EKONOMİ POLİTİK: ZARİF MEZAR TAŞLARI

Adsız

“Spinoza, Zenginleşme ve Ekonomi Politiğin Keşfi”

 

Birbirlerinin içinde büyüyecek üç temel olgu modern zamanları ve kaçınılmaz olarak bugünü belirleyecektir. Bunlar yeni zamanların temel dinamiklerinin en güçlülerinden kimilerini oluşturacaklardır. Öncelikle, tanrının göğe çekilmesiyle, yer üzerindeki dinsel varoluş biçimi sona erecektir (Sarfati,2009:4). İnsan böylece rasyosunun eşliğinde yer üzerinin yönetimine taliptir artık. İnsan merkezli(anthropocentriste) yeni bir dönem ufukta belirginleşmiştir.

Rasyo (akıl), bu yeni sürecin asli aktörü olacak, felsefe ile birlikte kutsalsızlaştırılmış yer üzerini yeni baştan anlamlandırmaya soyunacaktır. Modern zamanların başında felsefe salt anlamak amaçlı bir anlamak değil, elde edilen bilgi ile dönüştürücü olmak isteyecektir artık (Misrahi, 2003:6).

Fakat burada temel amacı gözden kaçırmamak gerekecektir. Felsefe teolojiyi ikame ederek, kutsalsız kalmış bu dünya üzerinde nasıl ve hangi amaçla var olunacağının yanıtını bulmaya soyunacaktır. Hobbes (Hobbes,2014), descartes ama özellikle Spinoza (Spinoza, 1978) ile birlikte bu süreç inşa edilecekir. Tüm bu çabalar insanın mutluluğunu sağlamaya dönük olacaktır artık.

 

Yazının devamını kitapta bulabilirsiniz…

 

 

 

Kitaplar kategorisine gönderildi

Yahudi-İnsandan, İnsan-Yahudi’ye

 Asimilasyonların arasında ulusal olanı, en sinsi ve en tehlikelisidir.

Martin Buber

Martin Buber

Bilgeliğin yollarını döşemek

İnsan olanı sonsuzluğun içinde, kozmosun derinliklerinde kavrama çabasına dönük değil midir bir anlamda, Hezekiel’in büyük sorgulaması?  Bilge, evrenin sonsuzluğunda kavramaya çalışacaktır Yahudi’nin ve temelde insan ruhunun gizini. Ama insan-Yahudi’yi kozmosun içindeki yolculukta keşif, antikiteden bu yana Yahudi felsefesinin de büyük uğraşı olmayacak mıdır? Yarı kutsal, yarı metafizik dönemlerden itibaren, fakat özellikle modern zamanlarda bu süreç kuşkusuz çok zahmetli, kimi zaman savrulmalı, çoğunlukla çelişkili, gel-gitli ve kavgalı olacak ama her dönemeç yeni kazanımlarla Yahudiliğin bilgeliğini besleyecektir.

Maimonides bir yol ayrımı olacaktır bu anlamda. Buradan itibaren  Yahudiliğin ama mutlaka önce insanlığın  yer  üzerindeki varolma biçiminde büyük bir kırılma yaşanacaktır; felsefe perspektifini genişletecektir. Spinoza bir yere kadar aynı fikirde olduğu Maimonides’ten yolunu ayırmaya karar vermiştir. Maimonides’ten kopuşla birlikte, Spinoza felsefeyi (ve doğal olarak Yahudi felsefesini) salt kutsalın yorumu olmaktan çıkaracaktır. Modern zamanlardan itibaren filozof projektörünün açısını büyütmek zorunda olacaktır. Gizem artık akıl ile de kavranmaya çalışılacaktır. İnsanlık – Yahudilik büyük bir yol ayırımındadır. Gerçeklik yeniden aranıp anlatılacaktır. Bilgeliğin dantellerini örmek artık kolay değildir. Bilge – Yahudi için hiç değildir.

Levinas uzun bir zaman sonra Spinoza’yı, Yahudi aydınını, ebedi olarak içine soktuğu karmaşa dolayısı ile suçlayacaksa da bilge -Yahudi (Yahudi- bilge değil) artık büyük insanlığın da bilgesidir. Aklın yeniden keşfi ve özgürleşme, gerçeğin ve doğrunun aranmasında kuşkusuz işini zorlaştıracaktır onun. Gerçeklik (tek veya çoğul) doğruluk, güzellik artık tek bir yolda değil sonsuz sayıda yolda ve almaşıkta aranacaktır. Ama zaten büyük bütünün ve kozmosun sadece bir noktacığı olan insanın kavranması en azından bu kadar çetrefil bir uğraşı gerektirmiyor muydu?

Sonuçta bilge-Yahudi artık biliyordu ki sonsuz özgürlük, kutsalın sonsuzluğu gibidir.

  

Modern zamanlara yelken açmak

Yahudiliğini ruhunun derinliklerinde bir yerlere gömmüş müydü Kristof Kolomb bilinmez ama insanlığın yer üzerindeki serüvenini etkileyecek büyük yolculuğuna ilginç bir tarihte çıkmıştı. Yeni dünyaya yelken tuttuğu tarih aynı zamanda İspanya kraliçesinin ülkedeki Yahudi varlığını sonlandıracak fermanının yürürlüğe girdiği tarihle çakışacaktı. Kaçan Yahudilerin kimilerini gemisine alacaktı Kolomb.

Gizli bir güç Yahudi’yi, insanın, renklerin, inançların çoğullaştığına tanık olmaya çağırıyordu sanki… Levinas kızsa da Spinoza’nın yolunu açan belki de Kolomb’lu bu Yahudi(ler) olacaktı.

Ama İspanya’da inancı yasaklanan Yahudi – insan geriye değil ileriye dönüyordu. İnsan-Yahudi olmaya dönüyor. Kendi ufkunu tüm insanlığınki ile birlikte sonsuza taşıyordu.

Maimonides’in bilgeliği ister istemez artık bu yeni ufuklarda büyüyecekti. Kendinden sonra gelenler onun söylediklerini yeni baştan gözden geçireceklerdi. Düşüncenin ama artık mutlaka özgür düşüncenin bayrağını Spinoza’ya devredeceklerden biri, Kolomb’dan hemen sonra değişik bir coğrafyada yaşayan başka bir “insan – Yahudi” olacaktır. Montaigne, insanlığı, özgürlüğün cezbeden fırtınalı denizinde yola çıkaran filozof olacaktır. Hem de kulesinden hiç çıkmadan yapacaktır bu işi.

İnsanlığın çiçeklerinin büyütülmesinde insan-Yahudi’nin (Yahudi-insandan çok) emeği büyük olacaktı bu dönemde de anlaşılan.

Bilge -Yahudi (Yahudi-bilge değil), yer kürenin dört bir tarafında kutsal bir misyonla yüklüydü sanki.

Akıl, özgürleşmeyi o da toleransı arayacaktı bu dönemde. Bilge-Yahudi bununla yükümlüydü sanki. Bir insan-Yahudi olarak insanlığın ışığı olmaya devam edecekti. Bu ışık insanlığa hediyesi olacaktı. Kendisi çünkü artık önce insandır. Özgür bir insan olarak modern zamanların toleransının harcında da katkısı, emeği olacaktır. Ve modern zamanlar açılacaktır; “insan olanın” varlığının nasıl mümkün olacağı yeni baştan düşünülecektir.

 

İnsan olandan, insan olana

Kolomb, Montaigne, Zweig, Wittgenstein, Buber ve sayısız düşünürle Yahudilik olsa olsa bilinmeze bir yolculuktur. Bu, yer üzerinde büyük yabancılığın ve yabancılaşmanın verdiği mutsuzluğun kavranmasıdır. Sözü edilen bilinç Yahudi-insanı insan- Yahudi yapacaktır. Onu her türlüsünden ama özellikle “seçilmiş olana” ait olma gururundan kurtaracaktır.

Buber diyor ki: “Sonsuz acılar çekmiş insanlar olarak ulusal övünçlerin verdiği gururun Yahudi’nin ruhunu teslim almasını önlemek gerekir.” Gerçekten de bugün gururun, acının yerini hızlıca alıp kendini kişisel veya toplumsal egoya bırakması, Yahudi’nin kendi kimliğini insan olma sıfatının önüne koymasından kaynaklanmaktadır. Hezekiel’den Spinoza’ya oradan Montaigne’e insan-Yahudi’nin gözlüğü ile kozmosu anlamaya çalışmak bireysel – toplumsal egoyu toz duman edip sonsuzluğa savuracaktır.

Umulur ki bu sayede insanlık da Yahudi’yi artık anlama çabasına girecektir.  İnsanlığın ortak bahçesinin çiçeklenmesine büyük emekler veren bilge-Yahudi’ye, insan-Yahudi’ye “büyük felaketin” yıl dönümü olan bugünlerde verilebilecek en büyük hediye bu olacaktır.  Beklerken, insan-Yahudi’nin, kendi bilgelik tarihinden ders alıp, bir varoluş biçimi olarak Yahudiliği bildik ve muhafazakâr biçimlerin dışında düşünmeye başlamasının vaktinin geldiğinin anlaşılması gerekecektir.

Modern zamanların açılmasına, radikal dönüşümlerin gerçekleşmesine Musa, Hezekiel, Spinoza, Marx, Freud… ile büyük emekler veren bir toplum umulur ki kendi durumu üzerinde de düşünme cesaretini gösterebilecektir. Belki de böylece tarihsel olarak bu katkıyı verememiş Yahudi toplulukları da Yahudilik durumlarını tartışmaya açabileceklerdir.

 

 

18 Nisan 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Sanatçı, filozof, özgürleşme ve ötesi

Bir ülkede ezenlerin arasında olmaktansa ezilenlerin arasında kalmayı tercih ederim.

 

I- Dünyanın merkezinde karanlığı savunabilmek…

Çöken sis nasıl da gizemli bir hale getiriyordu orta çağın sessizliğinde yükselen evleri. Hepsi birbirine yaslıydı sanki, birini çekseniz tümü devrilecek gibiydi. Her biri bir kanala açılan dar ve ıssız sokaklara bakıldığında bir çıkmazın içinde kalındığı düşünülebilirdi. Yine de gökyüzünde son hızla, çığlıklar atarak zikzaklar çizen albatroslar denizin çok yakında olduğunu düşündürecektir.  Bu dönemecin arkası, soluk aldırmaz rüzgarından anlaşılıyor ki kuzeyin büyük dalgalı denizine, o da fırtınalı bir özgürlük yolculuğuna çıkarabilecektir sizi. Ama o çıkmaz görünen dar sokaklarda kıvılcımlanacaktır asıl özgürleşmenin ateşi.

Mesela bir yandan Rembrandt, sanata devrimci bir soluk getirecek, bir yandan ufak tefek kömür gözlü bir Portekiz Yahudisi, cüssesinden hiç beklenmeyeni yapmaya, insanlık tarihinin gidişine yön vermeye soyunacaktır.

Loş ve ıslak kanal sokaklarında karşılaşmamaları mümkün mü ki ikisinin de? Hele evleri birbirine bu kadar yakınken. Belki de evine resim dersi almaya gelen Spinoza’dan, Rembrandt “Saul ve David” için modellik yapmasını bile istemiştir. Yazgıları birbirine benzeyen “bu iki lanetli”nin böylece her biri kendi halkının en çıkarcı, en yobaz, en gerici kesimlerine karşı bir dayanışma oluşturmaları akla hiç de uzak düşmeyecektir.

Spinoza, Rembrandt’ın ricasını bir de bu nedenle kıramayıp “Saul ve David” tablosu için modellik teklifini niye kabul etmesindi? Ya Rembrandt, David’le Spinoza arasında nasıl bir benzerlik kurmuş olabilirdi?

Ama ikisi de büyük özgürlük savaşçıları değiller miydi?

Spinoza yine de uyarmış olmalıydı Rembrandt’ı; “bizimkilerin beni dışladıkları gibi sizin egemenler de sana cephe alabilirler” demiş olmalıydı.

İlginç değil midir iki büyük özgürlük arayıcısının, dünyanın en özgür kentinde, kendi cemaatleri veya kendi halkları tarafından baskı ve şiddete maruz kalmaları.

Spinoza’nın kuzeyin soğuk, sisli, gölgeli ışık oyunlarının büyüsündeki kentte gerçeği aramasına izin verilmek istenmeyecekti. Gerçek çünkü küçük Yahudi toplumunun dinsel yöneticilerinin elindeydi.

Albatrosların kurşun renkli göklerinde, özgürce uçuştuğu, bu kentin havası, Spinoza için de Rembrandt için de nefes alınamaz hale getirilecekti.

Spinoza

II- Gölgenin halkı

Denize açılan limanlar insanlara muhtemelen martılarla, uzağın ve sonsuzluğun bilgisini taşıdıklarından, özgürlüğün kenti olarak bilineceklerdir. Bu genel olarak doğru bir yaklaşım olsa da limanların üzerinde yaşayan her toplum için doğru olmayacaktır. Toplumlar kendi tarihsel koşulları içinde de davranacaklardır. Amsterdam’da da böyle olmuş, kentin büyük özgürlüğüne rağmen Martin Buber’in deyişi ile Yahudiliğin yetiştirdiği en büyük deha olan Spinoza ağır bir baskı ile karşılaşıp toplumdan dışlanabilmiştir. Yahudi’yi dışlayan (altını çizmek gerekir) dış dünya olmamış, Yahudi’nin bizzat kendisi olmuştur. Kendisini “öteki” olarak algılayan dış dünyayı, “yabancı” olarak algılayan Yahudi bu kez bununla da yetinmeyerek, kendisi ile aynı görüşte olmayan Yahudi’yi de “öteki” olarak ilan edebilmiştir.

Yahudi’yi dışlayan “yabancı” şimdi, Yahudi’nin bizzat kendisi olacak üstelik bu tarihsel açıdan ne ilk ne de son olacaktır.

Siyasal ve kamusal alanda görünmez kılınmak istenen Yahudi, garip bir diyalektik yaklaşımla kendi kendisini sanki “gölgenin halkı” olarak ilan etmek isteyecektir.  Bunun nedeninin salt bir güvenlik sorunu olduğunu ileri sürecektir üstelik.

Bu tezde haklılık payı olsa da tarihsel açıdan ciddi yanlışlar içerecektir. Öncelikle, gölgede kalmak gerçekten bunu isteyen dış toplumun işini kolaylaştıracaktır. Fakat ondan daha vahim olan; dış dünyadan soyutlanmış bir yaşantı, dinsel yöneticinin, küçük toplumun tek ve meşru yöneticisi olmasına giden yolun açılmasını hazırlaması olacaktır. Yahudi toplumu ve üyeleri için özgürlük tümden hayaldir artık.

Gölgede kalmayı öneren dinsel yönetici, tarihin kutsalın iradesi sonucunda oluştuğunu ileri sürecektir.

 

III- Tarihi kim yapar?

Leibowitz diyecek ki: “Tanrı’nın tarihi yaptığını söylemek denli komik bir şey düşünemiyorum.”

Spinoza’dan Marx’a zaman zaman Troçki’ye ve daha başkalarına kadar birçok düşünür tarihi analiz etmek için önce Yahudiliği reddedecektir ve bu tesadüf olmayacaktır.

