Kutsal, yeri ve göğü kapsarsa -2

mojsije

Din – şiddet ilişkisine dair

Bugün ağırlaşan gökyüzünün renklerini geçen ay ki yazıda 1920’li, 30’lu yılların kurşuni çizgilerine benzetmiş ve bunların neye gebe olduğu hakkında fikir yürütmeye çalışmıştık. Jankélévitch’in bir cümlesini kullanıp haddimiz olmadan uyarmıştık: “Olabilecekler olmadan, olabilecekleri öncelemeyi” gündeme getirmiştik.

Bu, doğal olarak bir gazete yazı dizisinin elverdiği ölçüde bir tahlili gerektirecekti. Biz de Carl Schmitt’ten yola çıkıp insanların ‘arkadaşlar ve düşmanlar’ veya ‘bizden olanlar ve olmayanlar’ olarak ayrıldıklarında, onları savaşa – ölüme – yollamanın daha anlaşılabilir ve kabul edilebilir olacağını ileri sürmüştük. Bunun da ‘totalisan’, her şeye hâkim ve kadir bir devlet algısı ile mümkün olabileceğini söylemiştik. “Tek olanın”, her şeyi belirlediği, her alanı kaplayan ve her şeye egemen bir siyasanın da savaş ve şiddeti kaçınılmazlaştıracağını ileri sürmüştük. Özetle Schmitt’ten yola çıkıp ‘total devletin’ varlık göstergesinin savaş olacağını ileri sürüp asıl tartışmak istediğimiz noktaya gelmiştik.

Her alanı kapsayan ‘total devlet’in savaşla var olması gibi din de siyasallaşıp, yaşamın her düzeyini denetim altına almaya soyunduğunda şiddet nedeni olabilir mi?

Kutsalın modern zamanlardaki serüveni

Toleransın ve aklın övgüsündeki modern zamanlar, aklı özgürleştirme amacı içinde tüm dogmalardan arındırmaya çalışacaktır insanı. Burada, kutsal, kaçınılmaz olarak eleştirilerden en büyük payı alacaktır. Ahlak, dinin insanların özgürleşmesini engellediğini ileri sürecek, siyaset dini bir tahakküm sistemi olarak görecek, bilim ise onu bir yanılsama nedeni olarak değerlendirirken, tarih dine şiddetin meşrulaştırıcısı kuşkusu ile bakabilecektir. Nihayet Kant’la ve ondan sonra da 1900’lü zamanlarda sosyoloji doğarken, dünyanın ve toplumların teoloji ve metafiziksiz de anlaşılabileceği ileri sürülecektir.

Marx’ın ‘dinin toplumların afyonu’ olduğu önermesi ile 20. yüzyılda din yeryüzünün azımsanmayacak bir bölümünde yasaklanacak ve nihayet insanın en azından bu taraftaki serüveninin kutsalsız devam edebileceği ileri sürülebilecektir.

Fakat din bütün beklentilere rağmen direnecektir. Kutsal bir türlü gönderilmek istenen yere sığmayacak, sanki oralardan taşarak, yeryüzü fanilerinin arasına dönmek için fırsat kollayacaktı.

Dönecektir de. Eskisi kadar güçlü değilse bile dönecekti. Hem de geçmişte kalmış bir geçmiş olarak değil, önce bireysel düzeyde bir var olma biçimi olacaktır bu geri geliş. Ama hemen ardından, öte tarafın olduğu kadar bu tarafın da düzenleyicisi olmaya aday olacaktır yine. Veya en azından siyaset ile birlikte toplumsalın düzenleyicilerden biri olacaktır.

O zaman çağın büyük olgusu şiddeti anlamak için dini anlamak da gerekmeyecek midir?

Sorduğumuz temel soruyu tekrarlayalım şimdi. Schmitt’in ‘total devlet’ savaş için vardır analizini ‘Din totalleştiğinde’ savaşın şartları oluşmaz mı şeklinde de sorabilir miyiz? Başka bir şekilde dile getirirsek; ‘siyasallaşan din’ içinde şiddet unsurları barındırmayacak mıdır?

Ve nihayet ilk mononteist din olarak “Yahudiliğin dininin bir yorumu şiddeti içermeyecek midir?”

Sözleşme, ‘biz’le onları ayırdığında

Eğer dinler hem ayıran hem birleştirense ve dinlerde de siyaset gibi kriz durumu oluşabiliyorsa, Schmitt’in yorumuna uyarak dinler şiddet üreticisi olabilirler demek yanlış olmayacaktır. Tez en azından tartışılabilir olacaktır.

