Tarihsel bir eksikliğin bunalımı – 3

Zenginleşme isteği üzerine …

33333 fotoğraf
Yeni zamanların en ayırt edici özelliklerinden biri olacaktır ‘sonsuz zenginleşme isteği’; yeri göğü kapsayacaktır özellikle yakın dönemlerde. Postmodern zamanlar diye de isimlendirilecektir bu zamanlar.

Aristo’dan İşaya’ya, oradan İsa’ya “ölçülü” olmaya davet çoktan unutulacaktır bu dönemde. Tutsaklık yeni bir biçim almıştır. Anders‘ in dediği gibi artık bu dönemin yeni diktatörleri olacaktır ve öncekilerden değişik olacaktır bunlar.

Kim bilir yeni diktatörler her hücremizi sessizce ele geçirip kendileri ortalıkta görünmeden mi yönetmeye soyunacaklardır bizi?

Hem de böylece özgür olduğunu sanmayacak mıdır birey? Kendisini kendisinin yönettiğini düşünüp mutlu olacaktır.

Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren az bilimsel çalışma! yapılmayacaktır bu sanının inanç haline dönüşmesi için. Amaç gürültüsüzce bireyin tümüyle ele geçirilmesidir.

Kendine hayran, özgürlüğü salt ekonomik durumu ile elde edebileceğini sanan bu çağın büyülenmiş bireyi kendini kolayından teslim edecektir.

Çalışmak ama önce zenginleşmek efsunlu bir büyüdür bugün.

Denecektir ki insan bu isteği her zaman taşımıştır.
Halbuki insan içinde yaşadığı zaman dilimini ebedi sanma eğilimindedir, hep kendi zamanındaki gibi yaşanıldığını düşünecektir.

Unutulmaktadır ki sonsuz maddi zenginlik edinebilme imkânı teknik açıdan ancak modern zamanlarda mümkün olmuştur. Bu zamandan itibaren yer üzerinde maddi açıdan sonsuz bir var olabilme şekli düşünülmeye başlanabilmiştir ancak. Yeni iktisadi düzen bundan sonra belki insanın bilinmez derinliklerinde yatan bu büyülü isteği kışkırtacaktır. Zenginleşme isimli yeni tapınağın tanrısı ancak bundan sonra insanları kendine tutsak edecektir.

Modern zamanların başında yeni keşfedilen kıtanın (Amerika vs.) tozunu toprağını çuvallara doldurup görkemli armadasına taşıttıran güçlü İspanyol komutanı şaşkınlıkla izleyecektir Amerika’ lı yerlilerin şefi ve nihayet dayanamayıp soracaktır:” Bu kadar çamuru ne yapacaksınız? Hasta mısınız siz? “İspanyol komutan duracaktır nihayet. Bir taşın üstüne oturacaktır belki. Süslü miğferini çıkaracaktır. Kaşıyacaktır onu ve gözleriyle kim bilir hangi denizin derinliklerine yolculuğunu yaptıktan sonra şu sözcükler dökülecektir ağzından. Hepimiz adına çıkacaktır iki sözcüklü yanıt. Bütün yeni zamanlar adına çıkacaktır; “evet, hastayız”

Anlam üzerine

Anders, içinde yaşanılan dönemi, insanın tutsak edildiği bir dönem olarak niteler. Yeni ve kökten bir kölelik şeklidir bu. Anlık hazzın peşindeki insan başka bir var olma biçimi ile tanışmamış olduğundan bu tatmin duygusuna erişmek için her yolu deneyecektir. Bedeninin ve zihninin her hücresi bunun susuzluğu içindedirler ve bu susuzluk hiç dinecek gibi görünmemektedir ona. Istırap çekmektedir, haykırışları tapınakların kubbelerinden göğe yükselmektedir. Tapınağın tahtına kurulu olan ise bir çare üretmek bir yana sinsice zevk duymaktadır sanki bundan. Istırabı dindirmek bir yana körüklemektedir bile.

Akıl sanki Descartes ve Spinoza ile birlikte yok olup gitmiştir. Duygularının selinde tatmin arayan varlık onu her bulduğunu sandığında çaresiz akan sulara kaptıracaktır. Halbuki insan ancak bu arayışta anlamlandırmıştı yaşamını. Sel suları arasında yok olan aslında var olma biçimine yüklediği anlamdı.

Entelektüel üzerine

Orta çağdan beri ama özellikle modern zamanlarda tüccar zenginliğin üreticisi veya satıcısı olmuşsa, hemen yanı başında da (çoğunlukla karşısında) entelektüel olmuştur. Öyle ya, birisi “zaman satıcısı’’ ise diğeri “kelime veya düşünce satıcısıdır” Sattığı düşünce de genellikle eleştireldir. Ama yetmez; birisi zenginliği önce kendi adına, kendisi için isteyense entelektüel kelimeleri ile bozuklukları onarmaya çalışandır. Çabası önce kendisi için değil toplumun iyiliği içindir. Tüccar kendine ait olmayan zamanı satarken açıktır ki öncelikle “öteki” nin özgürlüğünü düşünmeyecektir. Erdemli olmayı veya onun örneğini topluma vermeyi de düşünmeyecektir. Entelektüel ise mutlaka bu ikisini düşünecektir. Bir toplum nasıl erdemli, zengin ve özgür olur sorularına yanıt arayacaktır. Sözcüklerle zihin ve gönüllere şekil vermeye çalışandır o.

Bu topraklar üzerinde zenginleşme, özgürleşme ve Yahudi entelektüel

Orta çağa kadar, örneğin Maimonides’e kadar entelektüelin satacağı bir kelime yoktu. Tanrıya ait olan kelam satılamazdı çünkü. Öncelikle bunun eleştirisinde ve sözcüklerinde doğacaktı modern entelektüel. Eleştirisi de her zaman otoriteyi kimi zaman da “zaman” satıcısı tüccarı ve zenginleşmeyi kapsayacaktı.
Bu topraklar üzerinde böyle bir gelişme yaşanmayacaktır. Üzerinde yaşayan Yahudi’ nin entelektüeli de öyle olunca “sözcük satmanın” anlam ve değerini bilemeyecektir. Gelişmenin sadece tüccarın “zaman satma” becerisinden ibaret olduğu düşünülecektir zaman.

Alman veya Fransız yahudisinin entelektüeli buralarda soluk almayınca erdem ve özgürleşmenin büyük anlamlarını halkına öğreten de kalmayacaktır.

Zenginleşmenin kendiliğinden erdemli olduğu ve özgürlük taşıyıcı olduğu sanılacaktır.

Anders’in dediği gibi yeni tür baskı rejimleri ne çok seveceklerdir bunu.
Marx sız, Troçki’siz, hatta Buber’siz yaşayan bu toprakların Yahudisi için tek mutluluk kaynağı aslında sığ bir antisemitizmi yansıtan “dünyanın da artık Yahudileştiği” deyişi olacaktır.
Neyse ki İsaac Deutcher ‘den Einstein‘a kadar tüm bir yüz akı entelektüel bu çirkin deyişi üretenlerin karşısında dimdik ayakta duracaktır.

En azından bu vurgulanabilseydi, buralı Yahudi’nin “sözcük satıcısı” tarafından.

Yazı 4. Bölümüyle devam edecektir.

 

 

18 Temmuz 2018 tarihli Şalom Gazetesi,  Köşe Yazısında yayımlanmıştır.

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Tarihsel bir eksikliğin bunalımı -2

“Zenginliğe sürekli zenginlik katandan uzak durun.” İşaya

100993174.jpg yazı için

Kristof Kolomb: Bilinmeyenin yolunda

Çok eskilerden kalan Yahudi tınıları ile beslenen ruhu belki de gizem dolu bir yeniye çağıracaktır durmaksızın Kolomb’u. Kendisinden yardım istediği Portekiz kralı ona “yeni olan hiçbir şey iyi olamaz, iyi olan da yeni olamaz” deyip onu reddettiğinde bu mistik yenilikçinin ihtirası sadece bilenecekti. “Bilinmez bir ses uykularımı bölüyor” diye yazacaktı not defterine. İnsan varlığına çok güvenen bu iyimsere gelen mesaj yer üzeri yönetiminin yeni sahibine devredilmesi gereğine ilişkindi sanki. Tanrı gökyüzüne çekilmeliydi.

Evet, Kolomb sonuna kadar inançlıydı ama bu tarafta da ancak insanın yapabileceği bir şeyler vardı. Özgürleşme ve zenginleşme bunun için temel şartlardı. Öyle ise o da zenginlik ve özgürlük arayacaktı. Kendisine destek olan İspanya kraliçesinin gözlerini, bulacağı sarı madenle kamaştıracaktı. Ama o da ortak olacaktı bu zenginliğe.

 

Yer üzeri cennetini bulduğunu yazacaktı Amerika kıtasındaki bir ülkeyi gördüğünde. Bu cennetin yolları bile altınla döşenmiş olmalıydı. Tam bilincinde miydi bilinmez ama bu gizemli kişilik insanlığı (en azından bir kısmını) belli ki yepyeni bir döneme götürecek yolu açıyordu. Odasında sürekli matematik, astronomi kitaplarının arasında kendini unutan bu büyük ihtiraslı, insanlığı da bilimin ve aklın öncülüğünde, çelişkili yeni bir döneme taşıyacaktı. Ama kesin olan artık, kutsalın aklının yerini insan aklına terk edeceğiydi.

Bu dönem yeni risklerin yolunu da açacaktı. İnsan olan, ihtirasının eşliğinde sonsuzluğa kanat açmayı deneyebilecekti. Mesela ihtiraslı zenginlik arayışı ve birikimi modern zamanlara temel rengini verecek ama bu da insanlığın kanlı serüvenlerine yenilerini ekleyecekti.

Kristof Kolomb

 

Molière ve ‘cimri’si

Kolomb’un da aklı ihtirasına egemen olamayacak, zenginleşme hırsı onun ve adamlarının bilincini karartacaktı. Fakat açtığı yolda eski zamanlarda var olmayan yeni bir kişilik belirecekti. Daha önce vurguladık; entelektüel olarak isimlendirilecektir tarih sahnesine bu yeni giren. Modern dönemin zihin açıcısı, yol göstericisi ama en önemlisi eleştirileri ile uyaranı olacaktır o. Ve eleştirilerin başında, kaçınılmaz, ihtirasına tutsak düşen hedef alınacaktır. Zenginlik arayışı da yeni zamanlarda insan ruhunu köleleştiren en büyük ihtiras olduğundan entelektüel eleştirilerini öncelikle buraya yöneltecektir.

“Altın arama” ve zenginlik biriktirme sevdası yeni zamanlarda artık hiç bitmeyecekse de bununla savaşım ve eleştiri de hiç tükenmeyecektir. Örneğin Molière hiçbir zaman görmediği ve harcayamayacağı parasına tutsak olmuş kişiliği konu edinecektir. Ünlü ‘Cimri’sinde zaten kullanamayacağı kadar çok parası olanın bunu kaybettiğinde niye üzüldüğünü traji-komik bir şekilde sorgulayacaktır.

Molière tek olmayacaktır kuşkusuz; yeni zamanların diğer entelektüelleri de zenginleşme ihtirasını ve bunun üzerine kurulu sistemi eleştireceklerdir. İnsanı uyaracaktır entelektüel, “Cehennem bu tarafta ve onu siz yaratıyorsunuz” diyecektir.

Zenginleşme tutkusunun övülmesi ile yaşam bulan modern zamanlar, eleştirisini de böylece kendi içinden çıkaracaktır. Zenginleşme özgürleşme ile birlikte anlam kazanandır çünkü. Aklın tutsak olduğu yerde özgürlüğün mümkün olamayacağı ileri sürülecektir.

Sanki bugünü ve bizim tutsaklığımızı anlatıyor olacaklardır.

Kraliçe İsabelle özgürleşmenin yollarını açarken

Kolomb insanlığın büyük serüvenini İspanya kraliçesinin onayı ve desteği ile başlatırken, tarih bitmez paradoks ve dramlarından birini daha sergileyecektir. Kolomb’un demir aldığı 1492 tarihi Yahudiler için yeni bir dönemin yolunu açacaktır. İspanya’dan zorunlu göç aynı tarihe denk düşecektir. Sürülen Yahudilerin bir kısmı Kolomb’un gemisine doluşurken azımsanmayacak sayıda bir kısmı da doğuya, büyük Sultan’ın, Osmanlı’nın, topraklarına doğru yola çıkacak ve buraya yerleşecektir.

Bu gelenlerin bilincinde İspanya’nın hatırası zaman içinde soluklaşacak ve yazgıları kaçınılmaz bir şekilde yeni toprakların sakinleri ile bütünleşecektir. Onların kaderi artık kendi kaderleri de olacaktır.