Bunun büyük nedeni egemen dinsel sözcülerin, tarihi, kutsalın iradesiyle açıklamaya soyunmaları değil midir? Halbuki tarihin kendine özgü dinamikleri vardır. Ve bunlar yarı mistik yarı gizemsel söylemlerle açıklanamaz. Kutsalın söylemiyle hiç açıklanamaz.

Tarih boyunca Yahudiliğin dinsel yetkililerinin aynı zamanda tek toplumsal önder konumunda olmaları ve mesela bu topraklar üzerinde batıdakine eş bir aydınlanmanın yaşanmamış olması Yahudiliği anlatılan çıkmazın içine kilitleyecektir. Hezekiel’den Spinoza’ya oradan Freud ve Buber’e büyük bir bilgelik içeren Yahudilik, bugün Amsterdam’ın “Yahudi mahallesinden” çıkan, acı veren benzer fetvaların anlayışına kilitleyecektir.

Vahim olan bu ufuksuzluğun, kuruluş sürecinin tersine, İsrail’in politik iktidarının dünya algısını kuşatmış olmasıdır.

Martin Buber’in mesela bütün uyarılarına karşın bugün ülkenin yöneticileri “survivor halkı” ünvanını “gölgenin halkı” ünvanına tercih ediyor görünmektedirler.

*

Sormak istiyoruz:

Tarihsel ve siyasal meşruiyet sadece yaşanmış çok büyük acıların üzerine kurulabilir mi?

Tartışmaya devam edeceğiz…

 

21  Mart 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında Yayımlanmıştır.

 

anasayfa kategorisine gönderildi

Korkularımız ve aklımız üzerine

“İnsanın kendi duygulanışlarını yönetme ve azaltmadaki güçsüzlüğüne, kölelik diyorum.”

Spinoza

Baruch Spinoza 

Korkunun egemenliği üzerine

Umut, sanılanın aksine korkunun bir diğer yüzüdür. Korkunun etkisindeki bir ruh hali, bundan çıkış yolunu bulamadığında geleceğe dönük bir hayal büyütecektir kendi derinliklerinde. Düş’ün akılla bir ilişkisi olmayacağı için insan, yarına dair bu beklentisine umut ismini verecektir. Umut, bir anlamda kendini bilinmeze teslim etmekle eş anlamlı olacaktır böylece. Bu süreçte bilinç olmadığı gibi olguları etkileme ve yön verme iradesi de mevcut değildir. Beklenti, olanlara müdahale etmeyi içermeyecektir. Umut, pasif kalanın ve kendini gerçek üstü bir iradeye bırakanın ruh haline denk düşebilecektir.

Dinler burada gökselin bilinemez bir iradesi olarak umut arayışının temel aracı olacaktır.

Fakat bilinmezin bilinmezliği korkuyu azaltmayacak, zaman içinde arttırabilecektir de. Korku büyüdükçe umuda ihtiyaç çoğalacak, o da bilinmeze olan bağımlılığı arttıracaktır. Bilinmezin kutsallığı, açıklanması zor bir ruh hali içinde büyüyecektir.

İnsan olanın köleliği kaçınılmazdır bu durumda. Korku, temel yöneticidir.  Bu süreç toplumsal düzeyde de farksızlaşacaktır. Burada da toplum tıpkı birey gibi kendini yönetemeyecektir artık. Korkularının tutsaklığında tanımlanamaz umudun egemen olduğu efsunlu bir ruh hali tümüyle egemen olacaktır.

Gizemli beklenti, bireyi de toplumu da olan bitenin sadece seyircisi olmaya itecektir. Kurtuluşunu siyasanın ve tarihin dışında kalarak arayacaktır.

Kuşkusuz, filozofun da dediği gibi kölenin özgürlüğünden bahsedilemeyecektir bundan böyle.

İnsan eyleminin nedeni, akıldan itkiye1  indirgendiğinde…

Düşmanın (yabancının) objektif varlığı kuşkusuz muhatabı için korku üreticidir. Bununla birlikte öznel olarak dünyanın yabancı (muhtemel düşman) ile dolu olduğu yargısı da ürküntü vericidir. Bu korkunun nedenleri birincisinden tamamı ile farklıdır; özneldir. Biri nesnel, diğeri sübjektif bu iki algı aynı kişilikte buluştuklarında korku kuşku yok ki bireyin bilincine tümüyle hâkim olacaktır. Korku toplumsal yapıyı da tümüyle benzer şekilde tutsak edecektir.

Umut artık bu tutsaklıktan çıkmanın tek yolu olarak belirecektir.

1000 yılı aşkın bir süre tümüyle içine kapanık bir getto yaşantısının, dünyanın değişik yerlerinde de olsa Yahudilik hayatını bu çerçevede etkilediği ileri sürülebilir. Sartre’ın “Yahudi kendisine Yahudi denendir.” önermesini “Yahudi kendini yabancı hissedendir.” cümlesi ile tamamlamak yanlış olmayacaktır.

Yahudi’nin hiç te haksız olmayan nesnel korkusu, kendinden kaynaklı öznel dünya algısı ile birleştiğinde yukarıda anlatıldığı gibi umut tek avuntusu olacaktır. Ancak 2000 yıllık umut sayesinde korkuya ve çekilen büyük ıstıraba katlanılabildiği ileri sürülecektir. Kurtuluşa (liberation) ancak umutla ulaşılabilecektir. Öylesine toptan ve büyük bir kurtuluş olacaktır ki söz konusu olan, bunun göksel olmasından başka çare yoktur. Tüm düşmanlar (ve korkular) onun iradesi ile ancak yok edilecektir.

Umut hayali, bulutların ardında büyüyecektir.

Bununla birlikte kurtuluş gerçekleşmedikçe, kaçınılmaz bir şekilde korku artacaktır. Bu da gökselden beklentiyi sonsuza fırlatacaktır.

Korku, gerçekleşmeyen umutta kendini büyütecek verimli bir toprak bulmuştur.

Flaubert “mahcup olan mağrur olur” diyecektir. Tarihsel süreçte getto yaşantısı da Yahudi’nin ve toplumunun, “öteki” olmasının ıstırabını ve mahcubiyetini arttıracak ama aynı anda “ayrı” olmanın övüncünü de büyütecektir. Devamında dış dünyanın Yahudi’yi “öteki”leştirmesi ve ondan nefreti de büyüyecektir. Korku, yerden göğe her yere hâkim olacak, ufuk yere inecektir. Korku ile ufka bakan kurtuluşunu gerçek üstünde arayacaktır.

Eğer kurtuluş gökselde aranacaksa onun yer üzerindeki temsilcileri (din adamları) bunun gerçekleştirilmesinin temel sorumluları olacaklardır. Onlar da buna istekli ve hazır değiller midir zaten?

Bununla birlikte kurtuluşun öbür tarafa ve onun bu taraftaki yol göstericilerine (din adamlarına) devredilmesi azımsanmayacak ağırlıkta sonuçlar doğuracaktır. Öncelikle din adamları Yahudi toplumunun yer üzerinde de nerede ise tek ve doğal yöneticileri olma konumlarını güçlendireceklerdir. Göksel, tek kurtarıcı olduğunda onun adına konuşup, yorum yapanların önemi büyüyecektir.

Din adamları tarafından mesiyanik perspektife sıkıştırılmış Yahudi için korku, bu yöneticilerle azalmayacak artacaktır. Üstelik korku refleksli yönetimin göksel onaylı kurtuluşu sık sık öne sürmesi Yahudi’nin ve toplumunun tarihsellikten ve siyasetten uzak kalmasına katkı sağlayacaktır.

Zaten uzun erimli siyasetten zorla dışlanmış olan Yahudi toplumu bu kez de kendi (dinsel kaynaklı) yöneticilerinin işi göksele havale etmesi ile tarihe korku içinde bakan bir seyirciden ibaret olacaktır sadece.

Halakha’nın2 sadıkları, bekçileri için tarihsel süreç, tarihin anlamı, tarihin gerçekliği önemsizleşecektir.

Yönetici, kendini artık tek bir işe vazifeli görecektir; emri altında yaşanan siyasal otoriteden dindaşlarının yaşamının korunmasını sağlanmasını talep edecektir. Ve tabii ki bunu sağlayabilmek bile azımsanmayacak bir başarı olacaktır.

Ama bu sırada zaten “ötekileştirilerek” dışlanmış olup ezilen Yahudi ve toplumu ile, kendisinin “öteki”leştirdikleri arasında karşılaşma olanağı tümden yitecektir. Birinin diğerini tanıma olanağı imkânsız hale gelecektir. “Hayali Yahudi” imgesi büyürken, Yahudi için de her taraf “hayali yabancı” ile dolacaktır.

Yeshayahu Leibowitz

Yeshayahu Leibowitz

 

Modern zamanlarda akıl ve “kurtuluş”

Aklın hem temel bir değer hem de gerçeğe ulaşmada birincil bir araç olarak belireceği yeni zamanlar, kuşkusuz batı Yahudileri ’nin yazgısında fırtınalı dönüşümlere neden olacaktır. Burada Yahudilik mesela; Mendelssohn ile kendi aydınlanmasını inşa etmeye başlayacak ve kutsalın yönetiminden sıyrılıp aklın rehberliğine geçme çabaları yoğunlaşacaktır. Korkunun ancak akılla aşılabileceği anlaşılabilmiştir artık.

Buna karşılık Doğu ve en başta Osmanlı aydınlanması ile rasyonelleşme süreci hem gecikecek hem de kendine özgü renklere bürünecektir. Sonuçta, bu topraklardaki Yahudi toplumunun yazgısında gel gitli de olsa batıdakine benzer türden bir aklileşme sürecinin başlamasına engel olacaktır. Tabi olduğu egemen gücün baskısında, ondan kaynaklanan korku aynı kalırken, Yahudi toplumunun kendi yönetici kadrosunun yöntemlerinde de bu durumda radikal bir değişiklik olamayacaktır. Metafizik korku egemenliğini kaybetmeyecektir.

Temelde endişenin gölgesinde, aklın ötesinde bir varoluş biçimi süregelecektir. Montaigne’siz, Descartes’sız, Mendelssohn’suz bir toplumda yaşam ve “kurtuluş” hep aynı ufuklara kilitlenmiş kalacaktır. Herkes birbirine “öteki” olmaya devam edecektir.

Leibowitz “Halakha”nın tarihsel “şimdi”nin analizini yapamadığına işaret ederken pek haksız görünmemektedir.

Kendi Mendelssohn’unu yetiştirememiş ve yer üzeri yaşantısına dair dinsel yorumlara sıkışmış “Yahudi’nin” ve toplumunun “çift taraflı” korkudan nasıl kurtulacağı belirsizdir.

Konuyu tartışmaya devam edeceğiz…

 

Son Notlar

  • “İtki” güdü anlamında kullanılmıştır.
  • Musevi yasa sisteminde sözlü ve yazılı aktarılan emirleri kapsayan bir dini hukuk kavramıdır.

 

 

 

21  Şubat 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında Yayımlanmıştır.

anasayfa kategorisine gönderildi

Bir Kentin ve Bilgesinin Bugüne Dersleri ve Soruları III

Leprozen Verbeterd 1602

Leprozen Verbeterd, 1602, Amsterdam

Giriş

İki sayıdır sürdürülen ve şimdi(lik) sonlandırılacak olan bu çalışma bilimsel bir tez   olmaktan çok kutsal – özgürlük – para – zenginlik – tolerans gibi genel olarak modern zamanlara ait kavramların serüvenini, aralarındaki ilişkiyi, belli bir kentin (Amsterdam’ın) özelinde sorgulamayı amaçlamıştır.

Doğal olarak asıl yapılmak istenen bugünün insanını bu kavramların ilk oluştuğu mekanlardan birine götürerek orada düşündürmek. Spinoza’nın, Descartes’ın, Erasmus’un, Rembrandt’ın ve ekonomi politiğin entelektüel tarihinin eşliğinde bunun ilginç bir yolculuk olduğu düşüncesindeyim. Bugüne oralardan bakmak bizim insanımız için özellikle anlamlı olacaktır.

Bugünü anlamak öncelikle arkeolojik bir kazıdan geçebilir. Ama hemen ardından şimdi ile bağlantı kurulduğunda görülecektir ki arkeolog süratle bugünün ekonomistine – toplum bilimcisine dönüşmüştür.

Nietzsche “Bugün ne var?” sorusuna “Hiç var.” diye cevap verecekti. Hiç, boşluk (néant) değil midir? Zenginleşmenin artık nerede ise yer üzerinde tek var olma biçimi olarak sunulduğu insan ola ki bu süreçte kendiliğinden bunun anlam(sızlığı) üzerine düşünmek isteyecektir.

Ama bu arayış ister istemez bizi Smith’e götürecektir. Zenginleşme arayışı ve “hiç”lik arasındaki ilişki daha rahat kurulabilecektir o zaman. Unutmamak gerekir ki Amsterdam’da filizlenen ekonomi oraya çok yakın bir yerlerde ve neredeyse aynı tarihlerde ilk olarak ekonomi politik ismi ile bir bilim olma niteliğini kazanacaktır.

O zaman şimdi Amsterdam yazılarının bu üçüncü dizisinde, kısmi bir tekrar pahasına da olsa tekrar kutsal adına yapılan boğazlaşmalara, oradan ünlü Nantes fermanına ve tabii o dönem fanatizminin büyük kalesi İspanya’ya gitmek gerekecek. (Cottret, 1997) Bu süreçte küçük Amsterdam’ın büyük İspanya ile savaşımının (iktisadi- siyasi boyutu bir yana) aslında fanatizmle, özgürlüğün evrensel mücadelesi olduğu vurgulanacaktır durmaksızın.

Fanatizmin bir insana özgü hangi tutkularla örtüştüğünü görmek için en iyi öğreticilerden biri de edebiyat olacağından Cervantès’ten, Molière’e büyük insan tabiatı analistlerinden yararlanmak gerekecektir. Edebiyat her zaman bilimlerin ilk laboratuvarı olarak bu işi o dönemde de en iyi yapan olacaktır. Ardından dinsel – siyasal ihtirasın, tutkunun modern zamanlarda  çıkar ile dengelenme arayışlarını ve bunun sınırları görülmeye çalışılırken ekonomi politiğin gündeme geleceği sezinlenecek ve bunun özgürleşme süreçleri ile ilgili bağlantısı kurulmaya çalışılacaktır.

Özgürlüksüz zenginliğe yani “hiç” liğe mahkûm edilen bugünün insanına Amsterdam’dan ders ve soru kendiliğinden ortaya çıkacaktır böylece.

 

Amsterdam

 

I-Siyasetin tutkusu kutsalın ihtirası ile birleştiğinde…

Birleşik prensliklere (Hollandalılara) karşı ilk aşamada savaşı kazanan İspanyol komutan Papo Piev onlara zaferinin simgesi olarak bir kılıç ve bir şapka yollayacaktır. Kılıç, rahibin yer üzerindeki iktidarının geçici sembolüdür. Şapka ise din savaşlarına, kutsalın – gökselin verdiği bir korumadır. (Méchoulan, 2014, p:16)

Mutlaka denizler üzerindeki egemenlik haklarının paylaşımından geçerek diğer siyasal – iktisadi nedenlere kadar bir dizi nedenin de görmezden gelinemeyeceği bu savaşın, yine de etkin nedeninin altını çizecektir böylece İspanyol komutan. II. Philippe’in temel sorununun siyasi – iktisadi olmaktan çok katolikliğin kutsalını savunmak olduğunu ileri süren az sayıda tarihçi olmayacaktır. “Kutsalın tutkusu,” dinsizlerin (ve özellikle Amsterdam’lıların) hükümdarı olmaktansa tüm İspanya’yı kaybetmeye hazırım” dedirtecektir bu fanatik “inançlıya”. Kim bilir belki de “fanatik” olunmadan inançlı olunur mu diye düşünecektir gecenin yalnızlığında?