Musa, Sina’dan inip yapılan altın buzağıya tapan halkın ihanetini gördüğünde kızgınlıkla şöyle seslenecektir: “Tanrıya ve yasasına sadık olanlar, onu izleyenler bu tarafa, benim yanıma, diğerleri ise karşı tarafa…” İnançlılar ve inançsızlar dönemi kutsalın tarihinde artık başlamış olacak ve ondan sonra da hem Yahudiliğin dinsel serüveninde hem de arkadan gelen diğer tak tanrılı iki büyük dinde devam edecektir. İnançlılar ve inançsızlar siyasi düzlemdeki arkadaşlar ve düşmanlara, benden yana olanlar ve olmayanlara, sadık ve münafığa denk düşecektir.

Sözleşme vardır iki taraf arasında. “Ben senin tanrınım ve kıskancım” diyen tanrı ile halkı arasında. Sözleşme tarafları bizden olanlardır. Biz, yukarıdan beri anlattığımız bütün olandır, ‘total olandır’ ve onu bozanların karşı tarafa, öteki tarafa itilmesi an sorunudur. Tanrıyı sevenler ile sevmeyenler vardır. Kullanılan yöntem açık görülüyor ki politik bir yöntemdir.

Burada muhtemelen önce politik olan daha sonra dinsel bir hal alacaktır. Ve yavaşça Yahudiliğin belli bir yorumunda dinsel olan siyasal olanı da dışlayıp topluma egemen olacaktır.

Total bir din anlayışı bu ayırımlarından dolayı şiddet üretmeye eğilimli olacaktır. Bir kriz durumunda şiddet patlayacak ve savaş kaçınılmaz hale gelecektir.

Kriz tanrının kızgınlığıdır.

Maccabi’lerin döneminden öğrenilecekler

Diğer dinlerdeki gibi Yahudiliğin dininin tarihi de reformcularla muhafazakârların çatışmalarının tarihidir bir anlamda.

Öncelikle, büyük Yahudi kültürü ile büyük Helen kültürünün çatışmasında büyüyecektir reformizmle muhafazakârlığın gerilimi. Maccabi’lerin eyleminin altında yatan ideolojik nedenlerden biri de (kimi yorumculara göre) bu gerilim olacaktır.

Evrenselci bakışın ürünü Yahudilerle, içine kapanık, Musa’nın yasasına harfiyen uymak isteyen Yahudiliğin çatışması bu büyük gerilimi besleyecektir. Üniversalist (evrenselci), Helen kültürüne açık reformcular, bu kültür ile yoğun bir alış verişi önerecekler, diğerleri de bunu reddedeceklerdir. Ve sonuncular bunları suçlayacaklardır: “Siz asimilasyonizme yol açıyorsunuz. Bizden değilsiniz. İhanet içindesiniz. Adetlerimize, dinimize geri dönünüz.”

Diğerleri Tanrı’nın Hezekiel’e söylettirdiği cümlelerle yanıtlayacaklardır: “Üstelik ben onlara iyi olmayan yasalar ve onları yaşatmayan adetler verdim.”

Görüldüğü gibi sofuluğun ve ayırımcılığın tersini, savunacaktır bu görüş.

* * *

Bu iki perspektif arasında gidip gelecektir Yahudi kimliği ve aslında tüm bir tek tanrılı dinin felsefesi.

Şiddetin dinle ilişkisi de bu gidiş – gelişte biçimlenecektir.

Tartışmaya devam edeceğiz…

 devam edecek

21 Kasım 2018’de Şalom Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

First-World-War-so_2563293b

Dünya savaşını bitiren ateşkes 11 Kasım 1918’de saat 11.00 de imzalanacaktı.

Aradan sadece 4 yıl geçtikten ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden 11 yıl önce Mussolini ünlü “Roma yürüyüş” ile İtalya’da siyasetin doruğunda despotluğunu ilan edecekti.

1.Dünya savaşının çanları çalmaya başlamıştı bile.

Macron dünyanın siyasal elitini, 1. Savaşın bitiminin 100.yıldönümü anmalarında “timsah gözyaşları” dökmek için 11 Kasım’ da Fransa’ya davet etti.

Nerede ise aynı zamanlarda da “Duce”nin özlemini çeken kimi İtalyanların nostaljik ve temsili “Roma yürüyüşlerinin” haberi dikkat çekiyordu.