Bu topraklar eski dünyaya aittir ve burada muhtemelen Kolomb’a izin vermeyen Portekiz kralı ile aynı görüş paylaşılmaktadır; “yeni olan kötüdür, iyi olan yeni değildir”. Egemenlik bu topraklarda batıdaki gibi akla devredilmeyecektir. Kolomb insana güvenip özgürleştirmeye çalışsa da bu topraklarda henüz bu türden bir istek yoktur. Modern zamanlardaki anlamı ile zenginleşme ve birikim yapma isteği de yoktur. Bunun meşru yolları da zaten yapısal olarak kapalıdır. Bu durumda birey yoktur, doğal olarak entelektüel de olmayacaktır. Diğer bir deyişle yanlışın olup olmadığını, varsa nerde olduğunu söyleyecek kimse olmayacaktır. Öyle ise birey de toplum da geçerli olanın mutlaka doğru ve erdemli olduğunu düşünecektir.

Tüm bu söylenenler bu toprakların üzerinde yaşayan Yahudi için de geçerli olacaktır. Onun da entelektüeli yaşam bulmayacaktır. Din adamının önderliğine teslim olunacaktır. Onun ister istemez kısıtlı ve dar dünya algısı tek varoluş biçimi olarak sunulacaktır.

Yahudiliğin eleştirel duruşu batıdaki benzerinin tersine bu topraklarda yok olacaktır.

Geciken modernleşme

Yahudi’nin ve içinde yaşadığı toplumun düşünsel yaşamı benzer bir şekilde kısır kalacaktır böylece. Bu, modernleşmeye ağır aksak da olsa geçişle birlikte yeni bir şekle bürünecektir. Osmanlı’da modernleşme ilk başta yeni maddi imkânlara kavuşmak değil miydi? Yahudi toplumu için de modern olmak öncelikle (istisnaların dışında) batılı ‘din kardeşleri’ ile eşit maddi imkânlara kavuşmak olarak algılanacaktı.

Kolomb’dan kalan hatıra altın arayışından ibaret olacaktı böylece. İçinde yaşanılan toplumda ve Yahudi topluluğunda modernleşme öncelikle bir tüketim projesi olarak düşünülecekti. Temel dönüşüm burada aranacaktı. Bu kavrayış batıdaki ‘kardeşlerinin’ konuştukları yabancı dilleri öğrenmekten, yiyip-içme kültürüne kadar bütün bir yaşama egemen olacaktı.

Bu toplumdan Kafka, Freud, Benjamin, Marx, Luxembourg’un çıkmama nedenleri çok önemsenmeyecektir. Rockefeller ise ortak bir ideal haline gelebilecektir.

Fakat daha da vahim olan batıda olduğu gibi zenginleşme – erdem ilişkisini tartışacak ve topluma yön verecek büyük entelektüelin eksikliğinin dahi hissedilmemesi olacaktır.

Yahudilik böylece bu topraklarda kısır ve dogmatik serüvenine devam edecektir.

 

20 Haziran 2018 tarihli Şalom Gazetesi,  Köşe Yazısında yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

“POST MODERN” ZAMANLARA CONDİLLAC’TAN BAKMAK (I)

 

                    İnsanın karnını doyurmaya yeten,

                   zevkinin tatmininde yetersiz kalacaktır.

                                                                                                             Condillac

“Gerekli olmayan ihtiyaçlar doğal halden uzaklaşıldıkça, doğal hali değiştirirler ve onu yanıltırlar… Bir zaman sonra bu ihtiyaçlar da doğal olarak isimlendirileceklerdir. Toplum halindeki insan bu ihtiyaçların da kendisi için gerekli olduğunu düşünecektir.”

Condillac

 

 

 

 

I- Entelektüelin Büyük Hüsranı

Bir yanılsamadan mı ibaret olmuştu bütün bir yüzyıl? Ütopyanın bizzat kendisi olmamış mı idi sonsuz sayıda parçaya bölünüp kozmosun derinliklerine doğru savrulan? Ama bu durumda nasıl yaşanacaktı ki yer üzerinde? Mitolojinin tanrılarından Musa’nınkine oradan da İsa’ya ve daha başkalarına hepsi en azından bin yıllık vaatler getirip koymamışlar mıydı insanın önüne? Hem de ta bilinmeyenden, gökyüzünün derinliklerinden dile getirmemişler miydi onları?

İnsan da nasıl ve nereden düştüğünü bilemediği bu yer üzerinde; büyük yabancılaşmasını, büyük yabancılığını bunlarla aşmaya çalışmamış mıydı?

Modern zamanlar da nihayet aynı vaatlerin yer üzerindeki savunuculuğunu yapmayacak mıydı? Bu taraftaki cennetin mimarı olmaya soyunmayacak mıydı? Bu kez rasyosu eşliğindeki insanın bizzat kendisi geçecekti tanrıların yerine.  Gökyüzünün kaybolmuşluğunda bir şey aramaya da gerek kalmamıştır artık. Üstelik, İsa’nın da Sezar’ın da bin yıllık vaatlerinden daha anlaşılırdı şimdiki.

Modern zamanların zihniyet dünyasının tepeden tırnağa her yeri kapsadığı 20.yüzyılda herkes sanki sözleşmişçesine kendi bin yıllık hayalini sahneye koymak isteyecektir. Akıl da bunların bir düş olmadığını bilimsel olarak kanıtlamaya soyunacaktı sanki tarih önünde. Cennet yere indirilecek, yer üzerinin bizzat kendisi cennet olacaktı bundan böyle. Kutsalda bir şey aramaya gerek kalmamıştır diyecektir ebediyet vaat eden yer üzeri peygamberlerinden kimileri.

Öyle ise insan olanın artık anlam aramayı bile öte tarafa bırakmasına gerek yoktu. Anlam Tanrı’ya dahi ihtiyaç duymadan öte tarafla bu tarafı birleştirecekti ve sahne bile hazırdı artık. Aradığı anlamı nihayet yer üzerinde somutlaştırabileceğini gören insan teatral sahnesini bile hazırlamıştı bu yeniden doğuşun.

Modern zamanların ürünü entelektüel de yarattığı anlamın coşkusuna katılmaya herkesi davet ediyordu; özgür, zengin, eşit ve mutlu olunacaktı artık. Üstelik tekil egoların yırtıcılığında değil, toplumsal birlikteliğin yumuşaklığında barış içinde var olunacaktı bu yer üzerinde.

Ama 20. Yüzyılın ortalarından itibaren sanki daha önce sahneye konmuş bir tragedya tekrarlanıyordu. Akıl da bu kez kutsallı yanılgıların tuzaklarının aynısına sürüklüyordu sanki insanı.

Bütün bu yer üzeri sahnesinin ve cennetli ütopyanın çöküşünün yarattığı hayal kırıklığını düşünsenize diyecektir Cioran bunu yorumlamak için. (Cioran, 1960: 18) Ve 20. Yüzyılın sonu, entelektüel-mühendisin en ince ayrıntısına kadar tasarladığı bu cennetin yok olmasına -kim bilir edilmesine- tanık olurken düş kırıklığı Cioran’ın anlatımını dahi geçebilecektir… Baudrillard bu büyük çöküntünün sonucunu pek de yanlış sayılmayacak bir tespitle boşluğun bizzat kendisi olarak tanımlayacaktır. (Baudrillard, 1982) Nietzsche de bir önceki yüzyılın sonundan peygamberce öngörüsünü yapacaktır. “Bugün ne var sorusuna hiç var” diye cevap verecektir.

Boşluğun tanımını fizikçiye bırakarak Nietzsche nın “hiç” ini bir tür anlamsızlık olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır bu durumda. Modern zamanların anlam yaratıcısı -entelektüeli- de kuşkusuz şaşkına dönmüştür. Nerede ise 500 yıldır cansız maddeyi bile anlamlandırabileceğini ileri süren, emeğinin boşa gittiğini görmüştür. Anlam anlamsızlaşırken, onun değeri ve genel olarak değer de değersizleşmemiş midir?

Uçup gitmiştir sanki her şey. Ebediyet kalıcılık demek değil miydi? Uçup giden, kalıcılığın kalıcı olmadığını gösteriyordu sanki. Zweig’ın “dünün dünyasında” anlattığı o 19.yüzyılın istikrarı da ebedi bir istikrarsızlığa dönüşmenin sinyallerini veriyordu. (Zweig, 2000) Valéry 1940’larda görmüş olmalıydı sanki bunu. Şuna benzer bir şeyler yazacaktı; “Belirsizliğin, istikrarsızlığın asıl olduğu bir dönem başlıyor”. (Valéry, 1946) Kuşkusuz bahsettiği doğanın bilinmezliği değil insan- mühendisin yarattığı belirsizlik, istikrarsızlıktı.

Camus de yapıtlarında hüsranını anlatacaktı; “Bin yıllık rüyalar sona ermiştir” diyecekti. Kuşkusuz kastettiği sadece Hitler’in Almanya’ya ait hayalleri değildir. O düş (daha doğrusu kabus) II. Dünya Savaşı’ndan geriye kalan yakıcı küllerde sonsuzluğa doğru en azından savrulur gibi olmuştur ama asıl söylemek istediği Marksizmin büyük düşünün de bitmiş olduğudur. Belki Marksizmin cenneti yer üzerine indirme tahayyülünün bitmiş olduğunu vurgulamak istemişti. (Camus, 1985) Hatta bir yapıtında öykünün kahramanı şöyle diyecektir; “Ne istiyorsunuz ki; artık bir tek şey var ben, ben, ben.”(Camus, 1972)

Lyotard’dan (Lyotard, 1979) Baudrillard’a (Baudrillard, 1982) kadar birçok yazar ve sanatçı için de sanki büyük toplumsal ütopyalar, toplumsal birliktelikler artık ömrünü doldurmamış mıydı?

Baudrillard “Toplumsalın Sonu” isimli yapıtında yeni bir tür bireyin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselişini anlatacaktı.  Derrida da ideolojilerin sonunda aynı şeye dikkat çekecektir. (Derrida, 2016)

Baudrillard’ın deyişi ile artık, Lenin’den Mao’ya kahramanların ve kahramanlıkların çağı bitmişse, büyük toplumsal idealler çoktan gökyüzüne savrulmuşlarsa yaşamın gayesi artık herkesin kendi çabasına bırakılacaktır. (Baudrillard, 1982) Ortak yaşamın büyük idealleri bittiğinde, onlar küçülürken herkes kendine gönderilecektir. Ortak yaşamlar sığlaşırken “ben” derinleşmeden büyüyecektir. Kanseri andıran ürkütücü bir büyüme de olsa bu başka bir yolun olmadığı zihinlere kazılmaya çalışılacaktır. ”Ben” modern zamanları açan bir keşif , bir özgürleşme çabası değildir artık. Kendi bilincine varmanın tezahürü de olmadığı gibi bilimle beraber büyüyen, ona yolu açarken kendini gerçekleştiren hiç değildir. ”Ben”in modern zamanların başından itibaren rasyo ile kendini var eden, özünü tanıyarak serbestçe algılayan ve bu süreçte toplumla beraber var olmanın mümkün yollarını araştıran  olduğu çoktan unutulmuştur. O artık kendine hapsolmuş, salt kendinden ibarettir. Narsisizm temel bir varoluş biçimidir bundan böyle dünyada. Narsisizmin kişilik bozukluğu mu olduğu, Girard’ın ileri sürdüğü gibi toplumsal yapıda taklit sonucu mu geliştiği tartışmasını konudan uzaklaşmamak kaygısı ile sonraya bırakıp şu söylenebilecektir; hüsran içindeki yeni birey dünyayı kendinden ibaret gören olacaktır artık. (Girard, 1961) Kendi de, aklından çok duyum ve duygulanımlarına indirgenen olacaktır. (Sarfati, 2009; 53)

Bu yol bireyin, Hedeggeryen perspektifden bakıldığında dolu dizgin ”hiper birey” olana savrulması demek olacaktır. (Heidegger, 1986) Peki bu özgürlüğün, politik alanın içine toplumsal alanın içine alınmış boyutlarını yok etmeyecek midir? Ve yine aynı pencereden bakıldığında, bu, insanı evrensel olanın ötesine toplumsal olanın ötesine kaydırmayacak mıdır?

Özgürleştiğini sanan, aslında kendi hapishanesine kapanan veya kapattırılandır.

Burada artık Lyotard’ın deyişi ile herkesin kendisi, kendisi için az olacaktır. Bu az hiç dolmayan bir bardak gibi olacaktır herkes için. Bitmeyen bir çaba aynada kendini seyreden için asıl olandır. Kendisi bitmezdir. Kendi olan hep azdır. (Lyotard, 1979)

Bununla birlikte bütün bu söylenenler, doğrulukları  çok az kuşku götürüyor olsa da Smith’in de Marx’ın da vurguladıkları gibi nihayet olguların görünen yüzlerinden ibaret olacaktır. Onun arkasına geçmek ve bu savruluşun izlerini sürmek, ekonomi politiğin entelektüel tarihinde iz sürmeyi gerektirecektir.

İktisat teorisindeki büyük dönüşümün ipuçları Walrasgil devrimde fazlası ile varsa bile önce Condillac’a gitmek gerekecektir. Görülecektir ki Foucault’nun dediğinin  tersine büyük kırılma Ricardo’da değil Condillac-Bentham çizgisinde izlenebilecektir.