Bu ihtiraslı fanatik, kısmi iktidarı, dönemin güçlü hükümdarı babası Charles Quint’ten devralacaktır. “Dinin en saf ve el değmemiş bir şekilde muhafazası” kralın büyük vasiyeti olacaktır oğluna. Engizisyon devam edecektir anlaşılan. İspanya sadece saf katoliklerin ülkesi olacaktır. Başka dinlerden buraya geçenler dahi ancak belli şartlar içinde ve yaşam boyu sürecek denetimlerle ancak kabul edileceklerdir.

Saf inancın! gerçekleştirilmesi gökle yeri birleştiren büyük bir amaç olacaktır İspanya için. Bu uğurda içerden dışarıya her yer talan edilebilecektir, yağmalanabilecektir. Talan ve katliam kaçınılmaz olarak içerde Yahudilerden başlayacak, yeni keşfedilen ülkelerin sakinlerine kadar her coğrafyayı ve herkesi kapsayabilecektir. Buralardaki altın artık kanın kızılına boyanmış olarak götürülebilecektir ana kıtaya. Yahudiler de Katolikliğin Tanrı’sını kabul etmediklerinde yok edilebilecekler, en iyi ihtimalle de sürgüne gönderileceklerdir. Protestanlar ise kuşkusuz büyük düşmandırlar II. Philippe için ve küçük Amsterdam dize getirilmelidir.

Bütün bir 16. yüzyıl böyle devam edecektir ama zaten her taraf bu yüzyılda kana boyanmış değil midir?

Parival söyle bir not düşecektir “çelikten bir yüzyıl” olarak adlandıracağı yüzyılı anlattığı kitabının başına: “Muhteşem olarak adlandırılan bu çağ aslında beddualı bir dönem olacaktır insanlık tarihinde. Önceki yüzyıldan devraldığı vahşeti, kan ve gözyaşını devam ettirecektir bu yüzyılda. Adaletsizlik ve bitmez insan kıyımları durmak bilmeyen kanlı seller oluşturacaktır.” (Parival,      )

Gerçekten de insan çığlıkları ve yakarışları göklere yükselecek ve kutsalın tutkulu savunucuları bu kez sanki olan bitende hiç payları yokmuş gibi tehditkâr bir şekilde parmaklarını sallayıp “büyük ve son yargı gününün geldiğini” dahi söyleyebileceklerdir.

Kutsalın tek ses istemesi ile merkantilizmin tek ses savunusu tesadüfen mi bir araya gelecektir? Ekonomi ve siyasal yaşam despotizmin karanlığını yansıtacak, bu gündelik hayatın her noktasına yansıyacaktır. İspanya’nın pürüzsüz ve aydınlık gökyüzü kızılın karanlığına boyanacaktır sanki. İhtiraslı insan, tutkusunun körlüğünde yer üzerinden öte tarafa kadar her yeri biçimlendirmeye soyunabilecektir. Yağma edilen zenginlik bu tutkulara güvence sağlayacaktır. İlginç bir diyalektik oluşacaktır sanki. Zenginlik yağmayla geldiği için despotizme, kutsal da despotik niteliği ile savunulması ve takdir edilmesi için zenginliğe ihtiyaç gösterecektir.

Özgürlük de birey de bu çıldırtıcı aydınlığın ülkesinde henüz boy gösterememişlerdir.

Smith, puslu bir gökyüzünün altında ve yaklaşık bir yüzyıl sonra bilgece tahlil edecek, gücün ve zenginliğin anatomisini şöyle yazacaktır: “İnsanlar genel olarak zenginlere ve güçlülere hayranlık duyarlar ve onlara imrenirler. Dikkat edilirse görülecektir ki insanlar sadece ve aslında bilgeliğe ve erdeme saygı duymazlar, hatta asıl zenginlere ve güçlülere imrenirler. Güçlülerin erdemsizliği ve çılgınlığı şaşılası bir şekilde onlarda itaat isteği yaratır. Yoksulların ve zayıfların durumları insanlar için çok daha az önemlidir. İhtirasın, tutkunun temelinde insanların saygısını ve beğenisini kazanmak arzusu yatar.” (Smith, 2016, p:157)

Teolojik baskının siyasi ve iktisadi despotizmle birlikte yere göğe sığamamasını anlamakta Smith yararlı olacaktır.

İspanya ‘ya dönüldüğünde II. Philippe her yere ve inançsızların ülkesine inancı götürmekte anlaşılıyor ki kendini vazifeli sayacaktır. Kutsalın elçisidir o. İnançsızların asla hükümdarı olamayacağına ve hükmetmekten vazgeçemeyeceğine göre yol tektir. Herkesin ve kanalların sessizliğinde yaşayan insanların inanca davet edilmesi gerekecektir!

Nantes fermanı ile yakın bir coğrafyada yer üstü ile öte tarafın iktidarı birbirinden ayrılmaya yüz tutmuşken II. Philippe sonsuz ihtirası ile tersine soyunmuştur. İspanya, Cervantès’in deyişi ile “Tanrının yer üzerindeki elçisi olarak ebedi adaleti sağlamaya adamıştır kendini.” (Cervantès, 2015)

İspanya siyasi – dinsel ihtirası ile kanlı yüzyılda azımsanmayacak bir yere sahip olacaktır.

 

Jan Abrahamsz Beerstraaten

Jan Abrahamsz Beerstraaten

 

II – Tutkuyu çıkarla dengelemek …

Siyasetin tahakkümünün kutsalınki ile birleşmesi bireyin belireceği toprakları çöle çevirirken toplumu da soluksuz bırakacaktır. Onu canlı ve özgür bir organizma değil de bir kullar yığınına çevirecektir.

Modern zamanlar bir anlamda buna başkaldırının soluksuz bir serüveni olmayacak mıdır?

Ama modern zamanlar aynı zamanda bir keşfin de hikayesi olacaktır; “ekonomi politik” yeni dönemlerin temel dinamiğini oluşturacaktır. Modern zamanlarla ekonomi politik birbirinin içinden süzülürlerken birbirlerini yapılandıracaklardır da. Çıkarın, insan eyleminin temel nedeni olarak tescili “ekonomi politiğin keşfi” ile mümkün olacaktır nerede ise. Bu yepyeni bilim de aslında onun üzerinde yükselecektir. Önce eskinin tüm ahlak kategorileri ile birlikte rafa kaldırılması gerekecektir. Çıkar egemenliğini eskiden boşalan yerde ilan edecektir çünkü.

Cervantès büyük bir öngörüyle bu anlatılanları önceleyecektir. Don Quijote ile bir dönemin artık kapanmak üzere olduğunun güçlü belirtilerini verecektir. (Cervantès, a.g.e.) Modern zamanların açılışının bir tür haberciliğini yapacak olan büyük İspanyol yazar, garip bir tesadüf eseri, kutsaldan ve siyasetten özgürleşmenin savaşımını verecek olan birleşik prensliklerin büyük bilgesi Erasmus’un öğrencisi olacaktı. Don Quijote’nin yazarı, şan, şeref kategorilerinin kapalı bir topluma ve aristokrasiye özgü olduğunu, artık zamanını doldurmuş olduğunu kendine özgü üslubu ile anlatacaktır.  Zavallı Don Quijote az gülünç olmayacaktı artık anlamsızlaşan değerleri savunmak isterken. Cervantès mutlak olanla, despotik olanla ilişkisini kuruyor olmalıydı bu durağan değerlerin.

Molière de Don Juan ile aşağılayacaktır şan ve gurur tutkularını; kahramanlığın yüceltilmesi anlamsızdır diyecektir sahnede. Onun yerine daha gerçek ve basit bir duyguyu önerecektir. (Molière, 2012)  La Misantrophe’da ise sahneye konacak olan aşk, gerçek aşk olacaktır. Aşığın sevgilisine kavuşması için kanlı bir mücadeleye gerek olmayacaktır. Yasal bir aşıktır o artık, serseri gezginci, nerede olduğu belli olmayan bir gezginci değildir. “Asalet içtenliktir sahte değerler istemiyoruz artık” deyiverecektir Molière. (Molière, 2013)

Corneille de tutkulu kahramanlığı eleştirecek bir oyununda, tek bir kişinin üç kişiye karşı savaşmasının anlamsızlığını vurgulayacaktır.

Pascal da geri durmayıp bu yüceltilmiş değerlerin aslında kendini beğenmişlik ve gerçeklerden kaçış anlamına geldiğini söyleyecek, Racine daha da ileri giderek bu türden tutkuların aslında küçük düşürücü olduğunu yazacaktır. (Hirschman, 2014)

Büyük bir dönüşüme tanıklık edilecekti görüldüğü gibi.  Hirschman’ın da belirttiği gibi şan, şeref, kahramanlık gibi büyük tutkuların döneminin kapatılması belli bir amaç için yapılmış olmazsa da boşalacak olan değerler sisteminin  yenilerince doldurulması gerekecektir; yeni bir var olma biçiminin habercisi olmalıydı  bütün bu dönüşüm.

Çıkara sanki “görünmez bir el” yer açmıştı. Çıkar modern zamanların değer sisteminin özünü oluşturacaktır.

Durağan ve baskılı bir var olma şekli bitecektir artık. Özgürleşme kaçınılmazdır. Henüz Amsterdam’ın, Amsterdam olmasına da Spinoza ve Descartes’a da vardır ama cesetlerin yüzyılından, her şeye rağmen sezinlenebilen bir tür özgürleşme iradesi yayılmaktadır.

Özgürlük ve çıkar bu dönemde baş başa büyüyecektir.

İspanya ve onun simgesinde oluşan engizisyon ve fanatizmin saldırganlığı doruğunda olsa bile siyasalın kutsalla iş birliği yaptığı despotizm belliydi ki artık gücünü kaybedecektir. Tarih Spinoza’nın dediği gibi bir tür deterministik bir süreç içinde ara ara akla yer açarak veya tümüyle iradi bir planlama ile yürüse bile özgürleşmenin tadı ortalığı kaplamaya başlamıştır.  Kimileyin kanın tadına   bulaşsa dahi bu böyle olacaktır. Yer üzerinde yeni bir var olma şekli belirecektir.  Mal da bu doğrultuda eski anlamını yitirecek, ihtiyaçtan kopup bağımsızlaşarak kendi için var olacaktır.

Çıkar ihtiyacı dahi dönüştürecekti anlaşılan.

Çıkarın bir değer olarak eskilerin yerini bu kadar çabuk alabilmesine Weber dahi şaşıracaktır: “Nasıl oldu da ahlaki anlamda en iyi ihtimalle göz yumulan bir uğraş –para kazanma işi- Benjamin Franklin’in ilahi dürtü diye tanımladığı şeye dönüştü?” diye soracaktır. (Hirschman, a.g.e.)

Soruya Mandeville aslında cevap vermemiş miydi ki? Kitabının nerede ise başında, o da şöyle soracaktı; “nasıl oldu da serseri hırsızlar bu çağda namuslu insanlar haline geldiler?” (Mandeville, 2013, p:7)

Anlaşılıyordu ki yeni zamanların başında birçok düşünür çıkarı, insanın siyasi-kutsal maskeli ihtiraslarına bir dengeleme öğesi olarak göreceklerdi.

Peki böyle bir şey mümkün müydü? Siyasal-kutsal ihtirasları çıkar dengeleyebilir miydi? Onların dehşetini azaltabilir miydi? Onun peşinde koşarak insanlar yok edici ihtiraslarından vaz geçerler miydi? Ama daha da önemlisi çıkar diğer tutkulardan daha mı az saldırganlığa itecekti insanları?

İnsanlığın bilinmezlerle dolu bir yeni dönemine girildiğinde temel sorun şu olacaktır anlaşıldığı kadarı ile yıkıcının yıkıcısı tutkular (passions) kutsalın egemenliğinin artık mesela Spinoza ile ciddi bir şekilde tehdit edilmeye başlandığı bir dönemde nasıl engelleneceklerdir. Tekrar etme pahasına; çıkar bunları engelleyebilecek miydi?

Başkaları ile beraber Montesquieu mesela buna olumlu cevap verecek, Pascal da daha önce: “İnsan şehvetten bile başarılı bir düzen çıkarmayı bilmiştir. Ne kadar da güzel bir düzen olmuştur bu” diyecekti.

Pascal’dan Mandeville’e oradan Vico’ya ve “aklın kurnazlığıyla” Hegel’e kadar, gelecek yanıtların arasında ortak bir payda belirecektir; yeni dönemlerin temel dinamiği çıkar yıkıcı tutkuları, siyasalın ve kutsalın despotik hırslarını dengeleyebilecek tek güçtür.

 

Amsterdam

 

III-Amsterdam’da özgün bir arayış

Amsterdam’daki büyük özgürlük arayışı aslında bunun cevabını da içerecektir. Bu, II. Philippe’in kutsalın ve siyasanın baskısından kurtulma arayışına askeri yanıt kadar önemli olacaktır. Her ne kadar getirilecek cevap daha önce de belirtildiği gibi Mandeville’in, Montesquieu’nün tezine yakın duracaksa da görülecektir ki kentin bilgesi Spinoza ile bu sorgulama değişik renklerin ayrıntılarına bürünecektir.

Ama önce tekrar belirtmek gerekecektir; kutsalın ve siyasanın ihtirasında yangın yerine dönmüş dönemin dünyasında mal ve para mübadelesinin soluk soluğa yapıldığı bu liman kenti umut taşıyabilecektir hala insanlığa. Fénelon şöyle anlatacaktır: “İlk girdiğinizde sanırsınız ki burası belli bir halka ait bir yer değildir. Burası tüm ulusların ortak mekanıdır ve burası ayırımsız herkes için bir ticaret merkezidir.” (Fénelon, 1995)

Kutsalın fanatizminin övgüsünde zamanı durdurmak isteyen İspanyol kralı II. Philippe belki de öncelikle bu nedenle soluksuz bırakmak isteyecektir Amsterdam’ı ve bu kent de (kuşkusuz diğer siyasi- iktisadi nedenlerle birlikte) önce bunun için, özgürlük için başkaldıracaktır despotizme.

Merkantilizmin ülkesinde, zenginlik üretilmeyen ancak yağmalanıp el konulan olduğu için bu iktisadi düzenin özgürlüğe ihtiyacı olmayacaktır. Kutsalın tek seslilik ihtirası ekonomik düzenin despotik arayışı ile bütünleşecektir böylece. Çıkar ise merkantilizmin aşıldığı Amsterdam da Braudel’in dediği gibi hayali bile olsa özgürlük isteyecektir. (Braudel, 2014) Bu kentte zenginlik, üretilebilen, olacaktır çünkü. Kavganın çok da gerekli olmadığı düşünülecektir burada. Artık modası geçmiş ihtiraslı siyasal-dinsel kavgalar değil, malın etrafında bir uzlaşma aranacaktır. Zenginlik üretilebildiğine göre paylaşılabilirdi de. Montesquieu sanki burası için yazmıştır: “Yıkıcı tutkular, modern zamanlarda çıkarla dengelenebilirdi.”