***

Elitlerin “timsah gözyaşlarıyla”, dünya halklarının hasretlerinin(!) kesişmesi tuhaf bir duygu yaratıyor doğrusu.

1200px-March_on_Rome_1922_-_Mussolini

10.11.2018

Kozmopolitin Güncesi kategorisine gönderildi

Kutsal, yeri ve göğü kapsarsa -1

martin-heidegger

Büyük trajedi sahneye konarken…

Zweig ‘Dünün Dünyasında’ 20. yüzyılın ufukta görünmesini anlatırken annesini babasını şuna benzer sözlerle eleştirecektir: “Viyana’nın lüks salonlarında vals yapıp neşe içinde kahkaha atarken, yaklaşan kara bulutların nasıl olur da hiç farkına varmamıştınız?”

Gerçekten de 20. yüzyılın başında Viyana’dan görünen dünya, Kant’ın ‘ebedi barışının’ renklerine bürünmüştür sanki. Hâlbuki gökyüzü aynı anda beyazımsı mavisinin ardında, kurşuni bulutları biriktirmeye başlamıştı bile. İnsanlığın tanık olacağı en trajik yüzyıla hazırlanılıyordu aslında ve değil Zweig’ın annesi, babası, kimse farkında olmayacaktı gök kubbenin korkunç bir gürültüyle yeryüzünün başına yıkılacağını.

Halbuki ne de umut vaat ediyordu her şey; liberalizm sınırlarını genişletirken mal alışverişi herkesin refahını arttıracak, ilerleyen teknoloji insan yaşamını kolaylaştırıp çilesini azaltacaktı. Artan üretimin ve ticaretin refahı arttırması sükûnet ortamını vazgeçilmez hale getirecek, rasyonel insan bunu gördüğünde gökkuşağının renklerine bürünmüş barış nihayet tüm ulusları kapsayacaktı. Dinler dahi artık farklılıklarını değil, benzerliklerini ortaya çıkartıp bu gelişmeye katkıda bulunacaklardı.

Ama iki büyük savaşlı, iktisadi krizli, soykırımlı, atom bombalı, Hobsbawn’ın deyişi ile “en kısa yüzyılın” trajedisi için sahne tüm hazırlıklarını tamamlıyordu.

21. yüzyıl neye gebe?

Ve nihayet bugün alınan derslerle yeni trajediler önlenebilecek mi, yoksa Zweig uzaklarda bir yerlerde, sonuna kadar küskün, umutsuz, yaşamına boşuna mı son vermiş olacaktır kendi eliyle.

İyimserlerin tutumu, 19. yüzyıl Viyana’sının kristal kadehli çınlamalarının eşliğinde kahkahaların atıldığı salonları hatırlatıyorlar bugün uzaktan, uzağa. Genel savaşsız bir dönem, teknolojinin gelişmesi, açlığın azalması, vs. onlara göre bunun yeterli kanıtları.

Hâlbuki ilk bakışta öyle dursa da biraz daha dikkatli bakıldığında dünyanın görüntüsü bugün uzaktan Munch’ın ‘çığlığını’ hatırlatacaktır: Daha önce sahnede olan az sayıdaki ulusal aktör yerini sonsuz sayıda etnik gruba bırakmış, hepsi bağımsızlığının peşinde karşı tarafı düşman bellemiştir.

Öte yandan modern zamanların başında artık yer üzerinden el çektirildiği düşünülen kutsal da sanki geri dönmüştür. Din bugün hâlâ kitleleri eyleme geçirebilen, toplumsal yapıyı oluşturabilen, bireyin kendini tanımlamasında, var etmesinde azımsanmayacak bir yere sahiptir. Ve eskilerde kaldığı sanılan kutsal adına şiddet nerede ise meşruiyet (en azından bazı çevrelerde) kazanmıştır. Böylece kutsala ait olan kardeşlerim ve düşmanlarım ayırımı 21. yüzyılda olanca gücü ile kendini sürdürmeye devam edecek gibi görünmektedir.

Gök kubbenin tekrar ağır ağır kurşunileşmesi, en sağır kulaklar tarafından bile duyulabilecek uzaklardaki gümbürdemeler, tabii ki sadece işaret edilen nedenlerin sonuçları değildir. Tabiatın ağır krizi, iktisadi bunalım bugün tehlike çanlarının sesini en kuytu köşelere taşımaktadırlar. Bununla birlikte bu yazı dizisinde amaçlanan, diğer nedenleri geçici bir zaman için bir yana bırakıp ufkun yine kararmasında devletle, dinin sorumluluklarını görmek ve ikisinin de çatışma yaratıcı potansiyellerini tartışmaya açmak olacaktır. Nihayet, genel olarak kutsal adına şiddetin nereden kaynaklandığına göz atarken özellikle Yahudiliğin dininin de böyle bir unsuru içerip içermediği sorgulanacaktır.