Yine görülecektir ki, eylem motifi temelde isteğinden ibaret olan yeni bireyin, hiper endividünün, düşünsel temelleri Condillac’ta atılacaktır. Yeni dönemin temel nitelikleri olan geçicilik, uçuculuk (volatilité) ilginç bir şekilde sanki ısmarlanmışçasına Condillac tarafından hazırlanıp Walras’a ve oradan post modern iktisadi ve felsefi düşünceye miras olarak bırakılacaktır.

Condillac’ın duyumlar teorisinin ürünü olan birey ve yapıtı için anlaşılacaktır ki süreklilik, istikrar, kalıcılık, toplumsallık ve bin yıllık rüyalar mümkün değildir. (Condillac, 2005)

Görülecektir ki esas olanın “an” olduğu bugün Marx’ın veya Smith’in projelerine değil Condillac-Bentham çizgisine denk düşecektir. Ve bu nerede ise kaçınılmazdır.

 

II- Unutulmuş Bir Filozof Condillac

Lyotard büyük toplumsal hayallerin ve gerçekliklerin zamanı bitti, artık asıl olan herkesin kendisinin kendisi için az olmasıdır derken aslında şunu söylemek istemeyecek midir? Değer Smith’in ve Marx’ın dediği gibi evrensel ve nesnel bir gerçekliğe denk düşen değildir. Ezelden ebede gökyüzüne çakılı olan olmadığı gibi kutsal olan da değildir. İktisadi değerin ihtiyaçla ilişkisinde de mesela Smith düpedüz yanılmıştır. Çünkü objektif olarak tanımlanamayan ve ölçülemeyen ihtiyaç salt duyumlarla ilişkilidir. Bu gizem dolu cümle, bu felsefi ve ekonomik önerme bir yandan bugünün büyük iktisadi düzeninin ve sisteminin anahtarını, ama bir yandan da insanının ve narsisizmin gizli şifrelerini verecektir. Lyotard’ın kendine yetmeyenini, diğer bir deyişle narsistini, değerin ve ihtiyacın tanımlarında ve aralarındaki ilişkilerde görmek yararlı olacaktır.

  1. yüzyılın unutulmuş filozofu Condillac şaşırtıcı bir şekilde bize bu şifrenin kodlarını verecektir.

Smith’ten de, Marx’tan da tümüyle ayrılarak değerin analizini belli bir ihtiyaç tahliline dayandırır Condillac. Şöyle yazar; “Değer ihtiyaç üzerine temellendirildiğine göre bir ihtiyacın hissedilmesi yoğunlaştığında değeri artar, daha az hissedilen bir ihtiyacın değeri azalır. Şeylerin değeri nedret halinde artar, sahip olunan malın miktarı arttıkça değeri düşer. Hatta değersiz dahi kalabilir. Yararsız olan değersizdir.” (Condillac, 2015)

Marjinalizmin analizini şimdilik bir yana bırakırsak post modern düşünürün, kendisinin keşfettiğini sandığını, Condillac nerede ise 250 yıl öncesinden dile getirmiş olacaktır böylece. Derrida nın belirttiği gibi Condillac daha da ileri giderek rasyonaliteyi eleştirip (Derrida, 1990) ihtiyacı salt duyumlarla da tanımlayabilecektir. Değer de ihtiyaçla ilişkilendirildiğine göre, o da esas olarak duyumla ifade edilecektir. Duyumlar ve oradan hareket ederek anlam da herkesin “kendine ait” olduğuna göre anlam da değer de tümüyle sübjektif bir nitelik kazanacaktır. Öyle ise değer nesnel olarak tanımı imkansız olandır. Değer herkesin kendine aittir. Lyotard’ın deyişi ile kendine gönderilen herkes yani narsist, kişilik salt kendi değerini arttıranı olumlu görecektir. Ama bu keşfi bir şeyi görmesine engel olacaktır, var oluşunun anlamı anlamını yitirmektedir.

Dille zihinsel gelişim arasındaki ilişkiyi tüm yapıtı boyunca öne çıkaran Condillac, simgelerin de fikirlerin kaynağında olduğunu ileri sürüp sıra ihtiyaçla düşünce arasındaki ilişkiyi kurmaya geldiğinde şöyle yazacaktır. “İhtiyaç bizim şeylerle aramızdaki ilişkiyi mümkün kılan tek ilkedir”. Bu bağlantıların gücü tamamen işaretlerin analojisinde kaynağını bulacaktır.

Derrida’ya göre de de güç, analoji ve anlam bir bütün olarak bir ihtiyaç teorisinde düzenlenecektir. (Derrida, 1990) Filozof ilginç bir şekilde ilave edecektir; “Sakın acele edilip ihtiyaç teorisi bir istek teorisinin karşısına getirilmesin.”

İhtiyaç teorisi Condillac’ta bir istek teorisine giden yolu açacaktır.

Şifrenin kodları çözülmektedir; duyum-ihtiyaç-değer arasındaki ilişki Condillac tarafından mükemmel bir şekilde ortaya konmuştur. Simgelerin dünyası da daha sonra isteğin teorisinin kurgusunda kullanılacaktır.

İşte bunun için Foucault’nun yanıldığı ileri sürülecektir. Foucault bugünü iktisat teorisinin Ricardo daki büyük kırılmasında görür. Ama Smith -Marx çizgisinden sonra büyük kopmanın kökü Ricardo’dan çok Condillac- Bentham çizgisinde aranmalıdır sanki.1 Şeylerden çok simgelerin dünyasıdır çünkü artık belirleyici olan.

Görüldüğü gibi ekonomi politiğin pusulası takip edildiğinde yukarıda anlatımı yapılanların düşünsel kaynakları izlenebilmektedir, sözü edilen büyük kırılma bugünü belirlemektedir. Pusula ile yola devam edilirse, 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren yer üzerindeki tüm bir varoluş biçiminin radikal değişimini anlamak daha kolay olacaktır.

Şöyle yazıyor Condillac: “İnsan isteklerini oluşturur. Doğa aynı anda insanı tümüyle gözetir. Tam onu biraz huzurlu kılmışken sanki bundan vazgeçer, tövbe eder ve onu yeniden endişelendirecek bir neden bulur. Belki böylece onu sürekli dikkatli olması için uyarmış olur ama aynı zamanda tatmin edemediği birçok istek onda hayal kırıklığı doğurur… İsteğine çeşitli nedenlerle ulaşamayan beden, onun amacına sahip olamayan beden huzursuzluk çekmeye başlar ve endişe ona egemen olur… İstek endişe ile artar. Ve öyle bir an gelir ki istek büyük bir şiddetle eyleme geçer. Beden o zaman kendini büyük bir haz arama arzusuna bırakır. İstek sonsuz bir ihtirasa dönüşmüştür.”(Condillac, 2015)

Condillac ilk aşamada ihtiyaçlarını gideren insanın huzura erdiğini fakat hemen ardından zihnin belki de nedeni çok bilinmeyen ama muhtemelen duyumlardan kaynaklanan imgelenmelerin onda uyandırdığı yeni isteklerle yeni arayışlara gireceğini ileri sürecektir. Condillac buna doğal düzenin bir anlamda kışkırtması der ve edenin bu şekilde gelecekteki olası risklere karşı korunduğunu ama aynı zamanda geleceğe ait yeni ihtiyaçların zihin tarafından yaratıldığını söyler. Diğer bir deyişle ilk aşamada ihtiyacını karşıladığı için huzurlu olması gereken birey gelecek kaygısı ile yeni isteklerin peşinden koşacaktır. Onların muhtemelen tatmin edilememesi durumunda istek ihtirasa dönüşecek beden haz tutkusunun egemenliği altına girecektir.

Görülüyor ki gereksinmelerin nispeten az olduğu aşamada huzurlu olan birey imgelemenin yarattığı kaygı ile yeni ihtiyaçları olduğunu düşünecek, onları tatmin edemedikçe endişe ona egemen olacaktır. Bu onun deneyimlerini de etkileyecek, geçmişten aldığı izlenimler bundan dolayı kaygı dolu olacaktır.”Geçmişin insana geleceği okuma bilgisi verdiğini ileri süren Condillac için insan artık bitmez bir istekle dolu olacaktır.

İnsan doğasının istekle örülü olduğu tespitinden yola çıkan Condillac böylece temelde şunu belirtmiş olacaktır: insan doğası gereği sonsuz istekle dolu olduğuna göre temel eylem nedeni de kişisel çıkarıdır.

 

III- Lyotard’a Condillac’tan Bakmak

Camus’nün dediği gibi bugün “ben”den ibaretse, ve Lyotard’ın önerisindeki gibi post modern zamanlarda herkes kendisine gönderilmişse bunun ardında ekonomi politiğin olabileceği önerisi ile yola çıktığımızda Condillac’tan geçme zorunluluğu vardı. Oradan sürülen iz önerinin yanlış olmadığı ipucunu verdi. Sonraki aşamada Walras’lı neo klasik ekonomide arkeolojik kazıyı sürdürmek bugünü anlamak ve belki de çıkış yollarını vermek için kaçınılmaz olacaktır.

Tartışmaya devam edeceğiz.

 

SONNOTLAR

  • Sonraki bölümde bunlar ayrıntılandırılacaktır.

 

KAYNAKÇA

Baudrillard, J. 1982. A L’ombre Des Majorités Silencieuses, Paris: Ed Denoel.

Camus, A. 1972. La Chute, Paris: Ed Gallimard.

Camus, A. 1985. L’homme Révolté, Paris: Ed Gallimard.

Cioran, E.M. 1960. Histore Et Utopie, Paris: Ed Gallimard.

Condillac, E.B. 2015. Traité Des Sensations, Paris: Ed CreateSpace Independent Publishing Platform.

Derrida, J. 1990. L’archéologie du frivole, Paris: Ed Galilée.

Derrida, J. 2016. Surtout Pas Des Journalistes, Paris: Ed Galilée.

Girard, R. 1961. Mensonge Romantique Et Vérité Romanesque, Paris: Ed Grasset.

Heidegger, M. 1986. Chemins Qui Ne Mènent Nulle Part, Paris: Ed Gallimard.

Lyotard, J.F. 1979. La Condition Postmoderne, Paris: Ed Minuit.

Sarfati, M. 2009. Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir?, İstanbul: Derin Yayınları

Valéry, P. 1946. Monsieur Teste, Paris: Ed Gallimard.

Zweig, S. 2000. Dünün Dünyası, İstanbul: Can Yayınları.

 

ktisat ve Toplum Dergisi, “Seçime Giderken Türkiye Ekonomisi”, Mayıs 2018, Yıl 8, Sayı 91, ISSN 1309-9418, Ulusal Aylık Süreli Yayın Dergisinde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

TARİHSEL BİR EKSİKLİĞİN BUNALIMI I

Bir Düş                                    

                                                  Moses Mendelssohn   

Spinoza’nın ailesinin İspanya’dan zorunlu olarak başlattığı yolculuk Amsterdam’da değil de İstanbul, Edirne veya İzmir’de sona erseydi acaba ne olurdu?

Kısa bir köşe yazısı çerçevesinde yanıt bulunması nerede ise imkânsız bu soruya cevap aramak küçük bir zihin oyunu olarak aydınlatıcı olacaktır. Yine de arayışın tümüyle hayali olmaması için sorunun kapsamını daraltarak ve asıl irdelenmek isteneni vurgulayarak devam edelim. “Etika” nın yazarından çok önce bu ülkenin toprakları üzerinde yaşayan Yahudi toplumu kendisi ile beraber aynı sinagoga gidip gelen ve orada eğitim gören bu filozofun daha sonra söyleyip yazacaklarından nasıl etkilenecekti? Bu dindaşlarının Tanrı’ya, dine, insana, akla, özgürlüğe, bilime, politikaya, vs. dair ortaya koyacağı radikal önerileri nasıl karşılayacaktı?

Bu sorulara yanıt aramak bir varsayımı kabul etmekle mümkün olabilecektir. Spinoza’nın 17.yüzyılda bu topraklar üzerinde filozof olarak yaşayıp yazmasının mümkün olamayacağını bir an için unutmak gerekecektir. Aksi takdirde asıl sorunun tartışılması  imkansız hale gelecektir.

“Zihin oyunlarına” devam edilirse, “Spinoza’lı Osmanlı’da” yaşayan Yahudi toplumunun kaderinin bu durumda artık çok değişik titreşimlerle örülebileceğini düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Mesela, Spinoza’nın geçtiği bu topraklar üzerinde Yahudi toplumunu iki bin yıllık uykusundan uyandıracak entelektüel böylece gün yüzü görmüş olacaktı. Aklın övgüsündeki Yahudi filozofun yaşadığı varsayılan bu ülkede kurtarıcı olarak hayaller ülkesinden gelecek olanlara bel bağlanmayacaktı. Modern zamanların eşiğinde hala Mesih yanılsamaları içindeki bu toplum artık bir Sabetay Zvi üretmeyecek, entelektüelinin ve aklının ortaya koydukları ile övünecekti. Kurtarıcısını gökyüzünün düşlerinde değil aklının derinliklerinde arar olacaktı kuşkusuz. İki bin yıllık acı dolu düşleri   sonlandırmanın yollarını da aklının önderliğinde ve entelektüelinin katkısı ile arayacaktı. Sabetay Zvi hakkında ne düşündüğüne dair soru da aklın ve entelektüel duruşun tohumlarını eken Spinoza’ya sorulmamış olacaktı böylece.

