ve sosyal güvenceden yararlanma imkanı kamu harcamalarının kısılması nedeniyle doğal olarak daralacaktır. Eğitim imkanları yine aynı nedenle olumsuz etkilenecek ve kaçınılmaz olarak bu toplumların geleceği de tahrip edilmiş olacaktır. Böylece kemer sıkma politikaları genel olarak harcama eğilimini düşürdüğünde kamu açıkları bundan olumsuz etkileneceğinden yeni baştan ve daha sıkı istikrar politikalarının uygulanması gündeme gelecektir.

Bu süreç özellikle güncel Yunan krizinde belirgin bir şekilde yaşanacak ve sonucunda Yunan halkı yoksullaşacaktır. Bu da doğal olarak toplumun borcunu ödeyememesine-ödememesine ve hemen sonrasında yeni bir borç arama gerekliliğine yol açacaktır.

Söz konusu süreç doğal olarak bu durumun sorumlularının aranmasını gerektirecektir.

Bu aşamada, salt iktisadi analizi bırakıp borç olgusunun toplumsal-etik anlamına da bakmak gerekecektir: Önce şunu söylemek gerekiyor; borç ve özellikle kamu borçları, derinliğine bakıldığında bir ilişki biçiminden başka bir şey değildir. Borç, tıpkı bir mübadelede veya bedelsiz alışverişte olduğu gibi kendine özgü bir bağ oluşturacaktır. Bireysel ve toplumsal yapılanma bu borcun bileşiminden, tutarından, ödenebilir olup olmamasından derinliğine etkilenecek ve bunların doğrultusunda biçimlenecektir. Borç, son Yunan-Alman ilişkilerinde de görüldüğü gibi alan için de veren için de iktisadi olduğu kadar hatta onun ötesinde psikolojik ve toplumsal bir davranış ve ilişki biçimine yol açacaktır. Borç veren ve borç alan tarihsel süreç içinde yer değiştirebilecektir. Bu da borç ediminin aslına bakıldığında bireyler ve toplumlar arasında karşılıklı bağımlılığı oluşturmak gibi olumlu bir işlevinin de olduğunun teyidi demektir. Anlaşılıyor ki borç olgusu iktisadi olduğu kadar toplumsal ama ondan da ötede ‘’ahlaki ‘’ bir anlam içermektedir. Tüm dinlerde ve uygarlıklarda borcun sıkı bir şekilde düzenlenip kurallara bağlanması da bize bunu göstermektedir. Borcun ödenmesini sağlamak veya bundan vazgeçmek yasal olduğu kadar ahlaki kurallara da tabi olacaktır.

Bu durumda borçlanmanın gerekliliği, boyutu ve ödeme biçiminin sorgulanması gerekecektir.

Bu kısa fakat gerekli tespitlerden sonra bir denemenin boyutları içinde şöyle diyebilir miyiz? Örneğin Yunan krizinde borç verenin de borç alanın da karşılıklı iktisadi ve etik sorumluluğu vardır. Borç veren, alanı iktisadi, toplumsal ve ahlaki açıdan kendine bağımlı hale getirmek istemiş, fakat öte yandan borç alan da başkalarının tasarruflarını bedelsiz kullanmak arzusunda olmamış mıdır?

Bugünün dünyası “an’’ içinde ve “hızlı” zenginleşmenin dünyası değil midir? Bu arzu, ihtiras, bireylerin olduğu gibi dünya toplumlarının da “hiyerarşi’’ içinde en varlıklıdan daha az varlıklısına doğru bu yer üzerinde temel bir eylem nedeni haline gelmemiş midir? Eğer öyleyse önce borç veren zengin (Alman, Fransız) ama sonra onu örnekleyen en azından Yunan halkının geniş kesimleri de sorumlu olmayacak mıdır bu krizden? Yunan halkının büyük bir kısmı da çok ucuz parayı sonuna kadar borçlanmakta bir sakınca görmeyecek midir?

Borç veren zengini, borç alan yoksul takip etmiştir aslında.  ‘’İktisadın dünyasının’’ değerlerine uygun davranmak temel referanstır bugün. An içinde hemen sahip olmak arzusu, var olmanın temel biçimlerinden en önemlisi haline gelmemiş midir günümüzde?