Din bugün hâlâ en çok kadim topraklarda etkindir. Bu nedenle Ortadoğu’nun siyasi ama aynı zamanda kültürel bunalımı eş anlı olarak bütün bir batı uygarlığının bunalımı olacaktır. Bu medeniyetin temellerinin Yahudi-Hıristiyan kültürü tarafından atıldığı bilindiğinde bunda şaşıracak bir şey olmayacaktır.

İyimserler aynı fikirde olmazlarsa da gökyüzü gittikçe kararmaktadır. Zweig’ın dikkati çektiği gibi 30’lu yılların renkleri her tarafı yine aynı tona boyamaktadır. Jankélévitch’in uyardığı gibi “olabilecekler olmadan”, her düzeyde yoğunlaşan muhafazakârlık tüm ruhları teslim almadan acil eylem planı hazırlamak gerekecektir.

schmitt

Devlet her yeri kapsarsa

Tezlerini doğrulamak için asla değil ama amacımıza varmamızı kolaylaştıracağı için Carl Schmitt’ten yola çıkmak gerekecek. İktidar, Schmitt’e göre birleştiren ve ayırandır. İnsanları arkadaş ve düşman halinde gruplamanın, toplamanın ve ayırmanın kriterlerinin oluşturandır. İktidar, arkadaşkardeş olanlar ve düşman olanlar şeklinde safladıklarını ancak bu sayede savaşa – ölmeye gönderebilecektir. Öyle ise devlet önce birleştiren ve tüm ayrılıkları yok edendir. Schmitt’in deyişiyle total olandır. Her şeyi kapsayandır. Burada özerk olan hiçbir alan olmayacaktır. Bilim, sanat, spor hiçbir şey özerk olmayacaktır. Her şey toplam içindir. Devlet hem toplamın içini belirleyendir, hem de kimin kardeş, kimin düşman sayılacağını söyleyendir. Öyle ise bir tek birleştirici değil aynı zamanda ayırt edici olandır. Birleştirdiğini, başkasından ayırandır. Başkası, düşman olandır. Bu durumda, özellikle bir kriz sırasında devlet savaş ilan edendir. İnsan toplulukları arasında yaptığı ayırım bunu meşru hale getirecektir. Devlet öyle ise savaş için var olandır. Yaşama nedeni nerede ise budur.

Bu kısa açıklamadan sonra söylenmek istenecek olanlar nerede ise ortaya çıkmıştır. Zweig’ın gelmekte olanı niye anlamamıştınız dediği bu olacaktı. Nazi iktidarının ve toplamın savaşı hazırlanıyordu. İktidar her yeri kapsayan devletle birlikte kavgayı, çatışmayı, savaşı hazırlayacaktı. Arkadaş grupları, arkadaş olmayanlarla düşman olmalıydı. Her şeye hakim olanın mantığında başka türlüsü olamazdı. İktidar eğer her şeye egemen olacaksa savaş ve şiddet kaçınılmaz olacaktır.

Dünyanın görüntüsü buna denk düşmüyor mu bugün?

Ama buradan asıl gidilmek istenen yere, analizin ikinci aşamasına varılacaktır.

Şiddet unsurunu içinde barındırıyorsa eğer din, aynı analiz ona da uygulanabilecek mi? Özellikle Yahudiliğin bir yorumuna, fanatik bir algısına uyarlanabilecek mi?

Soru ve sorun bütün ağırlığı ile gündemdedir.

Tartışmaya devam edeceğiz.

devam edecek

17 Ekim 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Macron – Versus- Trump

İklim-degisikligi-380x260

İyi polis, kötü polis hikayesini herkes bilir. New York’ta ki BM genel kurulunda Macron, bugün Trump’a karşı yer kürenin şampiyonu seçilince…
İklim sorunlarını dile getirip geleceğin savunuculuğu ona düşünce…

Akla, buranın politikacılarının üç tane ağaç dikildiğinde çevre savunucuları olmaları geliyor.
Veya sanayicilerin artık geri dönüşümlü ürüne öncelik vereceklerini açıklamaları… Öyle bir trend var; doğal kumaş üretiliyor (biraz pahalı, ama) geri dönüşüm kutuları var, çöplerinizi ayırıp oralara koyuyorsunuz. Defterler var, öyle üretiliyor.