“Umut korkunun bir diğer yüzüdür” diyen Spinoza’nın açtığı yolda bu dünyaya anlam vermek aklın ve entelektüelin işi olacaktı o zaman. Bu toprakların Yahudisi de Spinoza’lı Batının Yahudileri gibi farklı varoluş şekillerinin, farklı Yahudilik biçimlerinin mümkün olabileceğini düşünmeye başlayabilecekti. Hayallerin ve yanılsamaların dünyasında yavaşça bilime yer açılmış olacaktı artık. Buralı Yahudi de batıdaki benzerleri gibi gerçeği bilim-felsefe ile arayacaktı bu durumda. Belki de aklın öncülüğünde düşünme ve bilme sevgisinin -neden olmasın-, zenginlik biriktirme tutkusuna tercih edilebileceğini kendi entelektüeli sayesinde düşünmüş bile olurdu.

Ve Spinoza’lı toplum, modern zamanlardan öğrendiği aklın toleransında kendi ile nihayet eşit gördüğü “ötekinden” (goy) yüksek sesle eşitlik talep edebilirdi belki de.

Çünkü kendisi artık tıpkı Alman veya Hollanda Yahudisi gibi aklın önderliğinde bir bilim üreticisi olarak, tüm insanlığın ortak zenginliğine katkı yapacaktı. Üstelik bu coğrafya üzerinde o zamanlara kadar pek rastlanılmayanı, entelektüeli üretmiş olacaktı. İnsanlığın ve içinde yaşadığı toplumun kültür bahçelerine kendi çiçeklerini ekmiş olacaktı böylece. Batıdaki Yahudiler gibi Ricardo’lu, Mendelson’lu, Freud’lu, Proust’lu, Derrida’lı, Troçki’li çiçekler olacaktı bunlar.

 

Entelektüel Olmayınca…

“Zihin oyununu” bırakıp Spinoza’sız kalmış bu topraklar üzerindeki Yahudinin ve toplumunun evrensel çapta entelektüel çıkaramamasının kimi nedenlerini ve sonuçlarını vurgulamadan önce şunu belirtmek gerekecektir: Aklın egemenliğindeki modern zamanlarda insan ve tabiat anlam kazanmak için kaçınılmaz bir şekilde entelektüele ihtiyaç duyacaktır. Entelektüel yer üzerini yorumlayıp anlamlandırmakta din adamının yerine geçendir.

Modern zamanlarda entelektüelsiz bir dünya artık anlamsızdır. Aydınlanmanın, özgürleşme ve gelişme projesinin taşlarını döşemek entelektüele de ait olacaktır. Hatta bir adım ileri gidildiğinde yer üzerindeki yaşamın normlarını üretmekte dahi artık entelektüelin katkısının olacağını ileri sürmek bilemeyiz yanlış olur mu? Spinoza da insan algısını geliştirip tabiatını güzelleştirmek için entelektüelin varlığını kaçınılmaz görecektir.

 

Levinas tarafından Yahudi entelektüeli bunalıma sürüklemekle suçlansa bile Spinoza batıda entelektüele yolu açacak ve Yahudi düşünüre cesareti öğretecektir. Başkaları gibi Marx’ın da gideceği yolun ilk harcı çok önceden onun tarafından atılacaktır. Yahudi düşünür bir anlamda onunla özgürleşecektir. Kendi başına yeterli olmayan insan algısını geliştirmek entelektüelin işi ise bu kuşkusuz bunalımlı bir süreçtir. Fakat özgürleşme özü itibari ile zaten dolambaçlı bir yol değil midir?

Freud’u, Einstein’ı ve Arendt’i ile Yahudi entelektüel batıda onun açtığı yolda kendini inşa edebilecektir. Almanya’daki Yahudi toplumu orta çağ karanlığından mesela Mendelson’la kurtulmayı denerken, kuşkusuz aynı tarihlerde büyük Kant da aklın övgüsünü yapıyor ve Mendelson’u en büyük filozof olarak tanıtıyordu.  Lessing de Mendelson’u ikinci Spinoza olarak öne çıkarıyordu.

 

***

 

Buna karşılık egemenliğin akla devrinin gerçekleşmediği, üzerinde yaşanılan bu toprakların Yahudisi ise aynı süreçte kaçınılmaz bu yazgıdan nasibini alacaktı. Kantsız kalan bu topraklarda Mendelson da olmayacaktır. O zaman Arendt de olmayacaktır. Kafka da burada gün yüzü görmeyecektir.

Modernitenin uzağında kalan Yahudi toplumu içinde yaşadığı büyük toplumla, Osmanlı-Türk Toplumu ile uyum halinde olacak ve bilincini kutsaldan devralmayı düşünmeyecektir!

Zaten bu nihayet iki bin yılı aşkın bir zamandır bildiği tek yol değil midir? Yahudilik yaşantısı böylece kutsal metine ve onun tek yorumuna bağlı kalacaktır.

Batıda Spinoza, Deutscheer, Buber ile yeni Yahudilik biçimleri tartışılırken bu toprakların üzerinde böyle bir çoğulculuk da mümkün olmayacaktır.

Aklın uzağında ve onun pırıltısından mahrum kalan Yahudi Toplumu böylece batıdaki dindaşlarının içinde yaşadıkları topluma ve uygarlığa olan katkılarını da gerçekleştiremeyecektir.

 

23 Mayıs 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında yayımlanmıştır.

 

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

EKONOMİ POLİTİK: ZARİF MEZAR TAŞLARI

Adsız

“Spinoza, Zenginleşme ve Ekonomi Politiğin Keşfi”

 

Birbirlerinin içinde büyüyecek üç temel olgu modern zamanları ve kaçınılmaz olarak bugünü belirleyecektir. Bunlar yeni zamanların temel dinamiklerinin en güçlülerinden kimilerini oluşturacaklardır. Öncelikle, tanrının göğe çekilmesiyle, yer üzerindeki dinsel varoluş biçimi sona erecektir (Sarfati,2009:4). İnsan böylece rasyosunun eşliğinde yer üzerinin yönetimine taliptir artık. İnsan merkezli(anthropocentriste) yeni bir dönem ufukta belirginleşmiştir.

Rasyo (akıl), bu yeni sürecin asli aktörü olacak, felsefe ile birlikte kutsalsızlaştırılmış yer üzerini yeni baştan anlamlandırmaya soyunacaktır. Modern zamanların başında felsefe salt anlamak amaçlı bir anlamak değil, elde edilen bilgi ile dönüştürücü olmak isteyecektir artık (Misrahi, 2003:6).

Fakat burada temel amacı gözden kaçırmamak gerekecektir. Felsefe teolojiyi ikame ederek, kutsalsız kalmış bu dünya üzerinde nasıl ve hangi amaçla var olunacağının yanıtını bulmaya soyunacaktır. Hobbes (Hobbes,2014), descartes ama özellikle Spinoza (Spinoza, 1978) ile birlikte bu süreç inşa edilecekir. Tüm bu çabalar insanın mutluluğunu sağlamaya dönük olacaktır artık.

 

Yazının devamını kitapta bulabilirsiniz…

 

 

 

Kitaplar kategorisine gönderildi

Yahudi-İnsandan, İnsan-Yahudi’ye

 Asimilasyonların arasında ulusal olanı, en sinsi ve en tehlikelisidir.

Martin Buber

Martin Buber

Bilgeliğin yollarını döşemek

İnsan olanı sonsuzluğun içinde, kozmosun derinliklerinde kavrama çabasına dönük değil midir bir anlamda, Hezekiel’in büyük sorgulaması?  Bilge, evrenin sonsuzluğunda kavramaya çalışacaktır Yahudi’nin ve temelde insan ruhunun gizini. Ama insan-Yahudi’yi kozmosun içindeki yolculukta keşif, antikiteden bu yana Yahudi felsefesinin de büyük uğraşı olmayacak mıdır? Yarı kutsal, yarı metafizik dönemlerden itibaren, fakat özellikle modern zamanlarda bu süreç kuşkusuz çok zahmetli, kimi zaman savrulmalı, çoğunlukla çelişkili, gel-gitli ve kavgalı olacak ama her dönemeç yeni kazanımlarla Yahudiliğin bilgeliğini besleyecektir.

Maimonides bir yol ayrımı olacaktır bu anlamda. Buradan itibaren  Yahudiliğin ama mutlaka önce insanlığın  yer  üzerindeki varolma biçiminde büyük bir kırılma yaşanacaktır; felsefe perspektifini genişletecektir. Spinoza bir yere kadar aynı fikirde olduğu Maimonides’ten yolunu ayırmaya karar vermiştir. Maimonides’ten kopuşla birlikte, Spinoza felsefeyi (ve doğal olarak Yahudi felsefesini) salt kutsalın yorumu olmaktan çıkaracaktır. Modern zamanlardan itibaren filozof projektörünün açısını büyütmek zorunda olacaktır. Gizem artık akıl ile de kavranmaya çalışılacaktır. İnsanlık – Yahudilik büyük bir yol ayırımındadır. Gerçeklik yeniden aranıp anlatılacaktır. Bilgeliğin dantellerini örmek artık kolay değildir. Bilge – Yahudi için hiç değildir.

Levinas uzun bir zaman sonra Spinoza’yı, Yahudi aydınını, ebedi olarak içine soktuğu karmaşa dolayısı ile suçlayacaksa da bilge -Yahudi (Yahudi- bilge değil) artık büyük insanlığın da bilgesidir. Aklın yeniden keşfi ve özgürleşme, gerçeğin ve doğrunun aranmasında kuşkusuz işini zorlaştıracaktır onun. Gerçeklik (tek veya çoğul) doğruluk, güzellik artık tek bir yolda değil sonsuz sayıda yolda ve almaşıkta aranacaktır. Ama zaten büyük bütünün ve kozmosun sadece bir noktacığı olan insanın kavranması en azından bu kadar çetrefil bir uğraşı gerektirmiyor muydu?

Sonuçta bilge-Yahudi artık biliyordu ki sonsuz özgürlük, kutsalın sonsuzluğu gibidir.

  

Modern zamanlara yelken açmak

Yahudiliğini ruhunun derinliklerinde bir yerlere gömmüş müydü Kristof Kolomb bilinmez ama insanlığın yer üzerindeki serüvenini etkileyecek büyük yolculuğuna ilginç bir tarihte çıkmıştı. Yeni dünyaya yelken tuttuğu tarih aynı zamanda İspanya kraliçesinin ülkedeki Yahudi varlığını sonlandıracak fermanının yürürlüğe girdiği tarihle çakışacaktı. Kaçan Yahudilerin kimilerini gemisine alacaktı Kolomb.

Gizli bir güç Yahudi’yi, insanın, renklerin, inançların çoğullaştığına tanık olmaya çağırıyordu sanki… Levinas kızsa da Spinoza’nın yolunu açan belki de Kolomb’lu bu Yahudi(ler) olacaktı.

Ama İspanya’da inancı yasaklanan Yahudi – insan geriye değil ileriye dönüyordu. İnsan-Yahudi olmaya dönüyor. Kendi ufkunu tüm insanlığınki ile birlikte sonsuza taşıyordu.

Maimonides’in bilgeliği ister istemez artık bu yeni ufuklarda büyüyecekti. Kendinden sonra gelenler onun söylediklerini yeni baştan gözden geçireceklerdi. Düşüncenin ama artık mutlaka özgür düşüncenin bayrağını Spinoza’ya devredeceklerden biri, Kolomb’dan hemen sonra değişik bir coğrafyada yaşayan başka bir “insan – Yahudi” olacaktır. Montaigne, insanlığı, özgürlüğün cezbeden fırtınalı denizinde yola çıkaran filozof olacaktır. Hem de kulesinden hiç çıkmadan yapacaktır bu işi.

İnsanlığın çiçeklerinin büyütülmesinde insan-Yahudi’nin (Yahudi-insandan çok) emeği büyük olacaktı bu dönemde de anlaşılan.

Bilge -Yahudi (Yahudi-bilge değil), yer kürenin dört bir tarafında kutsal bir misyonla yüklüydü sanki.

Akıl, özgürleşmeyi o da toleransı arayacaktı bu dönemde. Bilge-Yahudi bununla yükümlüydü sanki. Bir insan-Yahudi olarak insanlığın ışığı olmaya devam edecekti. Bu ışık insanlığa hediyesi olacaktı. Kendisi çünkü artık önce insandır. Özgür bir insan olarak modern zamanların toleransının harcında da katkısı, emeği olacaktır. Ve modern zamanlar açılacaktır; “insan olanın” varlığının nasıl mümkün olacağı yeni baştan düşünülecektir.

 

İnsan olandan, insan olana

Kolomb, Montaigne, Zweig, Wittgenstein, Buber ve sayısız düşünürle Yahudilik olsa olsa bilinmeze bir yolculuktur. Bu, yer üzerinde büyük yabancılığın ve yabancılaşmanın verdiği mutsuzluğun kavranmasıdır. Sözü edilen bilinç Yahudi-insanı insan- Yahudi yapacaktır. Onu her türlüsünden ama özellikle “seçilmiş olana” ait olma gururundan kurtaracaktır.