Bu aşamada tekrar tutkulara dönüldüğünde Spinoza’nın tutkular analizinin ilk bakışta benzerlik gösterse bile Montesquieu’den veya Mandeville’den aslında farklılık gösterdiği anlaşılacaktır. Etika’sında Spinoza önce şöyle yazacaktır: “Bir duygulanış önce karşıt bir duygulanış ile ve azaltılacak duygulanıştan daha kuvvetli olan tarafından azaltılabilir ya da ortadan kaldırılabilir.” (Spinoza, 1965a, c: IV pr: VII) Burada ilk bakışta Montesquieu’nün dediği gibi siyasal dinsel tutkunun çıkarla dengelenebileceği düşünülecektir. Ancak daha sonra bunun bir ara durak olduğunu ve temelde akla güvendiğini ifade edecektir Spinoza. (Hirschman, a.g.e., p:43)

Amsterdam’ın bilgesinin çıkarı bir ara yol olarak görüp zenginleşmenin de güvenliği ve özgürleşmeyi sağlamak için zorunlu ve geçici bir durak olarak görmesi ilginç olacaktır. Şöyle yazacaktır zenginleşme isteği için: “Kentleri güçlendikçe, yurttaşlar daha güçlü ve özgür olurlar. Güvenlikleri özgürlüklerini arttıracaktır. Zenginlik insanları güçlendirdikçe, güvenliklerine daha çok dikkat ederler.”(Spinoza, 1965b, p:16)

Yine de Spinoza uyaracaktı; zenginleşme bir araç olmaktan çıkıp yer üzerinde bir var olma nedeni haline gelmemeliydi.

Kutsal adına yapılan kavgaların bitmesine daha vardı ama sanki Amsterdam bunun laboratuvarı olma işlevini yüklenmişti. Zenginleşme felsefe ile, düşünce ile kol kola yürüyecekti bu kentte. Yaşamanın özgürlükle örüleceği yeni bir dönem beliriyordu ufukta. Özgürlük, bireyi ve onun isteğini çağrıştırıyordu kaçınılmaz olarak.

Gün henüz ağarıyordu ama albatrosların sessizliği bozan çığlıkları arasında yepyeni bir üçlünün birlikte var oluş denemeleri yapılabilecektir artık. Para – mal – özgürlük üçgeninin temel harcını da tolerans atacaktır. Amsterdam ve isteğin teorisyeni, kentin bilgesi sessizce yerlerini almaya hazırdırlar. Kanalların kenti artık, özgürlüğün, zenginliğin ve düşüncenin kenti olmaya adaydır.

Emtia, çıkarın yol göstericiliğinde genelde puslu olan Amsterdam’ın gökyüzünün altında güvenlik içinde mübadele edilebilecekti. Tolerans da bu kentin temel dokusunu oluşturacaktı nerde ise. Gökyüzünün kimi zaman Rembrandt’ın yağlı boyalarını andırırcasına gölgeli karanlık renklere boyandığı bir kentti burası. Ve tutkuyu çıkarla aşmaya çalışırken bu büyük ustasının gölge oyunlarına başvuracaktı. Ekonomi politiğin teorisi henüz oluşmamıştır ama sanki bu kentin filozofunun ve ressamının fırça darbelerine uyum sağlamıştır.

Yeni, özgürlük getirici olarak düşünülecekti. Eski, kutsal – siyasal tutkuları ile geride kalmalıydı. Bunu da çıkarı ile davranan yeni bir sınıf sağlayacaktı. Fakat burada dahi kolay olmayacaktı bunlar. Eski, iktidarını bırakmak istemeyecek yeni çıkarı ile bütünleşmek isteyecekti ve ilginç olan ikisi de zora başvurabilecekti.

Albatroslar umudu kendi zıttı ile beraber taşıyorlardı bu kente.

Kentin iki dâhisi, Rembrandt ve Spinoza ilginç bir şekilde birisi yeni özgürleşenle, zengin sınıfla, burjuva ile iktisadi ve kültürel çatışmaya girip dışlanacak diğeri de filozof da kutsalın fanatizminin onu yok etme isteği ile karşı karşıya kalacaktı. (Streiff, 2002) Yahudi Spinoza’yı kendi dindaşları yok etmek isteyeceklerdir. Direnecektir Spinoza; öylesine ki bir efsaneye göre Rembrandt “Davut ve Saul” resmini Spinoza’ya ithaf edecektir. Spinoza Tevrat’taki onur ve direnme sembolü Davut olacaktır. İkisi de özgürlük için yaşamlarını ortaya koyacaklardı. Evet, çünkü her şeye rağmen yeni denenmeliydi. Ve bu kent kanalların içinde rüzgârın uğultusunda günün gölgeli aydınlığında özgürlüğün ve toleransın doğum sancılarını çekiyordu.

Amsterdam yeni dünyanın Babil’i idi. Orada da para ve özgürlük önce birlikte idi. Bu topraklarda benden başka ticaretle uğraşmayan yok diyen Descartes bile ilk gelişinden sonra tekrar buraya dönecek ve hayatının büyük bölümünü geçirecekti. Şöyle yazacaktı oradan Balzac’a: “Başka hangi ülkede böylesine mükemmel bir özgürlük bulabilirsiniz, nerede daha büyük bir sükunetle uyuyabilirsiniz?”

Bir İspanyol gülümsetecekti: “Kutsalın topraklarından uzaklaşıp, Amsterdam’a doğru yaklaşıldığında bolluk ilginç bir şekilde artıyor.”

 010001000004-kleiner1

 

IV – Dersler ve Sorular

Fanatizm, Wallerstein’ın da belirteceği gibi çok şey kaybettirecektir İspanya’ya. (Wallerstein, 1980, p:174) Ülkede merkantilizmin tek sesliliği kutsalın takıntısı ile birleştiğinde mesela kendisine büyük bir ticari dinamizm kazandıran ama İsa’nın müridi olmayan! Yahudileri kaybedecektir. Tanrının yer üzerindeki elçileri! küçücük bir ülkenin, Birleşik Prensliklerin özgürlük istemi karşısında şaşkına döneceklerdir. Oraya dahi hâkim olamayacaklardır.

Yağmalanıp biriktirilen zenginlik bile Wallerstein’ın anlatacağı gibi erimeye yüz tutacaktır. Rembrandt’ın, Spinoza’nın ülkesinde neler olduğunu filozof şöyle yazma imkanına sahip olacaktır: “Herkese kendi karmaşıklığı içinde yaşama imkânı veriyorum. İsteyenlerin inandıkları için ölecekleri bir yer istiyorum. Yeter ki benim de sahi olanı bulmak için yaşamama izin verilsin. (Lettre a Oldenberg: p:30 )

Ölürken iki büyük vasiyet bırakacaktır kentin bilgesi: Temkinli ve kuşkulu olmayı.

Zenginleşmeden bahsetmeyecektir. Özgürlük ve toleranstan bahsedecektir bunu söylerken. Muhtemelen aklına uzağında ve karşısında olduğu kutsalın büyük ismi İşaya’nın cümlesi düşecektir, dar yatağında belki de kımıltısız kanalın sularına son olarak bakarken: “Zenginlik üzerine zenginlik katandan uzak durun.”

Bugüne ve bize dersten çok soru kalmışa benziyor.

Gölgeli resimlerin ve ürkek filozofun “gel gitli” ruh halinden albatrosun üzerinde kanatlanıp giden sahi’nin ardından koşmak kalıyor.

 

Kaynakça

Braudel, F. (2014), La Dynamique du capitalisme, Paris: Flammarion

Cervantès, M. (2015), Don Quichotte De La Manche, Paris: Gallimard

Cottret, B. (1997), 1598 L’Édit de Nantes, Paris: Librairie Académique Perrin

Fénelon (1995), Les Aventures de Télémaque, Paris: Gallimard

Hirschman, Albert O. (2014), Les passions et les intérêts, Paris: PUF

Mandeville, B. (2013), La Fable Des Abeilles, Paris: Berg International

Méchoulan, H. (2014), Amsterdam au temps de Spinoza, Paris: Berg International

Molière, J.B.P. (2012), Dom Juan, Paris: Flammarion

Molière, J.B.P. (2013), La Misanthrope, Paris: Folio

Parrival, J.N. (         ), Abrege de L’histoire de ce siécle de fer, Paris: Bruxelles

Smith, A. (2016), Théorie des sentiments moraux, Paris: Payot & Rivages

Spinoza, B. (1965a), Ethique, Paris: Flammarion

Spinoza, B. (1965b), Traité Théologico-politique, Paris: Flammarion

Streiff, B. (2002), Le Peintre et le Philosophe ou Rembrandt et Spinoza à Amsterdam, Paris: Complicités

Wallerstein, I. (1980), Capitalisme et Économie – Monde 1450 – 1640, Paris: Flammarion

 

İktisat ve Toplum Dergisi, “Tiyatro Rafine Bir İştir”, Aralık 2017, Yıl 7, Sayı 86, ISSN 1309-9418, Ulusal Aylık Süreli Yayın Dergisinde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Türkiye de İktisadi Düşünce

Türkiye'de İktisadi Düşünce

LİST’İN İKTİSADİ DÜŞÜNCESİNİN ‘’TÜRKLEŞTİRME SÜRECİ ‘’ÜZERİNDEKİ YANSIMALARI

Giriş

Alman romantizmiyle, aydınlanmanın “evrensel insan” projesi reddedilecektir. Daha çok Fransız kaynaklı olan ama Kantyen perspektifte de yaşam bulan bu ütopya 18. yüzyılın sonundan itibaren, özellikle 19. yüzyılda kökten bir eleştiriye tabii tutulacaktır. İnsan artık tüm zaman ve mekanların ürünü değil Gusdorf’un deyişi ile aydınlanmanın soyut şematiğinin dışında toplumun veya ulusun bir ürünü olacaktır (Gusdorf, 1993: 168)

18. yüzyılın son çeyreğinde aydınlanma henüz zirvesindeyken, militan rasyonalizme eleştiriler başlamıştır. Bu doğrultuda aydınlanmanın evrensel insan modeline ve Benthamyen faydacılığın üzerinde yükselen insanlığın yeni dünyasına itiraz edilecektir. Herder gibi, dostu Hamann’da bilimci ve faydacı renklere boyalı aydınlanmanın uygarlık projesine redlerini çok açık ortaya koyacaklardır. Aydınlanma, savunucusu ve eleştirileri yanıtlayacak büyük ismi Voltaire’i de yitirmiştir zaten bu dönemde.

Romantik düşüncenin büyük filozoflarından Fichte gibi List’de bu büyük itirazdan beslenirken, ona derinlik kazandırıp zenginleştirecektir. Friedrich List zaman zaman Fichte’nin de etkisiyle klasik liberalizmin iktisadi analizini yanlışlayacak ve temelde onun felsefesine, dünyaya bakışına karşı duracaktır. İktisadi düşünce tarihi kitaplarında List’e çok büyük bir yer verilmezse ve çok önemsenmezse de düşünür, himayeciliğin iktisadi kuramını oluşturacaktır. Bunun yanı sıra iktisadi milliyetçiliğin de teorisyenliğini yapacaktır. Önce dönemin Almanya’sının siyasi ve iktisadi yaşamı üzerinde etkili olacak, sonra da özellikle 20. yüzyılda milliyetçi iktisat politikaları benimseyecek başka toplumlar için referans olacaktır.

“Güçler İlişkisinin” bir teorisyeni olarak List, Say’in ve Smith’in klasik kuramını, dünya görüşünü reddedecektir. Klasik kuram onun için her şeyden önce kozmopolitizmin övgüsü ve meşrulaştırılması olacaktır. List’e göre klasik teori dünyanın bütün uluslarının barış içinde yaşayan tek bir toplum oluşturdukları varsayımından hareket ederek, zaten en başta yanılmış olmaktadır. (List ,1998)

List böylece tarih ve toplum perspektifinde olduğu gibi iktisat teorisinde de ulusu ön plana çıkaracak, bireyden insanlık toplumuna geçişin ancak ulus aracılığıyla mümkün olabileceğini ileri sürecektir. Açıktır ki bu durumda ulus, insanlığın tarihinde son derece önemli bir köprü vazifesi görecektir. List’in bu yaklaşımı kendi deyişiyle “Smithyen kozmopolitizmin” uzağında ve hatta karşısında olacaktır. (List,1998:20-30) Bu durumda Smithyen kuram, ulusların oluşturduğu bir dünyanın gerçekliğini algılamamış olacak ve mutlak özgürlük denilen bir ütopyanın peşine takılarak öncelikle ulusun değil, insanlığın tümünün faydasını maksimuma çıkarmayı hedefleyecektir. Klasik kuramın ve daha çok Smithyen felsefenin List’e göre ağır yanılgısı işte bu tez olacaktır.

List, “insan soyu” kavramını kozmopolitizmle beraber reddederek kendi iktisat kuramının temel ideolojik varsayımını da inşa etmiş olmayacak mıdır? List için, aynı gelişmişlik düzeyine ulaşmayan toplumların serbest mübadele ilkesi uyarınca ticari ilişkiye girmeleri doğru olmayacaktır. Dünyanın değişik uluslardan, değişik toplumlardan oluştuğu varsayımı kabul edildiğinde tüm toplumların aynı iktisadi gelişme aşamalarından, aynı anda geçmiş olmaları imkansızdır. Bu durumda eşit bir gelişme aşamasına varmamış toplumlar için, List himayeci bir iktisat politikası önerecektir. Siyasi tercih asıl olduğuna göre ticari birlikten önce siyasal birliğin oluşması gerekecektir. Tersi, yanlış bir politika önerisidir List’e göre (List, 1998).

Yazının devamını kitapta bulabilirsiniz.

Kitaplar kategorisine gönderildi

Bir Kentin ve Bilgesinin Bugüne Dersleri (II)*

İşaya

İşaya

“Zenginlik üzerine zenginlik katana lanet olsun.”

İşaya

I-Yalnız Mercure2, lanetli Mercure’dür

Yalnız kalmayacaktı Mercure, Amsterdam’ın puslu ve bir o kadar da büyülü ufkunda belirdiğinde; yalnızlığın kendisini hangi girdaplara sürükleyeceğini bilmiş olmalıydı. O, labirentlerin içinde, tutkularının tutsaklığında, kaybolmak istemeyecekti. Freud’a da Lacan’a da henüz vardır, ama biliyordu Mercure, narsisizmin eninde sonunda –Tanrı bile olsa- varlığı hangi bunalımlara sürükleyeceğini; cehennemin alevlerinde nasıl yavaşça yitileceğini.