Bunları yaparken sanayiniz de büyüyor…İstihdamınız da artıyor.
Çevreci arabalar da var: elektrikle çalışıyor.
Nükleer tesisleriniz de “temiz enerji “ üretiyor.
Evleriniz de var, ekolojik malzeme ile inşa edilenleri artık revaçta; varlıklılar için olsa bile.
Onların sayısı arttıkça da büyüme rakamlarımız büyüyor. Her şey büyürken de CO2 salınımınız azalıyor
Mantıksız gelse de…

Ve kutuplarınız eriyor, onları görmek için düzenlenen turlar artarken kutuplar tükeniyor.
Pasifikler, plastikten okyanuslara döndü. Milyarlarca mikro plastik okyanusun içinde. Her sene en az 8 milyon plastik parçası denize atılıyor. 50’lerden beri üretilen bütün plastik parçalar hala bizimle beraber denizlerde. Ama temiz deniz herkesin hakkı! Eşitlik istemek de hakkı bu konuda. Siyasiler ve ünlü devlet adamları da söz veriyor; bunu da sağlayacaklar.

CO2 artarken azaltmaya söz veriliyor.
Tapular dağıtılıyor, dünya bizim.
Gelişmiş ülkeler artıklarını Çin vs… gönderdiler, onlar da şimdi iktisadi büyüme sağladıkça daha yoksullara. Onlar nereye gönderecekler? Neyse bir Sibirya’sı var herkesin, oraya gömebilirler.

bg_2_sealife

Büyüme sağlandığında bitmez arzumuz tatmin ol(amıyor) Daha çok zenginleşmek istiyoruz. Otomobil üretimimiz istihdamı sağlarken, hazzımızı depreştiriyor, O sırada CO2 salınımını azaltmanın yolu da simyacılara bırakılıyor.

Mutfak aletlerine doymuyoruz, elektrik süpürgelerinin her sene yeni bir modeli çıkıyor, gardırobumuza elbiselerimizi diziyoruz. Her gün daha çoğunu. Ve yeni model makinalarda yıkamak istiyoruz onları. Buzdolaplarımız da zenginlik göstergesi. Renksizi, renklisi…
Ve bütün bunlar CO2 salınımını daha da arttırıyor.

Tabii daha çok et yemek istiyoruz.
Hayvanları daha çok öldürmeyi de…
Daha çok gezmeye de herkesin hakkı var, turizmciler de bu eşitliği sağlamak için canla başla çalışıyor.
Ve çoğu politikacı gibi Macron de yer küreyi savunuyor.
Trump açıktan kötü polis hiç değilse.

* * *
Şaka bir yana. Çok net bir şey var: Bilinen kadarı ile tarihte ilk olarak insan eylemine bağlı olarak yer küre yok ediliyor. Bazı bilimciler insan eylemli iklimsel ve jeolojik değişimi (anthropocentrisme) olarak tanımlıyorlar. Haksız değiller. Hakimi oldu insan yer ve gök kürenin.

Bunu temel birkaç nedene bağlayabilir miyiz ?
Önce, 20. YY’ın başında 1 milyar olan insan nüfusu bugün 8 milyar. 2030’da 10 milyar. Nüfus artarken CO2 yi düşürebilmek. Soru işareti olarak durmalı. Politikacı ne derse desin.

Sonra, içinde yaşanılan iktisadi sistem, kapitalizm, üretme ve tüketme miktarı ile ayakta duruyorsa o sırada salınım ve artıklar düşürülebilir demek…

Bir soru işareti daha.
Ve nihayet sonsuz insan arzusu… Arzu edilen şeye bile değil, kendi arzusuna aşık olan insanın arzusu.

Rousseau ne demişti Quesnay’e? “Ekonomi politik kitaplarınızı bana yollamayın, okumak bile istemiyorum”

İktisatçı onun için mi Rousseau ‘yu ders kitaplarına almaz.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Devlerin Sonuncusunu Kaybettik

42289776_1886011381517565_6093296211941392384_n

İsrail’i İsrail yapan büyük barış insanı Uri Avnery’yi geçtiğimiz günlerde kaybettik. Artık Kreisky’lerin Palme’lerin, Rabin’lerin aydınlık dünyasına veda ediyoruz. Netanyahu’ların, Putin’lerin, Orban’ların karanlık dünyası bizi bekliyor.