Buber diyor ki: “Sonsuz acılar çekmiş insanlar olarak ulusal övünçlerin verdiği gururun Yahudi’nin ruhunu teslim almasını önlemek gerekir.” Gerçekten de bugün gururun, acının yerini hızlıca alıp kendini kişisel veya toplumsal egoya bırakması, Yahudi’nin kendi kimliğini insan olma sıfatının önüne koymasından kaynaklanmaktadır. Hezekiel’den Spinoza’ya oradan Montaigne’e insan-Yahudi’nin gözlüğü ile kozmosu anlamaya çalışmak bireysel – toplumsal egoyu toz duman edip sonsuzluğa savuracaktır.

Umulur ki bu sayede insanlık da Yahudi’yi artık anlama çabasına girecektir.  İnsanlığın ortak bahçesinin çiçeklenmesine büyük emekler veren bilge-Yahudi’ye, insan-Yahudi’ye “büyük felaketin” yıl dönümü olan bugünlerde verilebilecek en büyük hediye bu olacaktır.  Beklerken, insan-Yahudi’nin, kendi bilgelik tarihinden ders alıp, bir varoluş biçimi olarak Yahudiliği bildik ve muhafazakâr biçimlerin dışında düşünmeye başlamasının vaktinin geldiğinin anlaşılması gerekecektir.

Modern zamanların açılmasına, radikal dönüşümlerin gerçekleşmesine Musa, Hezekiel, Spinoza, Marx, Freud… ile büyük emekler veren bir toplum umulur ki kendi durumu üzerinde de düşünme cesaretini gösterebilecektir. Belki de böylece tarihsel olarak bu katkıyı verememiş Yahudi toplulukları da Yahudilik durumlarını tartışmaya açabileceklerdir.

 

 

18 Nisan 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Sanatçı, filozof, özgürleşme ve ötesi

Bir ülkede ezenlerin arasında olmaktansa ezilenlerin arasında kalmayı tercih ederim.

 

I- Dünyanın merkezinde karanlığı savunabilmek…

Çöken sis nasıl da gizemli bir hale getiriyordu orta çağın sessizliğinde yükselen evleri. Hepsi birbirine yaslıydı sanki, birini çekseniz tümü devrilecek gibiydi. Her biri bir kanala açılan dar ve ıssız sokaklara bakıldığında bir çıkmazın içinde kalındığı düşünülebilirdi. Yine de gökyüzünde son hızla, çığlıklar atarak zikzaklar çizen albatroslar denizin çok yakında olduğunu düşündürecektir.  Bu dönemecin arkası, soluk aldırmaz rüzgarından anlaşılıyor ki kuzeyin büyük dalgalı denizine, o da fırtınalı bir özgürlük yolculuğuna çıkarabilecektir sizi. Ama o çıkmaz görünen dar sokaklarda kıvılcımlanacaktır asıl özgürleşmenin ateşi.

Mesela bir yandan Rembrandt, sanata devrimci bir soluk getirecek, bir yandan ufak tefek kömür gözlü bir Portekiz Yahudisi, cüssesinden hiç beklenmeyeni yapmaya, insanlık tarihinin gidişine yön vermeye soyunacaktır.

Loş ve ıslak kanal sokaklarında karşılaşmamaları mümkün mü ki ikisinin de? Hele evleri birbirine bu kadar yakınken. Belki de evine resim dersi almaya gelen Spinoza’dan, Rembrandt “Saul ve David” için modellik yapmasını bile istemiştir. Yazgıları birbirine benzeyen “bu iki lanetli”nin böylece her biri kendi halkının en çıkarcı, en yobaz, en gerici kesimlerine karşı bir dayanışma oluşturmaları akla hiç de uzak düşmeyecektir.

Spinoza, Rembrandt’ın ricasını bir de bu nedenle kıramayıp “Saul ve David” tablosu için modellik teklifini niye kabul etmesindi? Ya Rembrandt, David’le Spinoza arasında nasıl bir benzerlik kurmuş olabilirdi?

Ama ikisi de büyük özgürlük savaşçıları değiller miydi?

Spinoza yine de uyarmış olmalıydı Rembrandt’ı; “bizimkilerin beni dışladıkları gibi sizin egemenler de sana cephe alabilirler” demiş olmalıydı.

İlginç değil midir iki büyük özgürlük arayıcısının, dünyanın en özgür kentinde, kendi cemaatleri veya kendi halkları tarafından baskı ve şiddete maruz kalmaları.

Spinoza’nın kuzeyin soğuk, sisli, gölgeli ışık oyunlarının büyüsündeki kentte gerçeği aramasına izin verilmek istenmeyecekti. Gerçek çünkü küçük Yahudi toplumunun dinsel yöneticilerinin elindeydi.

Albatrosların kurşun renkli göklerinde, özgürce uçuştuğu, bu kentin havası, Spinoza için de Rembrandt için de nefes alınamaz hale getirilecekti.

Spinoza

II- Gölgenin halkı

Denize açılan limanlar insanlara muhtemelen martılarla, uzağın ve sonsuzluğun bilgisini taşıdıklarından, özgürlüğün kenti olarak bilineceklerdir. Bu genel olarak doğru bir yaklaşım olsa da limanların üzerinde yaşayan her toplum için doğru olmayacaktır. Toplumlar kendi tarihsel koşulları içinde de davranacaklardır. Amsterdam’da da böyle olmuş, kentin büyük özgürlüğüne rağmen Martin Buber’in deyişi ile Yahudiliğin yetiştirdiği en büyük deha olan Spinoza ağır bir baskı ile karşılaşıp toplumdan dışlanabilmiştir. Yahudi’yi dışlayan (altını çizmek gerekir) dış dünya olmamış, Yahudi’nin bizzat kendisi olmuştur. Kendisini “öteki” olarak algılayan dış dünyayı, “yabancı” olarak algılayan Yahudi bu kez bununla da yetinmeyerek, kendisi ile aynı görüşte olmayan Yahudi’yi de “öteki” olarak ilan edebilmiştir.

Yahudi’yi dışlayan “yabancı” şimdi, Yahudi’nin bizzat kendisi olacak üstelik bu tarihsel açıdan ne ilk ne de son olacaktır.

Siyasal ve kamusal alanda görünmez kılınmak istenen Yahudi, garip bir diyalektik yaklaşımla kendi kendisini sanki “gölgenin halkı” olarak ilan etmek isteyecektir.  Bunun nedeninin salt bir güvenlik sorunu olduğunu ileri sürecektir üstelik.

Bu tezde haklılık payı olsa da tarihsel açıdan ciddi yanlışlar içerecektir. Öncelikle, gölgede kalmak gerçekten bunu isteyen dış toplumun işini kolaylaştıracaktır. Fakat ondan daha vahim olan; dış dünyadan soyutlanmış bir yaşantı, dinsel yöneticinin, küçük toplumun tek ve meşru yöneticisi olmasına giden yolun açılmasını hazırlaması olacaktır. Yahudi toplumu ve üyeleri için özgürlük tümden hayaldir artık.

Gölgede kalmayı öneren dinsel yönetici, tarihin kutsalın iradesi sonucunda oluştuğunu ileri sürecektir.

 

III- Tarihi kim yapar?

Leibowitz diyecek ki: “Tanrı’nın tarihi yaptığını söylemek denli komik bir şey düşünemiyorum.”

Spinoza’dan Marx’a zaman zaman Troçki’ye ve daha başkalarına kadar birçok düşünür tarihi analiz etmek için önce Yahudiliği reddedecektir ve bu tesadüf olmayacaktır.

Bunun büyük nedeni egemen dinsel sözcülerin, tarihi, kutsalın iradesiyle açıklamaya soyunmaları değil midir? Halbuki tarihin kendine özgü dinamikleri vardır. Ve bunlar yarı mistik yarı gizemsel söylemlerle açıklanamaz. Kutsalın söylemiyle hiç açıklanamaz.

Tarih boyunca Yahudiliğin dinsel yetkililerinin aynı zamanda tek toplumsal önder konumunda olmaları ve mesela bu topraklar üzerinde batıdakine eş bir aydınlanmanın yaşanmamış olması Yahudiliği anlatılan çıkmazın içine kilitleyecektir. Hezekiel’den Spinoza’ya oradan Freud ve Buber’e büyük bir bilgelik içeren Yahudilik, bugün Amsterdam’ın “Yahudi mahallesinden” çıkan, acı veren benzer fetvaların anlayışına kilitleyecektir.

Vahim olan bu ufuksuzluğun, kuruluş sürecinin tersine, İsrail’in politik iktidarının dünya algısını kuşatmış olmasıdır.

Martin Buber’in mesela bütün uyarılarına karşın bugün ülkenin yöneticileri “survivor halkı” ünvanını “gölgenin halkı” ünvanına tercih ediyor görünmektedirler.

*

Sormak istiyoruz:

Tarihsel ve siyasal meşruiyet sadece yaşanmış çok büyük acıların üzerine kurulabilir mi?

Tartışmaya devam edeceğiz…

 

21  Mart 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında Yayımlanmıştır.

 

anasayfa kategorisine gönderildi

Korkularımız ve aklımız üzerine

“İnsanın kendi duygulanışlarını yönetme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne, kölelik diyorum.”

Spinoza

Baruch Spinoza 

Korkunun egemenliği üzerine

Umut, sanılanın aksine korkunun bir diğer yüzüdür. Korkunun etkisindeki bir ruh hali, bundan çıkış yolunu bulamadığında geleceğe dönük bir hayal büyütecektir kendi derinliklerinde. Düş’ün akılla bir ilişkisi olmayacağı için insan, yarına dair bu beklentisine umut ismini verecektir. Umut, bir anlamda kendini bilinmeze teslim etmekle eş anlamlı olacaktır böylece. Bu süreçte bilinç olmadığı gibi olguları etkileme ve yön verme iradesi de mevcut değildir. Beklenti, olanlara müdahale etmeyi içermeyecektir. Umut, pasif kalanın ve kendini gerçek üstü bir iradeye bırakanın ruh haline denk düşebilecektir.

Dinler burada gökselin bilinemez bir iradesi olarak umut arayışının temel aracı olacaktır.

Fakat bilinmezin bilinmezliği korkuyu azaltmayacak, zaman içinde arttırabilecektir de. Korku büyüdükçe umuda ihtiyaç çoğalacak, o da bilinmeze olan bağımlılığı arttıracaktır. Bilinmezin kutsallığı, açıklanması zor bir ruh hali içinde büyüyecektir.

İnsan olanın köleliği kaçınılmazdır bu durumda. Korku, temel yöneticidir.  Bu süreç toplumsal düzeyde de farksızlaşacaktır. Burada da toplum tıpkı birey gibi kendini yönetemeyecektir artık. Korkularının tutsaklığında tanımlanamaz umudun egemen olduğu efsunlu bir ruh hali tümüyle egemen olacaktır.

Gizemli beklenti, bireyi de toplumu da olan bitenin sadece seyircisi olmaya itecektir. Kurtuluşunu siyasanın ve tarihin dışında kalarak arayacaktır.

Kuşkusuz, filozofun da dediği gibi kölenin özgürlüğünden bahsedilemeyecektir bundan böyle.

İnsan eyleminin nedeni, akıldan itkiye1  indirgendiğinde…

Düşmanın (yabancının) objektif varlığı kuşkusuz muhatabı için korku üreticidir. Bununla birlikte öznel olarak dünyanın yabancı (muhtemel düşman) ile dolu olduğu yargısı da ürküntü vericidir. Bu korkunun nedenleri birincisinden tamamı ile farklıdır; özneldir. Biri nesnel, diğeri sübjektif bu iki algı aynı kişilikte buluştuklarında korku kuşku yok ki bireyin bilincine tümüyle hâkim olacaktır. Korku toplumsal yapıyı da tümüyle benzer şekilde tutsak edecektir.

Umut artık bu tutsaklıktan çıkmanın tek yolu olarak belirecektir.

1000 yılı aşkın bir süre tümüyle içine kapanık bir getto yaşantısının, dünyanın değişik yerlerinde de olsa Yahudilik hayatını bu çerçevede etkilediği ileri sürülebilir. Sartre’ın “Yahudi kendisine Yahudi denendir.” önermesini “Yahudi kendini yabancı hissedendir.” cümlesi ile tamamlamak yanlış olmayacaktır.

Yahudi’nin hiç te haksız olmayan nesnel korkusu, kendinden kaynaklı öznel dünya algısı ile birleştiğinde yukarıda anlatıldığı gibi umut tek avuntusu olacaktır. Ancak 2000 yıllık umut sayesinde korkuya ve çekilen büyük ıstıraba katlanılabildiği ileri sürülecektir. Kurtuluşa (liberation) ancak umutla ulaşılabilecektir. Öylesine toptan ve büyük bir kurtuluş olacaktır ki söz konusu olan, bunun göksel olmasından başka çare yoktur. Tüm düşmanlar (ve korkular) onun iradesi ile ancak yok edilecektir.