İnsan veya Tanrı, arzunun sonsuz denizinin dalgalarına bir kez kendini bırakmaya görsün orada nasıl yok olunacağının farkındaydı. Yer üzerindekilerin bu tehlikeden henüz haberleri yoktu, ama kendisinin öğrettiği zenginleşme arzusunun bitmez şehveti onları tümüyle ele geçirmeden bir şeyler yapmak gerekecekti. Dikkati çekmişti gerçi, ticaretin ve getirdiği zenginliğin erdemi unutturmaması gerektiğine, ama insanlar hem zaaflı yaratıklardı hem de Spinoza’nın daha sonra söyleyeceği gibi, büyük bir çoğunlukla olan biteni hemen algılayabilecek bir güce sahip değillerdi. (Spinoza, 1997) Daha sonraları mesela Girard’da mükemmel bir çözümlemede “ötekinin isteğinin” bireyi nasıl ele geçirdiğini ve tutsağı haline getirdiğini anlatmayacak mıydı? (Girard&Henry, 2016)

Taklitin (mimétisme), rasyonun çok önünde geldiğini, isteğin taklit yoluyla arzuya ve kıskançlığa dönüşüp, insan ruhunu ve bedenini nasıl tutsak ettiğini, dört başı mamur bir antropolojik kuram içinde, vermeye çalışmayacak mıydı? Girard, gerçekten de insanların, en az hayvanlar kadar taklite dönük olduklarını, bunun da bireysel dünyalarda olduğu kadar, toplumsal yaşamlarda da büyük tehlikelere gebe olduğunun altını çizecektir yapıtlarında. (Girard, 2010)

Yazara göre, insanın karşılıklı ve karşı konulamaz taklit eğilimi, şiddetin de temel nedenlerinden birini oluşturacaktır. Smith için de taklit, biraz değişik bir perspektiften ele alınacak ve Girard’dan farklı bir sıralama içinde de olsa kimi benzer sonuçlara yol açacaktır: “Taklit, Smith’te önce imrenilme isteğini harekete geçirecektir. Bu da zenginliğin ve zenginin taklidine yol açıp, iktisadi büyümenin dinamiğini oluşturacaktı. Fakat bu sonsuz bir döngü yaratmayacak mıdır” diye soracaktır, Smith? (Smith, 2016)

Mercure & Minerve

Mercure & Minerve

Zenginleşme arzusu, gerçekten (özellikle günümüzde) kendi tatmin edilemezliğinde “boşluk” ve “yokluk” duygusunu, sonra da şiddeti yaratmayacak mıdır?

“Ahlaki Duygular Kuramı’nda” Smith, modern zamanların ufkundaki bu vazgeçilmez dinamiğin eşiğinde belirecek büyük tehlikeye dikkati çekecek ve bu yüzden ticaretin tanrısı, Mercure’den de güçlü bir şekilde erdemin gerekliliğine dikkati çekecektir. Zenginliği yaratanın ticaret değil, temelde insan emeği olduğunu ileri sürecek filozof için bu büyük uyarı zaten kaçınılmaz olmayacak mıydı?  (Smith, 2015)

Yer üzeri ölümlüleri ise duymak bile istemeyeceklerdi, filozofun tembihini. Filozof, zaten boşuna konuşan değil miydi? Ama her nedense Smith’in, zenginliğin sırlarını vermesine, kulaklarını sonuna kadar açacaklardı. Anlaşılan o ki zenginliğin tanrısı, o günden bu yana yer üzerinde en büyük saygıyı görecektir.

Tam burada ve konudan çok uzaklaşmamak kaygısı ile tekrar Mercure’e dönersek; ticaretin ve zenginliğin tanrısı, Amsterdam’ı küresel bir mağaza haline getirip, zenginliğin meyvelerini yer üzeri ölümlülerine tattırırken, bunun bitmez bir arayış haline getirileceğini zaten sezinleyebilecekti. Mercure, sanki kendine rağmen bir çıkış arayacaktı; aklını kullanmaktan çok duygularının selinde veya inançlarının körlüğünde, taklitle eyleme geçen insan soyuna ilişkin endişeleri yoğunlaştığında, Mercure’ün imdadına Amsterdam’da yine bir başka tanrı koşmaya karar verecekti.

Pırıltısını güneşten almaktan umudunu kesince, kendisini zenginleşmenin büyüsüne kaptırma yoluna giren, Amsterdam’ın loş ama büyüleyici ufkunda bir Tanrı daha belirecektir; Romalıların Minerve3’si Mercure’ün ve insan soyunun yardımına koşacaktır. Modern zamanların ufkunu, Mercure ile paylaşacaktır Minerve. Borsanın hemen yanında, daha doğrusu karşısında yer tutacaktır kendine. Zordur işi Minerve’nin; karargâhını kurmak istediği borsa meydanının bir duvarında şöyle yazmamakta mıdır?

“Burada Mercure hizmet edilir

Tapılır hatta burada Mercure

Onurlandırılır burada Mercure”

Amsterdam borsası, bu tapınağa giren zenginleşme sevdalılarına hatta sarhoşlarına böyle seslenecektir.

Minerve işte bu sarhoşluğun kentine inecek ve onun için güç olacaktır işi.

Amsterdam

Amsterdam

“Büyük mağazanın” sonsuz depolarında yığınla mal vardır. İlginç olan bu mallar kentin insanlarının tüketimi için değil, tekrar satılmak üzere depolanmaktadırlar. Üstelik yeni bir şey daha vardır, malların alıcıları ve satıcıları artık malı görmemektedir bile. Mal, süratle ve büyük bir gürültü içinde, hatta çığlık çığlığa “borsada” el değiştirmektedir. Malın paraya, onun da tekrar mala dönüştüğü, yepyeni ve tuhaf bir dönem açılmaktadır bu küçük kentte. Mal artık insanın ihtiyacı için değil, borsadan Amsterdam’ın göklerine çığlıklar içinde yükselen insan “arzusunun” tatmini için vardır. Tuhaf bir dönem açılmaktadır insanlık tarihinde; Amsterdam, sanki bu döneme laboratuvar olma işlevi yüklenmiştir.

Yeni zamanların büyük laboratuvarında, yeni bir insanın temel kriterleri de test edilecektir. Bu, insan “isteği” tarafından ele geçirilmiş olan mı olacaktır? Girard’ın belirttiği gibi taklitte oluşacak istek tümüyle ele geçirebilecek midir, modern zamanların insanını.

“Amsterdamlı bilge” uyaracaktır daha sonra yer üzerini. Var oluşun anlamı meta biriktirmeye veya artık “para” biriktirmeye dayanamaz diyecektir. Sanki reddettiği kutsal kitabın öğretisinden alıntı yapacaktır. “İşaya4’yı” mı hatırlayacaktır: “Mal biriktirenden uzak durun” diyen peygamberin, kimi cümleleri usulca bilinç altının bir yerlerine yerleşmiş olmalıydı, rasyonalizmin büyük hocası Spinoza’nın. Daha sonraları da önce İskoç düşünürleri ve Smith, ardından Rousseau ve Marx’ta benzer uyarıları yapacaklardır, yer üzerinin sakinlerine.

Fakat filozofla alay edecektir insan her zaman; dönem mercator’un dönemidir.

Amsterdamlı ozan sanki bunu dile getirecektir, yeni zamanların kentinin tapınağına şu ilahiyi yazacaktır:

“Burada kazanç tutkulu “mercator” durmaksızın didinir.

Kar ve zarar onun tüm dünyasıdır.

Herkes en büyük payı edinme peşindedir burada,

Malın krallığı, Amsterdam’ ın asıl hükümdarı, borsadır.”

Evet zenginliğin ve ticaretin tanrısı Mercure bu kadarını istememiştir. Kuzeyin gizemli ufuklarında insanın tüm hayalini borsaya teslim etmek değildi amacı. Görünmezin iktidarına bunun için karşı koymamıştır bu kent; diğer bir görünmezin, kutsalın, iktidarı ile bunun için mücadele etmemiştir.

Amsterdam’da yeni bir hayalin despotizmine karşı koymak gerekecektir bu kez.

Evet yeni bir hayal oyunu başlayacaktır artık Amsterdam’da. Kurşuna boyanmış göklerinde dans eden hayaletler kadar romantik de olmayacaktır, üstelik bu yeni oyun. Az sayıdaki ağacın, kuzeyin hırçın ve sert rüzgarlarına teslim olduğu, buzullarla kaplanmış düzlüklerin ülkesinde mümkün olabilecek tek hayal oyunu bu olabilirdi sanki. Eski Çin’de ki hayal oyunu, bu kentte Mercure’ün de katkısı ile yerini Debord’un çok daha sonra “Gösteri Toplumu’nda” anlatacağı baş döndürücü yanılsamalara bırakacaktır. (Debord, 1996) Modern toplum çok daha sonraları bir yanılsamalar veya Debord’un deyişi ile bir görüntüler toplumu olacaksa, doğaldır ki bu önce Amsterdam’ın kanallara bakan soğuk duvarlı borsasında prova edilecektir.

İşte Minerve, bir görünüp bir yok olan fiyatların mercatorları çılgına çevirdiği, bu taş yapının karşısında yer tutacaktır.  Daha sonra Spinoza’nın ve Smith’in kuramlarının temel direkleri yapacakları temkini (prudence), öğretmeye çalışacaklardır o da. “Prudence” diyecektir önce Spinoza, Smith’te daha sonra “kâr” peşinde koşan “mercator” dahi eğer rasyonelse, temkin (prudence) tek pusulası olmalıdır diyecektir.

Edebiyatın, güzel sanatların, felsefenin tanrısı Minerve, borsa tutkununa, durmayı ve düşünmeyi anlatabilecek midir? Durmayı bilmeyen “yeni insan” yanılsamalı olana kendini kaptırabilecektir çünkü.

Anlamak, durmayı ve düşünmeyi gerektirir. Ama, ya “mercator’un” tek pusulası içinde kârın gizli olduğu fiyatsa ve fiyat artık arzunun dehlizlerinde de oluşuyorsa, mercatore durmak değil, buralarda hızla yol almak isteyecektir.

Minerve, estetiğin kalıcılığında evrensel olanı anlatmaya çalışacaktır, borsa tutkununa, arzunun taklidi yerine rasyoyu önerecektir.

Önce Spinoza, arkadan Smith, sonra da Marx’la ve tabii daha niceleri ile ekonomi politiğin (özellikle Smithyen Ekonomi Politik), zenginleşmenin ama aynı zamanda özgürleşmenin, aklın ve temkinin bilimi olarak yazılmaya başlanmasının sırları, bu gizemli kentte aranmaya başlanmıştır bile.

 

II- Minerve, Mercure’ü yalnız bırakmayacak

İstek, modern zamanların temel ve özneyi serbestleştirici dinamiklerinden biri olarak ele alındığında, öznenin özgürleşmesinin, bir anlamda isteğin ki ile koşut gittiği görülebilecektir. Ama bunun için bilinç ve doğal olarak akıl gerekecektir. Spinoza da buna işaret etmeyecek midir?  Şöyle yazacaktır: “Eğer insanların istekleri, aklı takip edebilseydi belki topluma ve yasaya gerek olmayacaktı. Ama insan tabiatı çok başka bir yapıya sahiptir.” (Spinoza, 1997)

Spinoza

Spinoza

Anlaşılan istek, aklı takip eden olmayacaktır, yeni zamanlarda. Kışkırtılan istek, kıskançlığı körükleyecektir.

Gemilerin durmaksızın mal boşaltıp yeniden doldurduğu limanı seyrederken bunları yazacaktır, Spinoza. Gerçekten de zenginlik, kanalların kentinde, bilim ve sanat olmadığında pusulasız kalmış olacaktı. Mercure, anlamını yitirecekti Minerve’siz. Amsterdam’ın göğü sadece borsadaki çığlıklara teslim olduğunda, kentin göğünde martılar bile uçma hevesini yitirmiş olacaktı. Üstelik Mercure -Tanrı’lar herşeyi bildiklerine göre- Munch’ın çok sonra içinde kaybolacağı ruh durumunu ve ünlü kıskançlık tablolarını biliyor olmalıydı. Munch’ın, kıskançlığın patolojisinde tükenmiş insanını tanıyor olmalıydı.

Borsanın mutlaka Minerve’ye, bilimlerin ve sanatların Tanrı’sına ihtiyacı vardı. Kıskançlığın üzerinde yükselen zenginleşme arzusunun çığlıkları arasında düşünmeye zaman bırakılmalıydı.

Modern zamanların henüz ufkunda “hız toplumunun” riskleri yürekleri daraltmaya mı başlamıştı?

Felsefe, durmaya ve düşünmeye çağırandır insanı her yerde, zenginliğin yığılması düşünceyi gerektirecektir. Entelektüeli gerektirecektir. Zenginleşme, kutsalsızlaşma ile birlikte modern zamanların devrimci düşünürünü -entelektüeli- yaratacaktır. Entelektüel öncelikle bu ikisi üzerine akıl yoran olacaktır. Akıl da ilk entelektüel portrelere aittir zaten. Descartes’la Spinoza, modern zamanların ufkunda, hem de yine bu kentin alaca karanlık ufkunu beyaza boyayan albatrosların arasında yükselmeyecek miydi?

Borsadaki çığlıklarla, albatrosların haykırışlarının birbirine karıştığı kanallar kentinin, iki dev rasyonalisti, zamanın bu noktasında konuk etmeye hazırlanması sıradan bir tesadüf mü olacaktı?

Amsterdam

Amsterdam

Servet birikimi ile entelektüel gelişme arasında önceliğin kime ait olduğu üzerinde çok mürekkep akıtılmış bir konudur. En azından şimdilik kuramsal tartışma bir yana bırakılırsa şu tespiti yapmakta bir sakınca olmayacaktır: “Amsterdam da –kuşkusuz daha önce Venedik, Anvers5 ve başka kentlerde de –modern zamanların başında bilim, felsefe ve sanatlar, zenginleşme süreçleri ile birlikte gelişecektir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Yukarıda işaret edildi ama tekrar pahasına yazmak gerekecek; akıl, özgürlüğe ihtiyaç gösteren bilim ve sanatsız kendini geliştiremeyen olduğu kadar, zenginleşmenin gizlerini çözmek için de vazgeçilmez olandır.

“Güzel sanatlar” diye yazacaktır Spinoza: “Mükemmel olmayan insan tabiatını güzelleştirmek ve yetkin kılmak için son derece gereklidir”. (Spinoza, 1997) Anlaşılıyor ki yeni zamanların ufkunda aklı kuşanacak entelektüele, kilit bir işlev yüklenecektir; zenginleşmenin simyasını çözecek ama aynı zamanda onun arzusunun tutsaklığında kaybolmamak için “belki de her zaman her şeyi algılayamayan insana” sorgulamayı öğretecektir.

Entelektüel, kutsaldan boşaltılmış yer üzerinde, modern zamanların taşlarının döşenmesinde anlaşılıyor ki vazgeçilmez bir yere sahip olacaktır.

Amsterdam artık dünyanın sadece mağazası olmakla kalmayacak, evrenin kütüphanesi de olacaktır.  Her eve kitap girecektir artık Amsterdam’da, yoksulların en azından bir kutsal kitabı, zenginlerin de bir kitap koleksiyonu olacaktır. Spinoza’nın ustası, Menasseh Ben Israel6, örneğin hem din adamı olacak hem de kitap ticareti ile uğraşacaktır. Modern zamanların Babil’i olma ünvanını boşuna kazanmayacaktır, bu puslu kent.                                                                                                                                                                                                                                                           Fransa’da ve birçok ülkede bu dönemde ağır sansür egemenken, burada kanalların arasındaki sahaflarda ve kitapçılarda her türden kitap satılabilecektir. Kuşkusuz bu her zaman, her kitap için ve Birleşik Prensliklerin her eyaletinde böyle olmayacaktır ama her şeye rağmen Hollanda’da bu dönemde rekor sayıda kitap basılacaktır. Bunun nedeni tek olmayacaktır kuşkusuz ama yine de bu gelişme üzerine düşünürken akla ister istemez tekrar Hume veya Smith’in “tarihte beklenmeyen sonuçlar” teorisi gelecektir7.