Bizlere öğrettiklerin için sana teşekkür etmek istiyoruz.

 

20 Eylül 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Bir Eksikliğin Bunalımı – 4

“Eskiler nasıl yaşarlardı”

42144600_1886007778184592_3844811571842777088_n

Çekirgeler, doymak için her şeyi yuttuk ve herşeyi yok ettik
André Gide

Bir entelektüelin portresi

Kendini bir “huzursuzluk kaynağı” olarak tanıtacaktır 20. Yüzyılın dev yazarı André Gide. ”Ortalığa endişe salmak benim işimdir” diyecektir kendisi için. Aslında kendi portresinde entelektüeli tanımlayacaktır: Önceleyen, huzursuz eden ve yerleşik olanı, geleneksel olanı, inançları sarsandır bu kişi. Düşüncenin sınırsızlığında ortalama insanı ters yüz edendir o. Alışılanı yıkan, insanı yeni ufuklara doğru yola çıkarandır. Bunun heyecanını kalabalıklara verebilendir. Maimonides’ın dediği gibi önemli değildir hedefe varılıp varılmaması; yola çıkmak, çıkarmak dahi yeteri kadar baş döndürücüdür. Bunun için entelektüel ortalama insanı huzursuz edecektir, endişeye sevk edecektir, canını yakacaktır kısaca. O da mesela Spinoza gibi kalabalıklar tarafından dışlanacaktır, göze alabilecektir bunu, hatta canından olmayı bile.

İşte Gide onun için büyük entelektüel olacaktı. Gelen çağı önceleyecekti. Bugünün insanını anlatacaktı yüz yıl öncesinden. Nietzsche’nin deyişi ile “kaçınılmaz olarak gelecek olanı” anlatacaktı.

Genel olarak insanlığın ama özel olarak da bu topraklar üzerindeki Yahudilerin durumunu anlatacaktır sanki kimi satırlarında. Örneğin şu cümlelerdeki portre tanıdık gelmeyecek midir herkese:

“Uyandığımda bütün isteklerimi çılgınca susatacak nasıl bir rüya görmüş olmalıyım ki” diye soracak ve devam edecektir:
“İsteklerimiz ve can sıkıntımız arasında endişemiz büyüyor. Ey istek beni hiç rahat bırakmayacak mısın? Acılarımı nasıl dindireceğimi biliyorum, maalesef zevklerimi nasıl tatmin edeceğimi bilmiyorum.”

Gide bu satırlarla yatağında dört dönen, biraz sükûnet arayan ama uykuya bile dalamayan bir hastayı, hazzının doruğunda tatminsizliğin derin kuyularında acı çeken insanı anlatmıyor mu?

Bütün bir yaşamını hazzının önüne atan ona köle olan, ona tutsak olan, bu şekilde özgürleştiğini sanırken köleleşen bizler değil miyiz?

Felsefenin görevi

Modern zamanlarda, derinliğine bakıldığında, aslında felsefenin de entelektüelin de görevi insanı istekten kurtarmak olacaktır. Entelektüelsiz ve filozofsuz toplumun ise bu amaç için yola çıkışı bile kuşkulu olmayacak mıdır? Bu durumda hazzının içinde bir türlü yakalayamayacağı tatminin depreşik ve tehlikeli ruh halinden kim kurtaracaktır insanı? Bu ruh hali onu ve toplumu tehlikeli serüvenlere ve saldırganlıklara sürüklemeyecek midir?

Tanrılardan, her tuttuğunu altına çevirmesini dileyip sonunda duasına kulak kabarttıklarında, kollarında tuttuğu sevgilisinin altından bir heykele dönüşmesinin acısını anlatan Midas efsanesini herkes bilir. Ama kimse bilincine yerleştiremez sanki bu öyküyü.

Arzunun tutsaklığında çekilebilecek acıyı anlatacak olan, bilince yerleştirecek olan filozoftur, entelektüeldir.
Entelektüelsiz kalmış bir toplumun insanı tek boyutlu bugünün yaşamında, kendini tüketen ve acı çeken olmaya aday olacaktır.