Umut hayali, bulutların ardında büyüyecektir.

Bununla birlikte kurtuluş gerçekleşmedikçe, kaçınılmaz bir şekilde korku artacaktır. Bu da gökselden beklentiyi sonsuza fırlatacaktır.

Korku, gerçekleşmeyen umutta kendini büyütecek verimli bir toprak bulmuştur.

Flaubert “mahcup olan mağrur olur” diyecektir. Tarihsel süreçte getto yaşantısı da Yahudi’nin ve toplumunun, “öteki” olmasının ıstırabını ve mahcubiyetini arttıracak ama aynı anda “ayrı” olmanın övüncünü de büyütecektir. Devamında dış dünyanın Yahudi’yi “öteki”leştirmesi ve ondan nefreti de büyüyecektir. Korku, yerden göğe her yere hâkim olacak, ufuk yere inecektir. Korku ile ufka bakan kurtuluşunu gerçek üstünde arayacaktır.

Eğer kurtuluş gökselde aranacaksa onun yer üzerindeki temsilcileri (din adamları) bunun gerçekleştirilmesinin temel sorumluları olacaklardır. Onlar da buna istekli ve hazır değiller midir zaten?

Bununla birlikte kurtuluşun öbür tarafa ve onun bu taraftaki yol göstericilerine (din adamlarına) devredilmesi azımsanmayacak ağırlıkta sonuçlar doğuracaktır. Öncelikle din adamları Yahudi toplumunun yer üzerinde de nerede ise tek ve doğal yöneticileri olma konumlarını güçlendireceklerdir. Göksel, tek kurtarıcı olduğunda onun adına konuşup, yorum yapanların önemi büyüyecektir.

Din adamları tarafından mesiyanik perspektife sıkıştırılmış Yahudi için korku, bu yöneticilerle azalmayacak artacaktır. Üstelik korku refleksli yönetimin göksel onaylı kurtuluşu sık sık öne sürmesi Yahudi’nin ve toplumunun tarihsellikten ve siyasetten uzak kalmasına katkı sağlayacaktır.

Zaten uzun erimli siyasetten zorla dışlanmış olan Yahudi toplumu bu kez de kendi (dinsel kaynaklı) yöneticilerinin işi göksele havale etmesi ile tarihe korku içinde bakan bir seyirciden ibaret olacaktır sadece.

Halakha’nın2 sadıkları, bekçileri için tarihsel süreç, tarihin anlamı, tarihin gerçekliği önemsizleşecektir.

Yönetici, kendini artık tek bir işe vazifeli görecektir; emri altında yaşanan siyasal otoriteden dindaşlarının yaşamının korunmasını sağlanmasını talep edecektir. Ve tabii ki bunu sağlayabilmek bile azımsanmayacak bir başarı olacaktır.

Ama bu sırada zaten “ötekileştirilerek” dışlanmış olup ezilen Yahudi ve toplumu ile, kendisinin “öteki”leştirdikleri arasında karşılaşma olanağı tümden yitecektir. Birinin diğerini tanıma olanağı imkânsız hale gelecektir. “Hayali Yahudi” imgesi büyürken, Yahudi için de her taraf “hayali yabancı” ile dolacaktır.

Yeshayahu Leibowitz

Yeshayahu Leibowitz

 

Modern zamanlarda akıl ve “kurtuluş”

Aklın hem temel bir değer hem de gerçeğe ulaşmada birincil bir araç olarak belireceği yeni zamanlar, kuşkusuz batı Yahudileri ’nin yazgısında fırtınalı dönüşümlere neden olacaktır. Burada Yahudilik mesela; Mendelssohn ile kendi aydınlanmasını inşa etmeye başlayacak ve kutsalın yönetiminden sıyrılıp aklın rehberliğine geçme çabaları yoğunlaşacaktır. Korkunun ancak akılla aşılabileceği anlaşılabilmiştir artık.

Buna karşılık Doğu ve en başta Osmanlı aydınlanması ile rasyonelleşme süreci hem gecikecek hem de kendine özgü renklere bürünecektir. Sonuçta, bu topraklardaki Yahudi toplumunun yazgısında gel gitli de olsa batıdakine benzer türden bir aklileşme sürecinin başlamasına engel olacaktır. Tabi olduğu egemen gücün baskısında, ondan kaynaklanan korku aynı kalırken, Yahudi toplumunun kendi yönetici kadrosunun yöntemlerinde de bu durumda radikal bir değişiklik olamayacaktır. Metafizik korku egemenliğini kaybetmeyecektir.

Temelde endişenin gölgesinde, aklın ötesinde bir varoluş biçimi süregelecektir. Montaigne’siz, Descartes’sız, Mendelssohn’suz bir toplumda yaşam ve “kurtuluş” hep aynı ufuklara kilitlenmiş kalacaktır. Herkes birbirine “öteki” olmaya devam edecektir.

Leibowitz “Halakha”nın tarihsel “şimdi”nin analizini yapamadığına işaret ederken pek haksız görünmemektedir.

Kendi Mendelssohn’unu yetiştirememiş ve yer üzeri yaşantısına dair dinsel yorumlara sıkışmış “Yahudi’nin” ve toplumunun “çift taraflı” korkudan nasıl kurtulacağı belirsizdir.

Konuyu tartışmaya devam edeceğiz…

 

Son Notlar

  • “İtki” güdü anlamında kullanılmıştır.
  • Musevi yasa sisteminde sözlü ve yazılı aktarılan emirleri kapsayan bir dini hukuk kavramıdır.

 

 

 

21  Şubat 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında Yayımlanmıştır.

anasayfa kategorisine gönderildi

Bir Kentin ve Bilgesinin Bugüne Dersleri ve Soruları III

Leprozen Verbeterd 1602

Leprozen Verbeterd, 1602, Amsterdam

Giriş

İki sayıdır sürdürülen ve şimdi(lik) sonlandırılacak olan bu çalışma bilimsel bir tez   olmaktan çok kutsal – özgürlük – para – zenginlik – tolerans gibi genel olarak modern zamanlara ait kavramların serüvenini, aralarındaki ilişkiyi, belli bir kentin (Amsterdam’ın) özelinde sorgulamayı amaçlamıştır.

Doğal olarak asıl yapılmak istenen bugünün insanını bu kavramların ilk oluştuğu mekanlardan birine götürerek orada düşündürmek. Spinoza’nın, Descartes’ın, Erasmus’un, Rembrandt’ın ve ekonomi politiğin entelektüel tarihinin eşliğinde bunun ilginç bir yolculuk olduğu düşüncesindeyim. Bugüne oralardan bakmak bizim insanımız için özellikle anlamlı olacaktır.

Bugünü anlamak öncelikle arkeolojik bir kazıdan geçebilir. Ama hemen ardından şimdi ile bağlantı kurulduğunda görülecektir ki arkeolog süratle bugünün ekonomistine – toplum bilimcisine dönüşmüştür.

Nietzsche “Bugün ne var?” sorusuna “Hiç var.” diye cevap verecekti. Hiç, boşluk (néant) değil midir? Zenginleşmenin artık nerede ise yer üzerinde tek var olma biçimi olarak sunulduğu insan ola ki bu süreçte kendiliğinden bunun anlam(sızlığı) üzerine düşünmek isteyecektir.

Ama bu arayış ister istemez bizi Smith’e götürecektir. Zenginleşme arayışı ve “hiç”lik arasındaki ilişki daha rahat kurulabilecektir o zaman. Unutmamak gerekir ki Amsterdam’da filizlenen ekonomi oraya çok yakın bir yerlerde ve neredeyse aynı tarihlerde ilk olarak ekonomi politik ismi ile bir bilim olma niteliğini kazanacaktır.

O zaman şimdi Amsterdam yazılarının bu üçüncü dizisinde, kısmi bir tekrar pahasına da olsa tekrar kutsal adına yapılan boğazlaşmalara, oradan ünlü Nantes fermanına ve tabii o dönem fanatizminin büyük kalesi İspanya’ya gitmek gerekecek. (Cottret, 1997) Bu süreçte küçük Amsterdam’ın büyük İspanya ile savaşımının (iktisadi- siyasi boyutu bir yana) aslında fanatizmle, özgürlüğün evrensel mücadelesi olduğu vurgulanacaktır durmaksızın.

Fanatizmin bir insana özgü hangi tutkularla örtüştüğünü görmek için en iyi öğreticilerden biri de edebiyat olacağından Cervantès’ten, Molière’e büyük insan tabiatı analistlerinden yararlanmak gerekecektir. Edebiyat her zaman bilimlerin ilk laboratuvarı olarak bu işi o dönemde de en iyi yapan olacaktır. Ardından dinsel – siyasal ihtirasın, tutkunun modern zamanlarda  çıkar ile dengelenme arayışlarını ve bunun sınırları görülmeye çalışılırken ekonomi politiğin gündeme geleceği sezinlenecek ve bunun özgürleşme süreçleri ile ilgili bağlantısı kurulmaya çalışılacaktır.

Özgürlüksüz zenginliğe yani “hiç” liğe mahkûm edilen bugünün insanına Amsterdam’dan ders ve soru kendiliğinden ortaya çıkacaktır böylece.

 

Amsterdam

 

I-Siyasetin tutkusu kutsalın ihtirası ile birleştiğinde…

Birleşik prensliklere (Hollandalılara) karşı ilk aşamada savaşı kazanan İspanyol komutan Papo Piev onlara zaferinin simgesi olarak bir kılıç ve bir şapka yollayacaktır. Kılıç, rahibin yer üzerindeki iktidarının geçici sembolüdür. Şapka ise din savaşlarına, kutsalın – gökselin verdiği bir korumadır. (Méchoulan, 2014, p:16)

Mutlaka denizler üzerindeki egemenlik haklarının paylaşımından geçerek diğer siyasal – iktisadi nedenlere kadar bir dizi nedenin de görmezden gelinemeyeceği bu savaşın, yine de etkin nedeninin altını çizecektir böylece İspanyol komutan. II. Philippe’in temel sorununun siyasi – iktisadi olmaktan çok katolikliğin kutsalını savunmak olduğunu ileri süren az sayıda tarihçi olmayacaktır. “Kutsalın tutkusu,” dinsizlerin (ve özellikle Amsterdam’lıların) hükümdarı olmaktansa tüm İspanya’yı kaybetmeye hazırım” dedirtecektir bu fanatik “inançlıya”. Kim bilir belki de “fanatik” olunmadan inançlı olunur mu diye düşünecektir gecenin yalnızlığında?

Bu ihtiraslı fanatik, kısmi iktidarı, dönemin güçlü hükümdarı babası Charles Quint’ten devralacaktır. “Dinin en saf ve el değmemiş bir şekilde muhafazası” kralın büyük vasiyeti olacaktır oğluna. Engizisyon devam edecektir anlaşılan. İspanya sadece saf katoliklerin ülkesi olacaktır. Başka dinlerden buraya geçenler dahi ancak belli şartlar içinde ve yaşam boyu sürecek denetimlerle ancak kabul edileceklerdir.

Saf inancın! gerçekleştirilmesi gökle yeri birleştiren büyük bir amaç olacaktır İspanya için. Bu uğurda içerden dışarıya her yer talan edilebilecektir, yağmalanabilecektir. Talan ve katliam kaçınılmaz olarak içerde Yahudilerden başlayacak, yeni keşfedilen ülkelerin sakinlerine kadar her coğrafyayı ve herkesi kapsayabilecektir. Buralardaki altın artık kanın kızılına boyanmış olarak götürülebilecektir ana kıtaya. Yahudiler de Katolikliğin Tanrı’sını kabul etmediklerinde yok edilebilecekler, en iyi ihtimalle de sürgüne gönderileceklerdir. Protestanlar ise kuşkusuz büyük düşmandırlar II. Philippe için ve küçük Amsterdam dize getirilmelidir.

Bütün bir 16. yüzyıl böyle devam edecektir ama zaten her taraf bu yüzyılda kana boyanmış değil midir?

Parival söyle bir not düşecektir “çelikten bir yüzyıl” olarak adlandıracağı yüzyılı anlattığı kitabının başına: “Muhteşem olarak adlandırılan bu çağ aslında beddualı bir dönem olacaktır insanlık tarihinde. Önceki yüzyıldan devraldığı vahşeti, kan ve gözyaşını devam ettirecektir bu yüzyılda. Adaletsizlik ve bitmez insan kıyımları durmak bilmeyen kanlı seller oluşturacaktır.” (Parival,      )

Gerçekten de insan çığlıkları ve yakarışları göklere yükselecek ve kutsalın tutkulu savunucuları bu kez sanki olan bitende hiç payları yokmuş gibi tehditkâr bir şekilde parmaklarını sallayıp “büyük ve son yargı gününün geldiğini” dahi söyleyebileceklerdir.