Bugünün robot teknolojisi kadar önemli bir teknolojik yeniliğin dönüştürücü etkisi “Birleşik Prensliklerde bahis konusu ettiğimiz” yeni bir kimliğin, entelektüelin önünü açacaktır, ama en az onun kadar önemli başka bir gelişmeye daha olacaktır. Tipografinin gelişimi sadece entelektüeli değil, modern zamanların temel mimarlarından yeni bir sınıfın tarih sahnesinde yerini almasını sağlayacaktır. Fakat bu sonucun beklenmeyen olmasının nedenini vurgulamak gerekecektir. Öncelikle beklenmeyen sonuç, İspanyol dinselliğinin özellikle Yahudilere uyguladığı baskının sonucunda kaçabilen ve büyük tolerans kentine sığınan insanların Amsterdam’a teşekkür olarak bu büyük hediyeyi getirmeleri olacaktır. Matbaa özgürlüğü geliştirirken, kutsalın hükümranlığı da sorgulanmaya başlanacaktır.  Ve tarihi dönüştürecek yeni bir sınıfı emekleme çağından kurtaracaktır.

Jan Abrahamsz Beerstraaten

Jan Abrahamsz Beerstraaten, Amsterdam

Amsterdam’da ki kitapçılık sanayii, Avrupa’da haklı olarak ilk sırayı alacaktır. Bu ülkede sansür diğerlerinin tersine kitabın basımından önce değil sonra yapılmaktadır. Dinsel otoritenin tersine siyasal yetkili pek gönüllü olmayacaktır bir kısıtlamaya. Düşünce özgürlüğü sayesinde kitap basımı doruğuna varacaktır. Bir endüstri halini alacaktır nerede ise. Kitabevleri ilginç bir şekilde Avrupa pazarı için İbranice, Latince ve Yunanca’nın dışında Fransızca kitapları dahi basacaklardır; Minerve ile Mercure yeni zamanlardaki iş birliklerine   başlamışlardır.

17. yüzyılın başı ile sonu arasında kentteki kitabevi sayısı dörde katlanacak ve iki yüz yetmiş üçe varacaktır. Kâğıt tüccarları ve imalatçıları kârlarını arttırır iken istihdam da artacaktır.

Amsterdam da belli ki Minerve ile Mercure kol koladırlar; zenginleşme, özgürleşme ile ve bilimle yukarıya doğru kıvrılan bir sarmal oluşturmaktadır. Braudel’de bunu teyit edecektir zaten: “İktisadi modernite tam buranın merkezindedir. 15.yüzyılda Venedik’te olan 17. yüzyılda Amsterdam’da olacaktır. Burada tümüyle gerçek olmayan özgürlükler oluşur” tespitini yapacaktır büyük iktisat tarihçisi. (Braudel, 2014)

 

III-Amsterdam’dan bugüne sorular ve ilk ders

Braudel’in bu kentin özgürlüğünü “yanılsamalı” şeklinde tanımını, Smith daha sonra yeni zamanların sonsuz zenginlik arayışı için de kullanacaktı. Haksız olmayacaktı ikisi de… Bu kentte doğrulanacaktı bunlar. Gümüşe boyanmış kanal sularında her gün binbir hayal dans etmiyor muydu? Her zamankinden de çok Platon’un “gölge danslarını” hatırlatmıyor muydu, dünya burada. Borsa, bizzat kendisi düşlere ev sahipliği yapıp görülmeyen malların mübadelesinin yapıldığı yer değil miydi? Yeni çağın simyacıları burada yer tutmuşlardı; gerçekle hayal her gece sabaha kadar dans ediyorlardı burada.

Sabahlara kadar gemilerden indirilen siyah derili “insan-emtia”nın hayali de borsa ile limanın karanlık suları arasında dans edecekti. Hem de “kentin büyük bilgesinin gözü önünde”. Hayretle mi izliyor olacaktı, kendini kutsal adına yargılayanların buna göz yummasını? Belli ki bu alaca karanlıkta “Etika’sını” kurgulayacaktı. Merakta edecekti kuşkusuz; kendisini din adına yargılayanlar İşaya’ya hiç göz atmamış olabilirler miydi? Lanet etmişti İşaya durmaksızın zenginlik biriktirene.

Servet ve özgürlük, bilim ve sanatla birlikte bu kentte kuşkusuz büyüyeceklerdi ama tümü Amsterdam’ın ufkunda puslu gökyüzünün renklerine mi boyanacaktı?

Spinoza

Spinoza

Yeni zamanların Amsterdam’ının griye çalan sularının gölgesine sanki Çin’den ithal edilen hayal oyununun değişik bir kopyası yansıyordu. Erdem, bir yer kapabilecek miydi bu dalgalı sularda? Spinoza’nın dediği gibi, insan olan gökyüzünden korkmadan kendi etiğini oluşturamaz mıydı? Yoksa Minerve nihayet umudunu kesip, Mercure’den yolunu ayıracak mıydı?

Ama burada olup bitenler artık belliydi ki sadece bu zamana ve bu kente ait olmayacaktır. Yanılsamalar, sorularla birlikte o zamanın ve o kentin sınırlarını aşacaktır. Hatta onlar zaman içinde bir yolculuğu hızlıca yapıp, bugünün ve bu kentin de soruları olacaklardır.

Yine de bu önemlinin önemlisi sorulara cevap aramadan önce bu toprakların biraz dışına çıkmak gerekecek. Mekânda ve zamanda küçücük bir yolculuk yapıp yüzyılın lanetlisi bir yazarın masalını okumadan bu düğüm çözülemeyecektir. Başına gelecekleri tahmin edecek olan hikayeci, üzerinize alınmayın diyecektir; “insanları değil arıları anlatacağım ben”, iki toplumu kıyaslayacaktır Mandeville “Arıların hikayesinde”. Bir tanesi namuslu ve azla yetinen, nüfusu durağan, isteğin durmaksızın, sonsuza değin kendini büyütmediği bir toplum olacaktır bu. Diğeri, duraksamadan büyüyen bir insan toplumunun, sonsuz arzunun çığlıklarında, eşitsizliklerin kıskançlığında, lüksün tahrik ediciliğinde, bencilliğin ve ahlaksızlığın içinde arttıkça artan bir zenginliğin tutsaklığının kıskacında yaşayacaktır. Diyecektir ki Mandeville; bu arı toplumundan, ikinci gruba giren durmaksızın “ilerlerken”, diğeri yavaşça yitip gidecektir. Ne yapabilirim ki bilim ve sanat da burada değil diğerinde gelişecektir. (Mandeville, 2013)

Rousseau’da benzer bir şey mi diyecektir?

İşaya ne derdi acaba bu hikâyeyi okusaydı?

Amsterdam’a dönülürse; burada ki borsada yeri göğü inleten haykırışların arasında zenginleşme ve özgürleşme – her şeye rağmen -kol kola yürüyecektir. Albatrosların kentinin, Mandeville’in hangi toplumunu örnekleyeceği ilk soru olarak akla düşmelidir artık. Üstelik bu soru sadece o kent için değil, bu kent için de bugün cevabını beklememekte midir? Kaldı ki modern zamanların üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra zenginleşmenin kendi başına özgürlük olduğu da savunulmamakta mıdır bugün?

“Yüzyılın ahlaksızına” ahlaksız demeden önce bu çok temel soruya yanıt bulmak gerekecek. Bu büyük sorunun cevabında çünkü Amsterdam’ın bugüne ilk büyük dersinin ipuçları yatacaktır. Bugüne ders içinde yaşadığımız kente de ders olmayacak mıdır?

Sorunun yanıtı “Amsterdam” için açıktır. Mercure, arzuyu kışkırtacak fakat belki de istemeden Minerve’ye yolu açacaktır. İnsanlığın büyük çiçekleri albatrosların kanatlarında açacaklardır. Albatroslar, kutsalın ve siyasanın despotizminden kaçanları kanatlarına alacaklar, karanlık suların üzerinden uçarak onları bu kente insanlık adına hediye edeceklerdir. İki tavizsiz ürkek birbirleri ile kıyasıya tartışarak insanlığın yeni dünyasını oluşturacaklardır. Portekiz Yahudisi Spinoza ve büyük Descartes’a sanatın devi Rembrandt da katılacaktır.

Spinoza Heykeli, Amsterdam

Spinoza Heykeli, Amsterdam

Mercure yalnızlığı sevmeyendir. Geçmişindeki tüm günahlarına karşın Minerve’siz bu yer üzerinin yaşanmaya değer olmayacağını o söyleyecektir ve bu Amsterdam’ın bugüne ilk dersi olacaktır.

 

Kaynakça

Braudel, F. (2014), “La Dynamique du capitalisme”, Paris: Flammarion
Debord, G. (1996), “La société du spectacle”, Paris: Gallimard
Girard, R. & Henry M. (2016), “Le désir de l’Autre”, Paris: Petra
Girard, R. (2010), “Géométries du désir”, Paris: L’Herne
Mandeville, B. (2013), “Fable des abeilles”, Paris: Berg International
Smith, A. (2016), “Théorie des sentiments moraux”, Paris: Rivages
Smith, A. (2015), “Richesse des Nations”, Paris: Institut Coppet
Spinoza, B. (1997), “Traité théologico-politique”, Paris: Flammarion

 

Son Notlar

  1. Yazının diğer bölümü takip eden sayıda yer alacaktır.
  2. Önemli bir Roma Tanrı’sıdır. Kârı, ticareti ve zenginliği simgeler.
  3. Sanat, kültür, bilgelik Tanrıça’sı.
  4. Tevrat’ta Yeşaya ismiyle bahsedilen bir peygamberdir.
  5. Belçika’da bir liman kenti.
  6. Haham, Spinoza’nın Hoca’sı.
  7. Bu teoriye göre tarih genelde insan eyleminin amaçlanmayan sonuçlarından oluşur.

 

 

İktisat ve Toplum Dergisi, “İktisadi Düşüncenin Evrimi”, Eylül 2017, Yıl 7, Sayı 83, ISSN 1309-9418 Ulusal Aylık Süreli Yayın dergisinde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Hayvanların Uygarlaştırılmasından Uygarlığın Hayvansızlaştırılmasına II

WASTELAND-WITH-LION 2015Nick Brandt, Wasteland With Lion, 2015

Hep aynı doğa, hep aynı tabiattır, kendi gidişatı içinde devam eden…

Montaigne

I- Trump Hayvanlardan ne ister?

Baba ve oğul Bush’u takip edecektir Trump’ta; onun için de şeytanla iş birliği yapmış toplumlar vardır. Bunlar kötünün yer üzerindeki simgeleridirler ve kimi zaman renklerine, kimi zaman toplumsal- iktisadi konumlarına, kimi zaman inanış biçimlerine göre bu nitelemeye layık görüleceklerdir. Burada bu normatif tanımlamanın doğal olarak nesnel veya yasal bir ölçütünün olması beklenmeyecektir. Başkanın kendi rengi, inancı ile toplumsal ve iktisadi konumu ‘iyinin’ doğal ölçütü olacaktır. ‘İyi’ olan toplumlar aynı zamanda ‘uygar’ da olacaklardır. Bu durumda ‘kötüler’ uygarlıktan da uzak kalmış olacaklardır.  Kötülerin ‘iyiler’ tarafından zorla uygarlaştırılmaları, gereğinde cezalandırılmaları, meşru olmanın ötesinde bir görev bile olacaktır.

Belki çok eskilerden beri gelen ama mutlaka tek tanrılı dinlerde somutlaşıp güçlenecek olan bu eğilim modern zamanların tarihine damgasını vuracaktır.

Böyle bakıldığında Trump’ın yaklaşımının anlaşılmayacak bir tarafı olmayacaktır. Hiçbir bilimsel- felsefi ölçütü esas almayan bir dünya algısı içinde tüm evrene aslında kendinden menkul bir hiyerarşik sıralama içinde bakılacaktır.  Tek tanrılı dinlerin çelişkisi modern zamanların ki ile birlikte tüm söylemini boyayacaktır aslında Trump’ın; ‘Tanrı’nın öncelikli yaratığı’, insan, bu kez de yeni yeni (modern zamanlarda) keşfettiği aklı ile ne yapacağını bilmeyecektir. ‘Yaratılışın tercihlisi, modern zamanların mağrur insanı haline de gelince kendi ‘dışında’ kalanın var olma hakkı dahi onun kimi zaman aklına, kimi zaman insafına bırakılabilecektir.

Photo illustration: Jim Cooke. Photos via Getty/ShutterstockPhoto illustration: Jim Cooke. Photos via Getty/Shutterstock

Trump ile II. Felipe1’den beri olan biten devam ettirilecektir aslında. Kendini uygarlığı yaymakla sorumlu görmüyor muydu büyük İspanyol komutan? Trump’ta aynı bayrağı taşıdığını düşünecektir muhtemelen. Evrenin tümü kutsalın buyruğunda ve modernin projesinde insanın egemenliğine bırakılmışsa, hiç kuşkusuz tabiatın bizzat kendisi ve kaçınılmaz olarak da üzerinde yaşayan canlı türleri de bunun dışında kalmayacaklardır; ‘kötüler’ ve ‘uygar’ olmayanlarla birlikte hayvanlar da medenileştirileceklerin arasında yer alacaklardır.  Hiyerarşik sıralamaya dayanan bu büyük projede kutsalın istemi ile modernin aklı garip bir şekilde aynı noktada buluşacaklardır. Muhafazakâr ve inançlı! gazeteci Erick Erickson şöyle yazabilecektir: “İsa’ya ve Tanrı’ya inanıyorum. Onun için tabiat Ana’ya değil, onlara dua ediyorum. Doğada iddia edildiği gibi bir tahribat varsa gereken önlemleri alacak olan ancak Tanrı’dır.”

‘Orta sınıfın’ bir anlamda, ortalama insanın’ desteğinde iş başına gelen, projesini uygulamaya koyabilecektir artık; tabiata bile ait olmadığı düşünülen insan, ‘tercihli’ yaşama hakkını istediğince genişletmekte hiçbir sakınca görmeyecektir bundan böyle. Tabiat, üzerindeki bütün hayatlarla birlikte onun insafına ve aklına terk edilmişse o da gereğini yapacaktır.

Var olma hakkını modern zamanlarda ilginç bir ölçütle genişletecektir insan. Kutsalın verdiği sınırsız egemenlik hakkı modernin aklının başka bir arayışı ile birleşecektir. ‘Kutsal insan’, modern zamanların diğer büyük kutsalı, kârla ittifaka girecektir. Kâr, kendini yaşatmanın en masum aracı değil midir? II. Felipe’ye ‘uygar olamayan’ yerliler niye bu altına tapıyorsunuz diye hayretle sorduklarında, imparator cevap bulamayacak; “bu da bizim hastalığımız” deyiverecekti.

Ama bu hastalık modern zamanların keşfettiği bir bilimin temel problematiğini de oluşturacaktır. Kâr, var olmanın sağlayıcısı olmayı aşıp, zaman içinde talanın ve doymazlığın masum dinamiğini de oluşturacaktır. Aklın ve nesnelliğin savunucusu olma iddiasını taşıyacak olan bilim, kimi zaman kendine dahi ihanet edebilecektir böylece.

Kutsal insan, kutsal kârı elde etmek için sahip olduğu evreni tümü ile talan edebilecektir bundan böyle.