“Eskiler nasıl yaşarlardı” veya eski İsraillilerin ve Yunanlıların adetleri üzerine

Modernitenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmadığı bir toplumda onun düşünsel yapısından çok sonuçları ile ilgilenilmesi kaçınılmazdır. Bu topraklar üzerinde de modernleşme kaçınılmaz bir şekilde böyle algılanacak, tüketim biçimindeki bir değişiklik olarak düşünülecektir. Buranın sakini yahudiye de benzer bir anlayış egemen olacaktır. Hatta batıda, kendisine, yoksul kardeşlerine, el uzatan Yahudiler sayesinde bu süreçte kendisinin daha da farklı ve önemli olduğunu düşünecektir. Batıdan kopyaladığı tüketim biçiminin modernleşme olduğuna bütün kalbiyle inanıp ona hapsolacaktır. Varlık nedenini neredeyse bu “yeni “tüketim biçiminde bulacaktır.

”Eski” kelimesinin bu durumda küçümsenmesinden, dudak büktürmesinden doğal bir şey olmayacaktır. Yahudi toplumunun aynı zamanda geleneklerine, dinsel inançlarına fazlası ile düşkün olduğu ve bunların da yeteri kadar “eski oldukları“ düşünüldüğünde, eski zamana bakmaktan kaçınmaması gerekecektir. Az bir olasılık olsa da, belki kutsal kitabın fanatik bir ritüeller toplamı olmaktan başka bir anlam taşıyabileceği de düşünülecektir o zaman. Örneğin “Eski İsraillilerin” adetlerine kuşbakışı bir göz atıldığında, istenildiğinde atalarımız diyerek övülenlerin yaşam felsefelerinin bugünün radikal bir eleştirisi olduğunu görmek şaşırtıcı olacaktır bu toplum için.

Claude Fleury’nin “basit ve samimi bir politik model oluşturan İsraillilerin adetleri üzerine “isimli derlemesinden öğreniyoruz ki; İlk İbrani peygamberlerin döneminde yaşam sade ve gösterişsizdi. Kutsal kitapta adı geçen kişiler özellikle sade olmaya çalışırlardı. İhtiyaçlar, gerçek olanlarla sınırlıydı. Henüz moda, yani geçici olan, gereksiz olan, insanları teslim almamıştı. Örneğin o dönemde elbiseler genişliğine, bütün bedeni kavrayan büyük kumaş parçalarından ibaretti. İsa’nın tek parça kumaş elbisesi bu sadeliğin güzel bir örneği olarak düşünülebilecektir. Gerçekten de giysinin insanın bedenini sarmaktan başka bir işlevi olmadığı düşünülürdü o zaman. Bir giysinin belli değişikliklerden sonra güzel ve rahat, kullanışlı bir haline ulaşılmışsa artık değişikliğe gerek olmadığı sonucuna varılırdı. Böylece tüccarların, bezirganların kendi çıkarları için yapacakları kışkırtmaların önü alınmış olacaktı. Lüks ve gösteriş olumsuzlanırdı. İşaya’dan zaten biliyoruz ki, Sion kızları güzel ve lüks giyinmek istediklerinde peygamber tarafından Suriyeli kızlara benzetilerek eleştirileceklerdi.

Yine öğreniyoruz ki, sabahtan itibaren yemek yemek ayıplanan bir şeydi ve bütün gün çalışıp yorulduktan sonra yemek yenirdi. Yemeklerin de sadeliği önemliydi.
Bu sadelik ve basitlik övgüsünün kimileyin eski Yunanlılar ve Romalılarda da yapıldığını görüyoruz. Platon ‘un Devlet’ in den Homer’e kadar hazzın eleştirisi ve sadeliğin övgüsüne sıkça rastlanacaktır. Xenophon, “economique” inde ayrıntılı bir şekilde sadeliğe övgü yaparken gereksizliği ve lüksü eleştirecektir.

Entelektüelsizliğin bunalımı fark edilmediğinde

Daha önce söyleneni tekrar etmek gerekiyor. Tatminsizlikte haz arayan pusulasız kalmış bir görüntü hakim insanlığa. Tek uyaran entelektüel. Bu topraklardaki yahudi, izah edildiği gibi entelektüelden mahrum yaşadı. Tarihsel nedenleri var bunun ama sonuç değişmeyecektir.
Ne Mendelson’u, ne de Marx’ı oldu bu topraklardaki Yahudi toplumunun. Gide’in dediği gibi “doymak için her şeyi yutmak zorunda”. Kutsalın yorumcuları da dini sadece ritüel fanatizminden ibaret gördüklerinde topluma derinliğine hakim arzuyu ve lüksü eleştirecek kimse kalmayacaktır.