Kutsalın tek ses istemesi ile merkantilizmin tek ses savunusu tesadüfen mi bir araya gelecektir? Ekonomi ve siyasal yaşam despotizmin karanlığını yansıtacak, bu gündelik hayatın her noktasına yansıyacaktır. İspanya’nın pürüzsüz ve aydınlık gökyüzü kızılın karanlığına boyanacaktır sanki. İhtiraslı insan, tutkusunun körlüğünde yer üzerinden öte tarafa kadar her yeri biçimlendirmeye soyunabilecektir. Yağma edilen zenginlik bu tutkulara güvence sağlayacaktır. İlginç bir diyalektik oluşacaktır sanki. Zenginlik yağmayla geldiği için despotizme, kutsal da despotik niteliği ile savunulması ve takdir edilmesi için zenginliğe ihtiyaç gösterecektir.

Özgürlük de birey de bu çıldırtıcı aydınlığın ülkesinde henüz boy gösterememişlerdir.

Smith, puslu bir gökyüzünün altında ve yaklaşık bir yüzyıl sonra bilgece tahlil edecek, gücün ve zenginliğin anatomisini şöyle yazacaktır: “İnsanlar genel olarak zenginlere ve güçlülere hayranlık duyarlar ve onlara imrenirler. Dikkat edilirse görülecektir ki insanlar sadece ve aslında bilgeliğe ve erdeme saygı duymazlar, hatta asıl zenginlere ve güçlülere imrenirler. Güçlülerin erdemsizliği ve çılgınlığı şaşılası bir şekilde onlarda itaat isteği yaratır. Yoksulların ve zayıfların durumları insanlar için çok daha az önemlidir. İhtirasın, tutkunun temelinde insanların saygısını ve beğenisini kazanmak arzusu yatar.” (Smith, 2016, p:157)

Teolojik baskının siyasi ve iktisadi despotizmle birlikte yere göğe sığamamasını anlamakta Smith yararlı olacaktır.

İspanya ‘ya dönüldüğünde II. Philippe her yere ve inançsızların ülkesine inancı götürmekte anlaşılıyor ki kendini vazifeli sayacaktır. Kutsalın elçisidir o. İnançsızların asla hükümdarı olamayacağına ve hükmetmekten vazgeçemeyeceğine göre yol tektir. Herkesin ve kanalların sessizliğinde yaşayan insanların inanca davet edilmesi gerekecektir!

Nantes fermanı ile yakın bir coğrafyada yer üstü ile öte tarafın iktidarı birbirinden ayrılmaya yüz tutmuşken II. Philippe sonsuz ihtirası ile tersine soyunmuştur. İspanya, Cervantès’in deyişi ile “Tanrının yer üzerindeki elçisi olarak ebedi adaleti sağlamaya adamıştır kendini.” (Cervantès, 2015)

İspanya siyasi – dinsel ihtirası ile kanlı yüzyılda azımsanmayacak bir yere sahip olacaktır.

 

Jan Abrahamsz Beerstraaten

Jan Abrahamsz Beerstraaten

 

II – Tutkuyu çıkarla dengelemek …

Siyasetin tahakkümünün kutsalınki ile birleşmesi bireyin belireceği toprakları çöle çevirirken toplumu da soluksuz bırakacaktır. Onu canlı ve özgür bir organizma değil de bir kullar yığınına çevirecektir.

Modern zamanlar bir anlamda buna başkaldırının soluksuz bir serüveni olmayacak mıdır?

Ama modern zamanlar aynı zamanda bir keşfin de hikayesi olacaktır; “ekonomi politik” yeni dönemlerin temel dinamiğini oluşturacaktır. Modern zamanlarla ekonomi politik birbirinin içinden süzülürlerken birbirlerini yapılandıracaklardır da. Çıkarın, insan eyleminin temel nedeni olarak tescili “ekonomi politiğin keşfi” ile mümkün olacaktır nerede ise. Bu yepyeni bilim de aslında onun üzerinde yükselecektir. Önce eskinin tüm ahlak kategorileri ile birlikte rafa kaldırılması gerekecektir. Çıkar egemenliğini eskiden boşalan yerde ilan edecektir çünkü.

Cervantès büyük bir öngörüyle bu anlatılanları önceleyecektir. Don Quijote ile bir dönemin artık kapanmak üzere olduğunun güçlü belirtilerini verecektir. (Cervantès, a.g.e.) Modern zamanların açılışının bir tür haberciliğini yapacak olan büyük İspanyol yazar, garip bir tesadüf eseri, kutsaldan ve siyasetten özgürleşmenin savaşımını verecek olan birleşik prensliklerin büyük bilgesi Erasmus’un öğrencisi olacaktı. Don Quijote’nin yazarı, şan, şeref kategorilerinin kapalı bir topluma ve aristokrasiye özgü olduğunu, artık zamanını doldurmuş olduğunu kendine özgü üslubu ile anlatacaktır.  Zavallı Don Quijote az gülünç olmayacaktı artık anlamsızlaşan değerleri savunmak isterken. Cervantès mutlak olanla, despotik olanla ilişkisini kuruyor olmalıydı bu durağan değerlerin.

Molière de Don Juan ile aşağılayacaktır şan ve gurur tutkularını; kahramanlığın yüceltilmesi anlamsızdır diyecektir sahnede. Onun yerine daha gerçek ve basit bir duyguyu önerecektir. (Molière, 2012)  La Misantrophe’da ise sahneye konacak olan aşk, gerçek aşk olacaktır. Aşığın sevgilisine kavuşması için kanlı bir mücadeleye gerek olmayacaktır. Yasal bir aşıktır o artık, serseri gezginci, nerede olduğu belli olmayan bir gezginci değildir. “Asalet içtenliktir sahte değerler istemiyoruz artık” deyiverecektir Molière. (Molière, 2013)

Corneille de tutkulu kahramanlığı eleştirecek bir oyununda, tek bir kişinin üç kişiye karşı savaşmasının anlamsızlığını vurgulayacaktır.

Pascal da geri durmayıp bu yüceltilmiş değerlerin aslında kendini beğenmişlik ve gerçeklerden kaçış anlamına geldiğini söyleyecek, Racine daha da ileri giderek bu türden tutkuların aslında küçük düşürücü olduğunu yazacaktır. (Hirschman, 2014)

Büyük bir dönüşüme tanıklık edilecekti görüldüğü gibi.  Hirschman’ın da belirttiği gibi şan, şeref, kahramanlık gibi büyük tutkuların döneminin kapatılması belli bir amaç için yapılmış olmazsa da boşalacak olan değerler sisteminin  yenilerince doldurulması gerekecektir; yeni bir var olma biçiminin habercisi olmalıydı  bütün bu dönüşüm.

Çıkara sanki “görünmez bir el” yer açmıştı. Çıkar modern zamanların değer sisteminin özünü oluşturacaktır.

Durağan ve baskılı bir var olma şekli bitecektir artık. Özgürleşme kaçınılmazdır. Henüz Amsterdam’ın, Amsterdam olmasına da Spinoza ve Descartes’a da vardır ama cesetlerin yüzyılından, her şeye rağmen sezinlenebilen bir tür özgürleşme iradesi yayılmaktadır.

Özgürlük ve çıkar bu dönemde baş başa büyüyecektir.

İspanya ve onun simgesinde oluşan engizisyon ve fanatizmin saldırganlığı doruğunda olsa bile siyasalın kutsalla iş birliği yaptığı despotizm belliydi ki artık gücünü kaybedecektir. Tarih Spinoza’nın dediği gibi bir tür deterministik bir süreç içinde ara ara akla yer açarak veya tümüyle iradi bir planlama ile yürüse bile özgürleşmenin tadı ortalığı kaplamaya başlamıştır.  Kimileyin kanın tadına   bulaşsa dahi bu böyle olacaktır. Yer üzerinde yeni bir var olma şekli belirecektir.  Mal da bu doğrultuda eski anlamını yitirecek, ihtiyaçtan kopup bağımsızlaşarak kendi için var olacaktır.

Çıkar ihtiyacı dahi dönüştürecekti anlaşılan.

Çıkarın bir değer olarak eskilerin yerini bu kadar çabuk alabilmesine Weber dahi şaşıracaktır: “Nasıl oldu da ahlaki anlamda en iyi ihtimalle göz yumulan bir uğraş –para kazanma işi- Benjamin Franklin’in ilahi dürtü diye tanımladığı şeye dönüştü?” diye soracaktır. (Hirschman, a.g.e.)

Soruya Mandeville aslında cevap vermemiş miydi ki? Kitabının nerede ise başında, o da şöyle soracaktı; “nasıl oldu da serseri hırsızlar bu çağda namuslu insanlar haline geldiler?” (Mandeville, 2013, p:7)

Anlaşılıyordu ki yeni zamanların başında birçok düşünür çıkarı, insanın siyasi-kutsal maskeli ihtiraslarına bir dengeleme öğesi olarak göreceklerdi.

Peki böyle bir şey mümkün müydü? Siyasal-kutsal ihtirasları çıkar dengeleyebilir miydi? Onların dehşetini azaltabilir miydi? Onun peşinde koşarak insanlar yok edici ihtiraslarından vaz geçerler miydi? Ama daha da önemlisi çıkar diğer tutkulardan daha mı az saldırganlığa itecekti insanları?

İnsanlığın bilinmezlerle dolu bir yeni dönemine girildiğinde temel sorun şu olacaktır anlaşıldığı kadarı ile yıkıcının yıkıcısı tutkular (passions) kutsalın egemenliğinin artık mesela Spinoza ile ciddi bir şekilde tehdit edilmeye başlandığı bir dönemde nasıl engelleneceklerdir. Tekrar etme pahasına; çıkar bunları engelleyebilecek miydi?

Başkaları ile beraber Montesquieu mesela buna olumlu cevap verecek, Pascal da daha önce: “İnsan şehvetten bile başarılı bir düzen çıkarmayı bilmiştir. Ne kadar da güzel bir düzen olmuştur bu” diyecekti.

Pascal’dan Mandeville’e oradan Vico’ya ve “aklın kurnazlığıyla” Hegel’e kadar, gelecek yanıtların arasında ortak bir payda belirecektir; yeni dönemlerin temel dinamiği çıkar yıkıcı tutkuları, siyasalın ve kutsalın despotik hırslarını dengeleyebilecek tek güçtür.

 

Amsterdam

 

III-Amsterdam’da özgün bir arayış

Amsterdam’daki büyük özgürlük arayışı aslında bunun cevabını da içerecektir. Bu, II. Philippe’in kutsalın ve siyasanın baskısından kurtulma arayışına askeri yanıt kadar önemli olacaktır. Her ne kadar getirilecek cevap daha önce de belirtildiği gibi Mandeville’in, Montesquieu’nün tezine yakın duracaksa da görülecektir ki kentin bilgesi Spinoza ile bu sorgulama değişik renklerin ayrıntılarına bürünecektir.

Ama önce tekrar belirtmek gerekecektir; kutsalın ve siyasanın ihtirasında yangın yerine dönmüş dönemin dünyasında mal ve para mübadelesinin soluk soluğa yapıldığı bu liman kenti umut taşıyabilecektir hala insanlığa. Fénelon şöyle anlatacaktır: “İlk girdiğinizde sanırsınız ki burası belli bir halka ait bir yer değildir. Burası tüm ulusların ortak mekanıdır ve burası ayırımsız herkes için bir ticaret merkezidir.” (Fénelon, 1995)

Kutsalın fanatizminin övgüsünde zamanı durdurmak isteyen İspanyol kralı II. Philippe belki de öncelikle bu nedenle soluksuz bırakmak isteyecektir Amsterdam’ı ve bu kent de (kuşkusuz diğer siyasi- iktisadi nedenlerle birlikte) önce bunun için, özgürlük için başkaldıracaktır despotizme.

Merkantilizmin ülkesinde, zenginlik üretilmeyen ancak yağmalanıp el konulan olduğu için bu iktisadi düzenin özgürlüğe ihtiyacı olmayacaktır. Kutsalın tek seslilik ihtirası ekonomik düzenin despotik arayışı ile bütünleşecektir böylece. Çıkar ise merkantilizmin aşıldığı Amsterdam da Braudel’in dediği gibi hayali bile olsa özgürlük isteyecektir. (Braudel, 2014) Bu kentte zenginlik, üretilebilen, olacaktır çünkü. Kavganın çok da gerekli olmadığı düşünülecektir burada. Artık modası geçmiş ihtiraslı siyasal-dinsel kavgalar değil, malın etrafında bir uzlaşma aranacaktır. Zenginlik üretilebildiğine göre paylaşılabilirdi de. Montesquieu sanki burası için yazmıştır: “Yıkıcı tutkular, modern zamanlarda çıkarla dengelenebilirdi.”