Yunan halkı da ‘’iktisadın dünyasının’’ değerlerine uygun davranacaktır. Varlığının çok üzerinde yaşamaya çalışmakta hiçbir sakınca görmeyecektir. Devlet ve diğer aktörler de bu kritere göre hareket edeceklerdir.

Modern zamanların ‘’hiper bireyi’’ için bu yer üzerinde var olmanın anlamı sahip olduklarının tutarı ile koşut olacaktır. Varlık, zengin olduğu oranda varlığını duyumsayacaktır. Sahip olduğu ile ancak var olduğunu duyumsayabilen birey, bir aşama sonrasında ‘’görünerek’’ de tatmin olmak isteyecektir. Var olmak bugün böylece önce sahip olmaya sonra da görünmeye endeksli olacaktır. Görünebilir olmak bugünün bireyi için karşı tarafın onayını da almak anlamına gelecektir. Zenginlik böylece Debord’un deyişi ile önce var olma sonra da görünebilir olma arzusunun tatmininde aracı olacaktır.

Bununla birlikte görünür olma, teknolojinin zirvesindeki dünyada an ile özdeştir. Görüntü anlıktır bugün çünkü; şu anda var olan bir an sonra yoktur. Finansın, diğer bir deyişle uçuculuğun dünyasında, bugün var olan zenginlik yarın yok olabilecektir. İletişim ve sosyal medya araçlarının tümü bu mantık üzerine inşa edilmemiş midir? Birey burada tekrar ve tekrar görünmek isteyecektir ve bu da tekrar ve tekrar varlıklı olmayı istemekle koşut olacaktır.

‘’Hızın’’ ve hazzın dünyası bugünün bireyinin ve toplumunun dünyası olacaktır

Sonsuz haz, sonsuz zenginlikte aranacak, durmaksızın görünme de sonsuz tüketimde aranacaktır. Bir hayal veya karşılıklı kandırmaca oyunu başlayacaktır.

Bu dünyada ihtiyaç anlam değiştirmiştir. Birey ve toplum, ihtiyacının ne olduğu konusunda dahi artık belirgin bir bilgiye sahip olmayacaktır. Kaçınılmaz olarak kendisini sürekli yoksunluk içinde hissedecek ve bunu gidermek için durmaksızın zenginleşmeyi arzulayacaktır.

Smith’in ‘’zenginleşmenin nedenlerinde’’ son derece isabetli analiz ettiği süreç4, modern zamanlardaki hayal oyununda saklı olacaktır.

* Yazı üç bölümden oluşmaktadır.

* *Makale İktisat ve Toplum Dergisinin 61. Sayısında Yayımlanmıştır.

NOTLAR:

1 Konu hakkında ayrıntılı bilgi için İktisat ve Toplum Dergisi’nin 57. Sayısındaki ‘’İstekten Arzuya veya Arzunun Kıskacında ‘’ isimli makalemize bakılabilir.
2 Bu  kavram hakkında geniş bilgi için ‘’Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir’’ isimli kitabımıza bakılabilir.
3 Gilles Eric Seralini; ‘’Moleküler biyoloji çalışmalarını Caen Üniversitesi’nde devam ettirmektedir. Böcek ilaçlarının ve hava kirliliğinin sağlık üzerindeki etkileri üzerine çalışmaktadır.’’
4 Konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için İktisat ve Toplum Dergisi’nin 57. Sayısındaki ‘’İstekten Arzuya veya Arzunun Kıskacında ‘’ isimli makalemize bakılabilir.

KAYNAKÇA
DEBORD, GUY; ‘’La Société du Spectacle’’, Buchet­Chastel,Paris, 1967.
DESCOLA, PHILIPPE; ‘’Par-Delà Nature Et Culture’’, Galimard , Paris,2005.
PELT,JEAN-MARIE et SÉRALINI GILLES-ÉRIC; ‘’Aprés nous le déluge’’, Flammarion, Paris, 2008.
LEAKEY, RICHARD et LEWIN, ROGER; ‘’La Sixiéme Extinction, évolution et catastrophes’’, Paris, Flammarion, coll. ‘’Champs’’, 1997.
SARFATİ, METİN; ‘’Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir’’, Derin Yayınları, İstanbul, 2010.
SARFATİ, METİN; ‘’İstekten Arzuya veya Arzunun Kıskacında ‘’ İktisat ve Toplum Dergisi No:57.

Yorum Yazın