Trump’ın iş başındaki ilk icraatlarından biri söylenenlerin turnusol kâğıdı olmayacak mıdır? Şöyle buyuracaktır; muhtemelen hem silah sanayicisine hem kutsal halka: “Ey yaşamını devam ettirmek isteyen insanlar! Bundan böyle Obama’nın getirdiği tüm sınırlamaları kaldırıyorum. Vahşi (uygar olmayan demek istiyor herhalde) hayvanları istediğiniz gibi ortadan kaldırabilirsiniz. Her türlü silahla (nükleer silahları kastetmemiştir umulur) ayıları, kurtları, çakalları, akbabaları ve aklınıza gelen tüm vahşileri yuvalarında, kış uykusunda ikenler bile, vurabilirsiniz. Bunun için teknolojinin (silah sanayicilerinin aklının keşfettiği) tüm araçlarını kullanabilirsiniz.”   

‘Kutsal Alaska’ halkı da ‘yaşama hakkı’nı demokratik hakkı ile birleştirerek şöyle diyecektir: “Bu işi merkezi yetkililerin yapması yasaya aykırıdır. Kendi işimizi kendimiz planlamak istiyoruz.”

Bu demokratik yok etme hakkının kime ait olduğunu bilemediğimiz için bu konuda bir şey söylemek mümkün olmayacaktır. Fakat halkın kullandığı çene tuzakları ile öldürülen hayvanların günlerce acı çektiğini yine de belirtmek gerekecektir. Yanılmıyorsak bu şekilde öldürülen hayvanların etinin yumuşayıp daha lezzetli olduğu ileri sürülecektir.

Yasayı savunan senatör de ‘kutsal insan hakkını’ şöyle savunacaktır: “Alaska’da yaşayan insanların, eti buzdolabında paketlenmiş yeme imkanına sahip olmadıkları düşünülürse, halkın bu isteğini anlamak son derece kolay olacaktır. Üstelik bu onların kültürlerinin bir parçasıdır.”

Oğul Trump, doğal olarak sıradan bir yaşam savaşının dışında kalmakla birlikte o da kuşkusuz halkı uğruna yüklendiği ağır politik görevinin gerginliğinden kurtulmak için Zimbabve’nin koruma altındaki ünlü aslanını2 bile vurabilecektir. Nedense eklemek isteyecektir sonra; ‘yaptığımdan hiçbir utanç duymuyorum’.

Ünlü kişiliğin etik bir açıklamaya neden gerek duyduğu pek anlaşılamayacaktır.

 

II- Hayvanları anlamamak…

Tabiata ve üzerindeki tüm yaratıklara, hayvanlara, tümüyle hâkim olmak, onlarla ilişkisini sadece insan çıkarı ile sınırlamak modern zamanların, insan yararının kutsallığı tezinde kendini doğrulayacaktır. Bununla birlikte etik doğrulamasını da kutsalın buyruğunun yanında, hayvan türünün akıl ve duygudan tümü ile yoksun olduğu inancında bulacaktır.

ALLEYWAY-WITH-CHIMPANZEE 2014Nick Brandt, Alleyway with Chimpanzee,2014

Bu inanç II. Felipe’nin ilk karşılaştığında yerliler hakkındaki yargısından farklı olmakla birlikte, zaman içinde bu ikisi birbiri ile bütünleşecektir; insanların bir kısmı, hayvanların da tümü köleleştirileceklerdir. Tabiat da bu büyük sömürü ve kölelik düzeninden en büyük payı alan olacaktır.

Anlaşılacaktır ki, II. Felipe ile başlayan ve Montaigne de somutlaşan yeni zamanlarda ‘tabiat artık kendi gidişatı içinde devam edecek olan’ değildir. Bütün farklılıkların diyalektiğini içinde barındıran büyük varlık, artık hiyerarşik bir sıralamada, insanın ve aklının egemenliğindedir. Spinoza’nın “insan bir imparatorluk içinde imparatorluk değildir” uyarısı çağın ‘büyük fatihi’, insan, tarafından unutulmaya bırakılacaktır. Modern zamanlarda insan, eylemi ile tek egemen, tek söz sahibi olandır.

393Islero

Öte yandan kadim antropomorfizm3, hayvanların anlaşılmasına bir katkıda bulunmamıştı. İnsan merkezli (anthropocentrique) yeni dönemde ise bu tümden gereksizdir artık. Sonsuz insan çıkarlı arayışta, hayvan olsa olsa bir türdür. Tek tek ismi olmayan bu türün üyelerinin anlaşılmaya değer bir iç dünyası yoktur.

Kutsalın ve modern zamanların bu büyük tezine itiraz gecikerek de olsa insan soyunun bu kez gerçek onuru olarak, kuşkusuz başkalarının yanında, mesela Claude –Lévi Strauss’da somutlaşacaktır. Şöyle demeyecek miydi Strauss: “Kanaryaların ne dediğini anlamadıktan sonra, bu dünyaya dair bir şey bildiğimi söylemek anlamsız olur.”

Hayvanların dili ve duygularının anlaşılmaya çalışılması insan merkezli, insan çıkarlı bir bakıştan kurtulmayı gerektirecektir. Hayvanlara gitmek, onları anlamak, tabiata tümel bir bakışı gerektirecektir. İnsan merkezci (anthropocentrique) bir dünya terkedilmeye bırakılabilecek midir? İnançlarının ve ihtirasının dipsiz kuyularında kendini kaybetmiş insan buna hazır olabilecek midir?

Anlamak, empati kurmak için kendi bakış açısının dışına çıkmayı gerektirecektir. ‘Kendi’nin sarhoşluğundan ayılamayan için bu mümkün olabilecek midir?

Hayvanların tek tek yaşam öykülerinin olabileceğinin kabulü ve bunların insan optiğinden değil, hayvan gözünden yazılması ile ancak insan büyük bir dönüşüm başlatabilecektir. Duyguları olan yaratıklar olarak hayvanların, birer öz yaşam öykülerinin olduğu düşünüldüğü andan itibaren ancak insan, hayvana ve bu durumda tabiata daha eşitlikçi bakabilecektir.

Baratay ’da bu sürece katkıda bulunan isimlerden biri olacaktır: “Yapıtında X. Charles’a hediye yapılan zürafanın, savaş atı Warrior’un, matadoru yenen boğa Islero’nun ve başka ‘hayvan – bireylerin’ yaşam öykülerini, onların ağzında anlatmayı deneyecektir.” (Baratay, 2017)

Le Passage de la girdafe a Arney le Duc Jacques -Raymond Brascassat 1827Le Passage de la girafe à Arney-le-Duc, Jacques-Raymond Brascassat, 1827

X. Charles için Fransa’ya ilk olarak bir zürafa getirilmiştir. Mısır’dan Marsilya’ya uzun bir yolculuk yapmıştır zürafa. Yorgunluktan ölü gibidir. Ama varacağı yer Paris’tir ve Lyon’dan oraya kadarda yürüyerek gitmesi gerekecektir. Önce bu kentin sokaklarında teşhir edilecektir.

Şöyle anlatacaktır zürafa bunu: “Pencereden sarkan insanlar hayretler içinde boyumun uzunluğuna bakıyorlar, oramı buramı mıncıklıyorlar. Artık dayanamıyorum, öleceğim galiba. Yere uzandım. Bu kez bilim adamı olduğu söylenen insanlar geldiler. Merakla üzerime eğildiler. Her tarafımı çekiştiriyorlardı. Burnumdan kulaklarıma, oradan cinsel organıma, ayaklarıma varıncaya kadar her yerimi ölçmek, biçmek istiyorlardı. Sonra ölmemem için bana yemek vermek istediler. Ama yiyeceği onların alıştıkları gibi yere bıraktılar. Halbuki ben yüksekten yiyebilirdim. İnsanlar ise sadece kendi bildiklerinin doğru olduğunu düşünüyorlardı.”

Bu zürafa, insanların arasında bu kadar yaşayabildiği için yine de kendini şanslı bulacaktır. Birçok arkadaşı yakalanır yakalanmaz depresyon ve travmadan ölebiliyorlardı.

Zürafanın ölümünü Delacroix şöyle not edecektir: “Müzedeki bilim adamları onu görmeye geldiler. Paylaşamıyorlardı kendisini. İskeleti onlar için bir model olabilecekti. Organlarını çürümeden almak gerekiyordu. Alkol şişelerine konulduğunda, onları canlıymışçasına saklanabilecekti. Ölenin zürafalığı ve ölmesi değil, insan için ne ifade ettiği önemliydi anlaşılan.”

CONSTRUCTION-SITE-WITH-GIRAFFES 2015Nick Brandt, Construction with Giraffes, 2015

Warrior’u anlatacaktır daha sonra Baratay: Bir savaş atıdır, Warrior. İnsanın büyük kahramanlıklarında ve yenilgilerinde hiç sözü edilmeyen, depresyona girmeyen, psikolojisi olmayan, duymayan, işitmeyen, kısacası yaşayan ama Warrior olarak var olmayan bir savaş atı, bu kez kendi gözünden anlatılacaktır.

Le reine Mary avec Warrior et Jack Seely a Mottistone au cours de la Semaine de Cowes 1934La reine Mary avec Warrior et Jack Seely à Mottistone au cours de la Semaine de Cowes, 1934

“Warrior çılgına dönecektir, ilk bomba yanı başında patladığında bu tanımadığı gürültü ile dehşete düşecektir. Daha sonra ama tam bir savaş atı olacaktır. Yanına bir gülle düşse bile soğukkanlılığını kaybetmeyecektir. Cesur bir attır o. Ve tabii bu tanım insana ait olacaktır. I. Dünya savaşı ise savaş atına ihtiyacı bitirecektir. İnsan için artık Warrior’un bu şekilde bir anlamı kalmamıştır. Çıkarı için onu başka bir şekilde kullanacaktır artık.”

manolete isleraLa cabeza disecada de Islera en el Museo Taurino de la Real Maestranza de Sevilla

Baratay daha sonra arenada ki boğa Islero’yu anlatacaktır: “Matadorla (öldüren demek) boğanın savaşında, kimse kendi iradesi dışında, bu savaşa katılan boğanın yaralarından bahsetmeyecektir. Boğa anlatacaktır mızrak darbelerinden sonrasını; boğa başını kaldıramıyor. Ağırlaşıyor başı. Her şey gözünün önünden siliniyor. Silikleşiyor dünya. Gücü kalmadı, avcıyı defetmek için boynuzunu kaldıracak gücü tükendi.”

d'Islero prise par Francisco CanoPhotographie d’Islero prise par Francisco Cano lors de son face-à-face avec Manolete le 1947

Yazar devam edecektir hayvanın gözünden: “Boğa öldü, boğa tartılacak şimdi. Sonra kafası kesilecek. Parçalanacak. Arkasından matador – avcı ölecek.”

Boğa vahşetin simgesi mi?

“Ertesi gün boğanın evine gidilecek ve annesi öldürülecektir. Annesi bir canavar doğurmuştur çünkü. Oğlu, bir kahraman, bir matador öldürmüştür. Sonra katil ve vahşi boğanın derisi yüzülecektir intikam için. Kesik baş Madrid’de bir lokantada teşhir edilecektir. Dünyanın dört bir tarafından gelinecektir seyir için.”

Yazara bir şey katmaya gerek yoktur. Madrid’de ki lokantada herkes hayran olacaktır insan aklı ve gücüne; tabiatın gücüne diz çöktürülmüştür. Vahşi (hayvan) cezasını bulmuştur.

toro-disecado-300x225Museo Taurino de la Real Maestranza de Sevilla

Mitolojiden ve tek tanrılı dinlerdeki anlatılarda sıkça başvurulan antropomorfik kaynaklar, hayvanların tanınmasına evet ama onların anlaşılmasına herhangi bir katkıda bulunmamıştı. Temel eksen aslında insandı. Yeni zamanlarda antroposantrizm insanı diğer yaratıklardan tümüyle koparacaktı. Rasyonel olma iddiasında olanın, diğer türleri de anlamak gibi  bir vazifesi olmalıydı, modern insan buna yanaşmayacaktı.

“Bir Akademiye Rapor”unda Kafka da simgesel bir dille insanı maymunun ağzından betimleyecektir. Hüzünlü bir dille maymun önce yakalanışından başlar: “Yurdum Altın Sahili’dir. Nasıl yakalandığım konusunda, başkalarının raporlarına dayanmak zorundayım. Hagenbeck firmasından bir avcı grubu… Sahildeki ağaçlıkta pusuya yatmış beklerken, akşam üstü soydaşlarımdan bir sürünün arasına katılarak su içmek için sahile indim. Derken ateş edildi, içimizden bir ben vuruldum; iki kurşun yemiştim. Biri yanağımdan; bunun açtığı yara hafifti, ama geride kocaman ve kırmızı bir yara izi bıraktı, düpedüz bir maymunun uydurduğu, hiç de yakışık olmayan o iğrenç Rot Peter adını kazandırdı bu bana…

cage-dapres-communication-a-une-academie-de-franz-kafka

İkinci kurşun, kalçamın altında bir yere isabet etmişti. Açtığı yara ağırdı, şimdi bile biraz topallamam bu yüzdendir…

Kurşunları yedikten sonra Hagenbeck firmasına ait geminin ambarında bir kafes içinde gözlerimi açtım. Öyle dört tarafı parmaklıklı bir kafes değildi bu; bir sandığa tutturulmuş üç duvarı vardı sadece, sandığın kendisi dördüncü duvarı oluşturuyordu. Kafes ayakta durabilmek için fazla alçak, oturmak için fazla dardı. Bu yüzden, sürekli titreyip duran bacaklarımı karnıma çekip yere çömüyordum; öyle ki ilk zamanlar belki kimseyi görmemek ve hep karanlıkta kalmak istediğimden yüzümü sandıktan yana çeviriyor, parmaklığın çubuklarının sırtıma battığını hissediyordum. Vahşi hayvanların başlangıçta böyle muhafaza edilmesini insanlar yararlı görürler. Bunun insanlar açısından gerçekten yerinde bir önlem olduğunu ben de şimdi, edindiğim deneyimlerden sonra yadsımayacağım…

İnsanlara öykünmek o kadar kolaydı ki! Tükürmesini daha ilk günler öğrenmiştim. Giderek birbirimizin yüzüne tükürmeye başlamıştık; arada bir fark varsa, benim sonradan yüzümü yalayıp tükürüklerden temizlenmemdi, onlarsa bunu yapmıyordu…”

 

III- “Hayvansız” bir uygarlığa doğru mu?

Anlaşılmasına gerek duyulmayanın, var olmasına da gerek duyulmayabilecektir. Descola’da işaret edecektir; “insan merkezci (anthropocentrique) algı ile bireycilik küresel yaşamdaki uyumu yok etmiştir.” (Descola, 2005)

Birçok bilim insanı soykırıma (génocide) gönderme yaparak bugün tabiatın geri dönüşsüz olarak tahribine ‘écocide’ ismini takmışlardır. Evin, yuvanın yok edilmesi anlamına gelecektir bu kavram.

Varlığa hiyerarşik bakış bugün, Heidegger’in deyişiyle ‘hiper bireycilikte’ somutlaşacaktır. Yuva tahrip edilirken içinde yaşayanların bundan paylarına düşeni almamaları düşünülemeyecektir. Siyasetçiler ve kimi bilimciler bunun tersini durmaksızın vaat etseler bile.