Bu aşamada tekrar tutkulara dönüldüğünde Spinoza’nın tutkular analizinin ilk bakışta benzerlik gösterse bile Montesquieu’den veya Mandeville’den aslında farklılık gösterdiği anlaşılacaktır. Etika’sında Spinoza önce şöyle yazacaktır: “Bir duygulanış önce karşıt bir duygulanış ile ve azaltılacak duygulanıştan daha kuvvetli olan tarafından azaltılabilir ya da ortadan kaldırılabilir.” (Spinoza, 1965a, c: IV pr: VII) Burada ilk bakışta Montesquieu’nün dediği gibi siyasal dinsel tutkunun çıkarla dengelenebileceği düşünülecektir. Ancak daha sonra bunun bir ara durak olduğunu ve temelde akla güvendiğini ifade edecektir Spinoza. (Hirschman, a.g.e., p:43)

Amsterdam’ın bilgesinin çıkarı bir ara yol olarak görüp zenginleşmenin de güvenliği ve özgürleşmeyi sağlamak için zorunlu ve geçici bir durak olarak görmesi ilginç olacaktır. Şöyle yazacaktır zenginleşme isteği için: “Kentleri güçlendikçe, yurttaşlar daha güçlü ve özgür olurlar. Güvenlikleri özgürlüklerini arttıracaktır. Zenginlik insanları güçlendirdikçe, güvenliklerine daha çok dikkat ederler.”(Spinoza, 1965b, p:16)

Yine de Spinoza uyaracaktı; zenginleşme bir araç olmaktan çıkıp yer üzerinde bir var olma nedeni haline gelmemeliydi.

Kutsal adına yapılan kavgaların bitmesine daha vardı ama sanki Amsterdam bunun laboratuvarı olma işlevini yüklenmişti. Zenginleşme felsefe ile, düşünce ile kol kola yürüyecekti bu kentte. Yaşamanın özgürlükle örüleceği yeni bir dönem beliriyordu ufukta. Özgürlük, bireyi ve onun isteğini çağrıştırıyordu kaçınılmaz olarak.

Gün henüz ağarıyordu ama albatrosların sessizliği bozan çığlıkları arasında yepyeni bir üçlünün birlikte var oluş denemeleri yapılabilecektir artık. Para – mal – özgürlük üçgeninin temel harcını da tolerans atacaktır. Amsterdam ve isteğin teorisyeni, kentin bilgesi sessizce yerlerini almaya hazırdırlar. Kanalların kenti artık, özgürlüğün, zenginliğin ve düşüncenin kenti olmaya adaydır.

Emtia, çıkarın yol göstericiliğinde genelde puslu olan Amsterdam’ın gökyüzünün altında güvenlik içinde mübadele edilebilecekti. Tolerans da bu kentin temel dokusunu oluşturacaktı nerde ise. Gökyüzünün kimi zaman Rembrandt’ın yağlı boyalarını andırırcasına gölgeli karanlık renklere boyandığı bir kentti burası. Ve tutkuyu çıkarla aşmaya çalışırken bu büyük ustasının gölge oyunlarına başvuracaktı. Ekonomi politiğin teorisi henüz oluşmamıştır ama sanki bu kentin filozofunun ve ressamının fırça darbelerine uyum sağlamıştır.

Yeni, özgürlük getirici olarak düşünülecekti. Eski, kutsal – siyasal tutkuları ile geride kalmalıydı. Bunu da çıkarı ile davranan yeni bir sınıf sağlayacaktı. Fakat burada dahi kolay olmayacaktı bunlar. Eski, iktidarını bırakmak istemeyecek yeni çıkarı ile bütünleşmek isteyecekti ve ilginç olan ikisi de zora başvurabilecekti.

Albatroslar umudu kendi zıttı ile beraber taşıyorlardı bu kente.

Kentin iki dâhisi, Rembrandt ve Spinoza ilginç bir şekilde birisi yeni özgürleşenle, zengin sınıfla, burjuva ile iktisadi ve kültürel çatışmaya girip dışlanacak diğeri de filozof da kutsalın fanatizminin onu yok etme isteği ile karşı karşıya kalacaktı. (Streiff, 2002) Yahudi Spinoza’yı kendi dindaşları yok etmek isteyeceklerdir. Direnecektir Spinoza; öylesine ki bir efsaneye göre Rembrandt “Davut ve Saul” resmini Spinoza’ya ithaf edecektir. Spinoza Tevrat’taki onur ve direnme sembolü Davut olacaktır. İkisi de özgürlük için yaşamlarını ortaya koyacaklardı. Evet, çünkü her şeye rağmen yeni denenmeliydi. Ve bu kent kanalların içinde rüzgârın uğultusunda günün gölgeli aydınlığında özgürlüğün ve toleransın doğum sancılarını çekiyordu.

Amsterdam yeni dünyanın Babil’i idi. Orada da para ve özgürlük önce birlikte idi. Bu topraklarda benden başka ticaretle uğraşmayan yok diyen Descartes bile ilk gelişinden sonra tekrar buraya dönecek ve hayatının büyük bölümünü geçirecekti. Şöyle yazacaktı oradan Balzac’a: “Başka hangi ülkede böylesine mükemmel bir özgürlük bulabilirsiniz, nerede daha büyük bir sükunetle uyuyabilirsiniz?”

Bir İspanyol gülümsetecekti: “Kutsalın topraklarından uzaklaşıp, Amsterdam’a doğru yaklaşıldığında bolluk ilginç bir şekilde artıyor.”

 010001000004-kleiner1

 

IV – Dersler ve Sorular

Fanatizm, Wallerstein’ın da belirteceği gibi çok şey kaybettirecektir İspanya’ya. (Wallerstein, 1980, p:174) Ülkede merkantilizmin tek sesliliği kutsalın takıntısı ile birleştiğinde mesela kendisine büyük bir ticari dinamizm kazandıran ama İsa’nın müridi olmayan! Yahudileri kaybedecektir. Tanrının yer üzerindeki elçileri! küçücük bir ülkenin, Birleşik Prensliklerin özgürlük istemi karşısında şaşkına döneceklerdir. Oraya dahi hâkim olamayacaklardır.

Yağmalanıp biriktirilen zenginlik bile Wallerstein’ın anlatacağı gibi erimeye yüz tutacaktır. Rembrandt’ın, Spinoza’nın ülkesinde neler olduğunu filozof şöyle yazma imkanına sahip olacaktır: “Herkese kendi karmaşıklığı içinde yaşama imkânı veriyorum. İsteyenlerin inandıkları için ölecekleri bir yer istiyorum. Yeter ki benim de sahi olanı bulmak için yaşamama izin verilsin. (Lettre a Oldenberg: p:30 )

Ölürken iki büyük vasiyet bırakacaktır kentin bilgesi: Temkinli ve kuşkulu olmayı.

Zenginleşmeden bahsetmeyecektir. Özgürlük ve toleranstan bahsedecektir bunu söylerken. Muhtemelen aklına uzağında ve karşısında olduğu kutsalın büyük ismi İşaya’nın cümlesi düşecektir, dar yatağında belki de kımıltısız kanalın sularına son olarak bakarken: “Zenginlik üzerine zenginlik katandan uzak durun.”

Bugüne ve bize dersten çok soru kalmışa benziyor.

Gölgeli resimlerin ve ürkek filozofun “gel gitli” ruh halinden albatrosun üzerinde kanatlanıp giden sahi’nin ardından koşmak kalıyor.

 

Kaynakça

Braudel, F. (2014), La Dynamique du capitalisme, Paris: Flammarion

Cervantès, M. (2015), Don Quichotte De La Manche, Paris: Gallimard

Cottret, B. (1997), 1598 L’Édit de Nantes, Paris: Librairie Académique Perrin

Fénelon (1995), Les Aventures de Télémaque, Paris: Gallimard

Hirschman, Albert O. (2014), Les passions et les intérêts, Paris: PUF

Mandeville, B. (2013), La Fable Des Abeilles, Paris: Berg International

Méchoulan, H. (2014), Amsterdam au temps de Spinoza, Paris: Berg International

Molière, J.B.P. (2012), Dom Juan, Paris: Flammarion

Molière, J.B.P. (2013), La Misanthrope, Paris: Folio

Parrival, J.N. (         ), Abrege de L’histoire de ce siécle de fer, Paris: Bruxelles

Smith, A. (2016), Théorie des sentiments moraux, Paris: Payot & Rivages

Spinoza, B. (1965a), Ethique, Paris: Flammarion

Spinoza, B. (1965b), Traité Théologico-politique, Paris: Flammarion

Streiff, B. (2002), Le Peintre et le Philosophe ou Rembrandt et Spinoza à Amsterdam, Paris: Complicités

Wallerstein, I. (1980), Capitalisme et Économie – Monde 1450 – 1640, Paris: Flammarion

 

İktisat ve Toplum Dergisi, “Tiyatro Rafine Bir İştir”, Aralık 2017, Yıl 7, Sayı 86, ISSN 1309-9418, Ulusal Aylık Süreli Yayın Dergisinde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Türkiye de İktisadi Düşünce

Türkiye'de İktisadi Düşünce

LİST’İN İKTİSADİ DÜŞÜNCESİNİN ‘’TÜRKLEŞTİRME SÜRECİ ‘’ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI

Giriş

Alman romantizmiyle, aydınlanmanın “evrensel insan” projesi reddedilecektir. Daha çok Fransız kaynaklı olan ama Kantyen perspektifte de yaşam bulan bu ütopya 18. yüzyılın sonundan itibaren, özellikle 19. yüzyılda kökten bir eleştiriye tabii tutulacaktır. İnsan artık tüm zaman ve mekanların ürünü değil Gusdorf’un deyişi ile aydınlanmanın soyut şematiğinin dışında toplumun veya ulusun bir ürünü olacaktır (Gusdorf, 1993: 168)

18. yüzyılın son çeyreğinde aydınlanma henüz zirvesindeyken, militan rasyonalizme eleştiriler başlamıştır. Bu doğrultuda aydınlanmanın evrensel insan modeline ve Benthamyen faydacılığın üzerinde yükselen insanlığın yeni dünyasına itiraz edilecektir. Herder gibi, dostu Hamann’da bilimci ve faydacı renklere boyalı aydınlanmanın uygarlık projesine redlerini çok açık ortaya koyacaklardır. Aydınlanma, savunucusu ve eleştirileri yanıtlayacak büyük ismi Voltaire’i de yitirmiştir zaten bu dönemde.

Romantik düşüncenin büyük filozoflarından Fichte gibi List’de bu büyük itirazdan beslenirken, ona derinlik kazandırıp zenginleştirecektir. Friedrich List zaman zaman Fichte’nin de etkisiyle klasik liberalizmin iktisadi analizini yanlışlayacak ve temelde onun felsefesine, dünyaya bakışına karşı duracaktır. İktisadi düşünce tarihi kitaplarında List’e çok büyük bir yer verilmezse ve çok önemsenmezse de düşünür, himayeciliğin iktisadi kuramını oluşturacaktır. Bunun yanı sıra iktisadi milliyetçiliğin de teorisyenliğini yapacaktır. Önce dönemin Almanya’sının siyasi ve iktisadi yaşamı üzerinde etkili olacak, sonra da özellikle 20. yüzyılda milliyetçi iktisat politikaları benimseyecek başka toplumlar için referans olacaktır.

“Güçler İlişkisinin” bir teorisyeni olarak List, Say’in ve Smith’in klasik kuramını, dünya görüşünü reddedecektir. Klasik kuram onun için her şeyden önce kozmopolitizmin övgüsü ve meşrulaştırılması olacaktır. List’e göre klasik teori dünyanın bütün uluslarının barış içinde yaşayan tek bir toplum oluşturdukları varsayımından hareket ederek, zaten en başta yanılmış olmaktadır. (List ,1998)

List böylece tarih ve toplum perspektifinde olduğu gibi iktisat teorisinde de ulusu ön plana çıkaracak, bireyden insanlık toplumuna geçişin ancak ulus aracılığıyla mümkün olabileceğini ileri sürecektir. Açıktır ki bu durumda ulus, insanlığın tarihinde son derece önemli bir köprü vazifesi görecektir. List’in bu yaklaşımı kendi deyişiyle “Smithyen kozmopolitizmin” uzağında ve hatta karşısında olacaktır. (List,1998:20-30) Bu durumda Smithyen kuram, ulusların oluşturduğu bir dünyanın gerçekliğini algılamamış olacak ve mutlak özgürlük denilen bir ütopyanın peşine takılarak öncelikle ulusun değil, insanlığın tümünün faydasını maksimuma çıkarmayı hedefleyecektir. Klasik kuramın ve daha çok Smithyen felsefenin List’e göre ağır yanılgısı işte bu tez olacaktır.

List, “insan soyu” kavramını kozmopolitizmle beraber reddederek kendi iktisat kuramının temel ideolojik varsayımını da inşa etmiş olmayacak mıdır? List için, aynı gelişmişlik düzeyine ulaşmayan toplumların serbest mübadele ilkesi uyarınca ticari ilişkiye girmeleri doğru olmayacaktır. Dünyanın değişik uluslardan, değişik toplumlardan oluştuğu varsayımı kabul edildiğinde tüm toplumların aynı iktisadi gelişme aşamalarından, aynı anda geçmiş olmaları imkansızdır. Bu durumda eşit bir gelişme aşamasına varmamış toplumlar için, List himayeci bir iktisat politikası önerecektir. Siyasi tercih asıl olduğuna göre ticari birlikten önce siyasal birliğin oluşması gerekecektir. Tersi, yanlış bir politika önerisidir List’e göre (List, 1998).

Yazının devamını kitapta bulabilirsiniz.

Kitaplar kategorisine gönderildi