Hayvanlar bugün bilim insanlarına göre ‘altıncı kez ve en büyük yok olma tehlikesi’ ile karşı karşıyadırlar. Maymunların 50 yıl içinde tümden yaşam sahnesinden çekilmeleri artık uzak bir ihtimal değildir. Son buluşlara göre 13 milyon yıldır bu ‘ev’ de var olanı, insan, 200 yıl içinde böylece yok edecektir.

FACTORY-WITH-CHIMPANZEE 2014Nick Brandt, Factory with Chimpanzee, 2014

Fransız devrimi kısa bir zamanlığında da olsa hayvanlarla uyum içinde bir var olma biçimi önermişti. 19. yüzyılda ırkçı politikalarla uyum içinde olarak bu tümüyle rafa kaldırılacak, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren de ‘insanın sonsuz arzu’ arayışı içinde yaşanılanı dahi tahrip edecektir. İlginçtir uyum arayışı da yerini ‘dengeye’ bırakacaktır.

Kimi hesaplara göre insanlık, yılın dört ayını gelecekten ödünç alarak yaşamaktadır. Finans ‘bilimi’ bunun kaynaklarını yaratma becerisini gösterse de tabiat ve hayvan bilimciler borç alınan yerine yenisini koymayı başaramamaktadırlar.

Borçlanılan, yuvayı eksiltmekte, daraltmaktadır.

66 milyon yıl önce dinozorlar yok olmuşlardı. Bugün ve bu kez insan faaliyetinin sonunda, hayvan yaşamı alarm vermektedir.

Anlaşılmaya değer olmayan yok edilebilecektir.

Bilim insanları büyük bir erozyondan bahsetmektedirler. İnceledikleri türlerin yüzde 32’si yok olmanın eşiğindedirler. Şöyle uyarmaktadırlar: “Küçük bir penceremiz kaldı müdahale etmek için, en çok 30 yıl.”

Hatırlatmak gerekecek; kimi biyologlara göre yok olacaklarını hisseden bazı türler bunu önceleyip intihar ederler.

Akla takılmıyor değil ‘sonsuz ve tatminsiz arzusunun’ peşindeki bunu dahi düşünemiyor mu?

 

*Son Notlar
1-  II. Felipe, İspanya İmparatorluğu’nun kurucusu.
2- Zimbabve’deki Hwange Ulusal Park’ta yaşayan ve koruma altında olan Cecil adlı aslan.
3- Antropomorfizm ya da insan biçimcilik, insanî vasıfların başka bir varlığa atfedilmesidir.

 

Kaynakça
Baratay, É. (2017), Biographies Animals, Paris: Le Seuil
Descola, P. (2005), Par-delà nature et culture, Paris: Gallimard

 

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Hayvanların uygarlaştırılmasından uygarlığın hayvansızlaştırılmasına I*

 “Bugünün Dünyası”

terminator-3-le-soulevement-des-machines-1_5512377

“Nereye gittiğini bilmeyen gemici için uygun rüzgâr yoktur.”

Seneca

Bugünün dünyasının en güçlü kişisinin yaptığı açıklamaların, yürürlüğe koyduğu veya koymayı planladığı politikaların, tüm insan toplumlarının ötesinde diğer canlı türlerini de derinden etkileyeceğine kuşku yok. Sezar’dan İskender’e tarihin en güçlü kişilikleri bugünkü en sıradan bir ABD Başkanı’nın elindeki teknolojik imkanlara sahip olmayacaktır. Bu dikkate alındığında Trump’ın değil yürürlüğe koyduğu uygulamaların, eğilimlerinin dahi yer üzerindeki muhtemel etkilerinin, insanlık tarihinin herhangi bir dönemi ile kıyaslanamayacak büyüklükte olduğu anlaşılacaktır. Mitolojinin tanrılarının öfkelenmeleri veya Musa’nın tanrısının gazabı sonucunda salabildikleri dehşet bile bugün teknolojili insan uygarlığının en tepesindeki kişiliğin gücü ile kıyaslanamayacaktır.

Jankélévitch, gururlu insanın bugün geldiği yerin tehlikelerine dikkat çekecek, Heidegger de devamında insan algısının kendi yarattığı teknoloji tarafından aşılmış olduğunu haklı olarak ileri sürecektir. Buna Edgar Morin de Ricoeur de sık sık vurgu yapacaklardır. Egemen olamadığı teknolojisi ile ne yapacağını bilemeyen insan için temel sorun iki filozofun da belirteceği gibi bugünün uygarlığının temel bir pusuladan, bir anlamda temel etikten yoksun kalmış olmasıdır. Spinoza’nın ünlü “Etik”inin üzerinden henüz kısa bir zaman geçmiştir fakat akademya dünyasının dışında çoktan unutulmuştur.

Gerçekten de rasyolu teknolojisinin sarhoşluğunda evreni tümüyle fethe çıkan insanın bilincinin Spinoza’nın tanımlarına da uyarak çok açık olduğunu söylemek mümkün olmayacaktır bugün. “Nereye gittiğini bilmeyen gemici için uygun rüzgâr yoktur” diyen Seneca’yı hatırlatmaktadır günümüz insanı. Elindeki devasa güçle ne yapacağını bilememekte sanki tüm varlık nedenini daha çok’a, onun üretimine, tüketimine, bağlamış olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Rasyonalite, eski Yunan filozofları ve modern zaman bilgelerinin tanımları hiç bilinmiyormuş gibi sadece daha çok’a ulaşmanın bir aracıdır bundan böyle. Rasyonalite, iktisadi etkinliğin sağlanmasında bir araçtan ibarettir artık.

Daha çok’a kilitlenen eylem kaçınılmaz olarak evrene saldığı korkuyu da arttıracaktır. Elindeki büyük güçle etrafa korku salan da önce kendisi korkacaktır. Varlığın daha çok’un ötesinde, yer üzerinde bir var olma biçimi ve etiğine sahip olmadığı dünyada gücün karanlık yürüyüşünün her adımı yok edici olacaktır. Yok edilen de öncelikle temel bir hak olacaktır.  Evrendeki her tür canlının var olma hakkı ve özgürlüğü tehdit altına girecektir öncelikle. Bu da kaçınılmaz olarak conatuslar2 arasında zaten mevcut olan var olma savaşını büyütecektir. Halbuki modern dünya bir anlamda Hobbes’un “omnes contra omnes3 felsefesine karşı bir arayış değil miydi?

Gelinen yerde bugün, etiksiz kalmış daha çok’un arayışındaki teknolojili uygarlık tüm canlı türleri üzerinde, korku üretimli, baskıcı ve yok edici politikalar üretecektir. Bu durumda bu uygarlığın büyük simgesinin de aynı yönelim içinde, hatta onunla uyum içinde olmasında şaşırtıcı bir şey olmayacaktır. Trump’ın korku üretmeye dönük tavrı ile yok etme önerileri etiksiz teknolojili uygarlığın genel felsefesi ile örtüşecek ve bir bütün oluşturacaktır.

Bu uygarlığın en büyük sözcüsünün, bugün insan toplumu bir yana, tabiatın tümüne ve onun doğal bir parçası olan diğer canlı varlıklara – hayvanlara – ilişkin tutumu ve uygulamak niyetinde olduğu politikalar da doğal olarak bu felsefe ile örtüşecektir.

shutterstock_218486578-1

Daha çok’a ve niceliğe kilitlenmiş Hobbesyen bir dünyanın övgüsündeki teknolojili uygarlık kendi doğal sözcüsü ile bütünleşmemiş midir, bugün?

İnsanı Spinozyen bütünün bir parçası olarak değil de temelde ayrı ve üst bir unsur olarak gören teknolojili uygarlığın veya daha genel bir deyimle iktisadi uygarlığın kendi içindeki despotik yapılanması dikkate alındığında tabiata ve diğer yaratıklara karşı da baskıcı ve köleleştirici olmasında şaşılacak bir şey olacak mıdır?

Zweig’ın “Dünün Dünyası’nda” despotizmin karanlığını anlattığı yıllar bugün çok daha bunaltıcı bir şekilde yaşanmaktadır. İktisatçının deyişi ile iki mal demetinin arasındaki tercihi özgürlük olarak algılamayanlar için büyük yazarın anlatısı bugün için ciddi bir ders niteliğindedir. Üstün teknolojinin, yapay zekanın uygarlığının sarhoşluğundaki insanlığa bugün, Zweig’ı anlamak ve hatırlamak zor mu gelecektir? Orada anlatılan kasvet bugün Spinoza’nın temel yabancılaşmasının, tabiattan kopuşun dramı ile tamamlanmıştır çünkü. Ve artık bunun tartışılması acil hale gelmiştir.

Varlığa hiyerarşik bakış korkuyu, tam veya yarı köleliği ve nihayet yok edici zorbalığı getirecektir. Hiyerarşinin tepesinde üretilen korku ile hayvanların ve insan toplumlarının köleleşmesi orantılı gidecektir.

Modern zamanların henüz başında ki Spinoza’nın tüm uyarıları boşa çıkmış olacaktır bugün. Terörden ve baskıdan herkes payını alacak, korku kol gezecektir bugün etiksiz kalmış teknolojili iktisadın dünyasında.

Ve bu yok edici terörden, hiçbir sorumluluğu olmayan yer üzerinin diğer sakinleri de kendi payına düşeni alacaktır. Hiyerarşili dünyada en altta kalanlar bu korkudan terörden en büyük payı alacaklardır hatta.

Spinoza “umut, korkuya denk düşer aslında” diyecekti. Bugünün korku çağı insan için umuda sığınmayı gerektirirken, hiyerarşinin en altında seslerini bile çıkaramayanların buna dahi imkânı olmayacaktır.

Bu dünyanın, hiç kuşkusuz insandan önceki büyük sakinleri iktisadın teknolojili uygarlığında sistematik bir biçimde yok edileceklerdir. Soykırım demek yanlış mı olacaktır buna?

Kimi tarihçiler ve filozoflar bu nitelemeye karşı çıksalar bile daha çok’a kilitlenmiş teknolojili uygarlık hayvanları üzerinde yaşanılan tabiatla birlikte ve tekrar edelim sistematik bir biçimde yok edecektir.

Trump bu büyük kopuşun ve yok ediciliğin etkin bir uygulayıcısı olacaktır sadece.

Ama daha çok’un mıknatıslı çekiminden kendini kurtaramayan insanın da olup bitenden sorumluluk duyma zamanı gelmemiş midir, bugün?

Spinoza “insan bir şeyi bir kerede algılama gücüne sahip değildir” diyecekti. Özgürlük en önce bunun için kaçınılmazdır diye de ilave edecektir.

Tartışmaya devam edeceğiz…

 

Son Notlar

  1. *Yazının devamı bir sonraki yazıda yer alacaktır.
  2. “Varlığın kendini var etme çabası”
  3. “Herkes herkese karşı”
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

İktisat ve Diğer Bilimler

2504 IKTISATDIGERBILIM.indd

2504 IKTISATDIGERBILIM.indd“Spinoza ve Ekonomi Politiğin Keşfi”

Birbirlerinin içinde büyüyecek üç olgu modern zamanları ve kaçınılmaz olarak bugünü belirleyecektir. Bunlar yeni zamanların temel dinamiklerinin en güçlülerinden kimilerini oluşturacaklardır: Tanrının göğe çekilmesiyle, yer üzerindeki dinsel varoluş biçimi sona erecektir. (Sarfati, 2009:4) Skolastik dönemin süratle dayanaklarını kaybetmesi, yer üzerinin tahtının kutsalsızlaştırılması ile sonuçlanacaktır. İktidar artık “her şeye kadirden”, Tanrı’dan boşaltılacaktır. İnsan rasyosunun eşliğinde yer üzerinin yönetimine taliptir artık. İnsan merkezli (anthropocentriste) yeni bir dönem artık ufukta belirginleşmektedir. Yer üzerini yönetmeye talip olanın önce onu anlaması gerekecektir. Anlamak ve özgürleşmek birbirlerinin temel belirleyicileri olacaktır.

Rasyo (akıl), bu sürecin asli aktörü olacak, felsefe ile birlikte kutsalsızlaştırılmış yer üzerini yeni baştan anlamlandırmaya soyunacaktır. Önce antikiteyi örneklerken hemen ardından onunla da yollarını ayıracaktır. Modern zamanların başında felsefe artık salt anlamak amaçlı bir anlamak değil, elde edilen bilgi ile dönüştürücü olmak isteyecektir .(Misrahi, 2003:6) Dönüştürme kesintisiz ve istisnasız tüm alanları kapsayacaktır. Fiziki dünya kadar insan toplumları ve bizzat insanın kendisi bu sürecin hedefleridir artık. Tarihin dahi artık dönüştürülebileceğine kuşku yoktur.

İktidar gücün kullanımı demektir ve insan rasyosuyla bu göreve taliptir bundan böyle. Fakat burada temel amacı gözden
kaçırmamak gerekecektir. Tüm bu çabalar insanın mutluluğunu sağlamaya dönük olacaktır artık. Felsefe teolojiyi ikame ederek, kutsalsız kalmış bu dünya üzerinde nasıl ve hangi amaçla var olunacağının yanıtını bulmaya soyunacaktır.

Hobbes (Hobbes, 2014), Descartes ama özellikle Spinoza (Spinoza, 1978) ile birlikte bu süreç inşa edilecektir. Spinoza’nın deyişi ile korku üreten ve böylece mutluluğa engel olan dinsel dogmanın deşifre edilmesi işi felsefeye ait olacaktır. Korku, özgürlüğe de mutluluğa da engeldir çünkü.

16. ve 17. yüzyılda yeni dönemin inşa edicisi bu filozoflar kuşkusuz öncelikle Epikür ve Lukretius’tan yola çıkacaklardır. Hobbes için örneğin, dinin ve mucizelerin eleştirisi insan isteği ile ilişkilidir; din insan isteğini tatmin edemez, insanı mutlu edecek bir yapıya sahip değildir. Üstelik din, barıştan çok savaşa yol açan unsurları barındıracaktır.

Bilimin, yaşamı kolaylaştıran, insan tabiatını olgunlaştıran metodolojisi vardır. Vahiy ve din mutluluk sağlayamaz. İnsan bunalımı Tanrı’yı yaratacak, bu sonuncusu da aslında krizini yoğunlaştıracaktır.

Spinoza için de din, geleceğin bilinmezliğinin korkusundan beslenecektir. Kaçınılmaz olarak büyü ile ilişkili olacaktır din bu durumda. Epikür gibi o da insan mutluluğunun iki korkunun aşılması ile mümkün olabileceğini ileri sürecektir: Önce kutsalın gizemli ve büyü yüklü yanılsamaları, hemen ardından da asıl mutluluğun ölümden sonraki yaşamda var olduğu fikri aşılmalıdır. Yer üzeri yaşamının sahibi artık insansa ve onun bilinci ve bilimi sadece bu tarafı kavramaya yeterli ise mutluluk da bu tarafta aranacaktır. Yer üzerinde, temelde din yüzünden yabancılaşıp konuk durumuna düşürülmüş olanın, insanın, artık bundan kurtulması gerekecektir. Bu dünya üzerindeki varoluşun biçimi ve anlamı modern zamanların başında artık bellidir.

Yazının devamını kitapta bulabilirsiniz…

Kitaplar kategorisine gönderildi