Entelektüelsiz toplum hazzın gösterişinde tatmin arayacaktır. Düşünceyi küçümseyecektir. Bu da entelektüelin yeşereceği topraklar tümden çoraklaşacaktır.

Toprak bir ürünü yetiştirmeyi unuttuğunda ondan vazgeçmek mi gerekecek diye bir soru düşmüyor değil akla doğrusu.

20 Eylül 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Tarihsel bir eksikliğin bunalımı – 3

Zenginleşme isteği üzerine …

33333 fotoğraf
Yeni zamanların en ayırt edici özelliklerinden biri olacaktır ‘sonsuz zenginleşme isteği’; yeri göğü kapsayacaktır özellikle yakın dönemlerde. Postmodern zamanlar diye de isimlendirilecektir bu zamanlar.

Aristo’dan İşaya’ya, oradan İsa’ya “ölçülü” olmaya davet çoktan unutulacaktır bu dönemde. Tutsaklık yeni bir biçim almıştır. Anders‘ in dediği gibi artık bu dönemin yeni diktatörleri olacaktır ve öncekilerden değişik olacaktır bunlar.

Kim bilir yeni diktatörler her hücremizi sessizce ele geçirip kendileri ortalıkta görünmeden mi yönetmeye soyunacaklardır bizi?

Hem de böylece özgür olduğunu sanmayacak mıdır birey? Kendisini kendisinin yönettiğini düşünüp mutlu olacaktır.

Geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren az bilimsel çalışma! yapılmayacaktır bu sanının inanç haline dönüşmesi için. Amaç gürültüsüzce bireyin tümüyle ele geçirilmesidir.

Kendine hayran, özgürlüğü salt ekonomik durumu ile elde edebileceğini sanan bu çağın büyülenmiş bireyi kendini kolayından teslim edecektir.

Çalışmak ama önce zenginleşmek efsunlu bir büyüdür bugün.

Denecektir ki insan bu isteği her zaman taşımıştır.
Halbuki insan içinde yaşadığı zaman dilimini ebedi sanma eğilimindedir, hep kendi zamanındaki gibi yaşanıldığını düşünecektir.

Unutulmaktadır ki sonsuz maddi zenginlik edinebilme imkânı teknik açıdan ancak modern zamanlarda mümkün olmuştur. Bu zamandan itibaren yer üzerinde maddi açıdan sonsuz bir var olabilme şekli düşünülmeye başlanabilmiştir ancak. Yeni iktisadi düzen bundan sonra belki insanın bilinmez derinliklerinde yatan bu büyülü isteği kışkırtacaktır. Zenginleşme isimli yeni tapınağın tanrısı ancak bundan sonra insanları kendine tutsak edecektir.

Modern zamanların başında yeni keşfedilen kıtanın (Amerika vs.) tozunu toprağını çuvallara doldurup görkemli armadasına taşıttıran güçlü İspanyol komutanı şaşkınlıkla izleyecektir Amerika’ lı yerlilerin şefi ve nihayet dayanamayıp soracaktır:” Bu kadar çamuru ne yapacaksınız? Hasta mısınız siz? “İspanyol komutan duracaktır nihayet. Bir taşın üstüne oturacaktır belki. Süslü miğferini çıkaracaktır. Kaşıyacaktır onu ve gözleriyle kim bilir hangi denizin derinliklerine yolculuğunu yaptıktan sonra şu sözcükler dökülecektir ağzından. Hepimiz adına çıkacaktır iki sözcüklü yanıt. Bütün yeni zamanlar adına çıkacaktır; “evet, hastayız”

Anlam üzerine

Anders, içinde yaşanılan dönemi, insanın tutsak edildiği bir dönem olarak niteler. Yeni ve kökten bir kölelik şeklidir bu. Anlık hazzın peşindeki insan başka bir var olma biçimi ile tanışmamış olduğundan bu tatmin duygusuna erişmek için her yolu deneyecektir. Bedeninin ve zihninin her hücresi bunun susuzluğu içindedirler ve bu susuzluk hiç dinecek gibi görünmemektedir ona. Istırap çekmektedir, haykırışları tapınakların kubbelerinden göğe yükselmektedir. Tapınağın tahtına kurulu olan ise bir çare üretmek bir yana sinsice zevk duymaktadır sanki bundan. Istırabı dindirmek bir yana körüklemektedir bile.

Akıl sanki Descartes ve Spinoza ile birlikte yok olup gitmiştir. Duygularının selinde tatmin arayan varlık onu her bulduğunu sandığında çaresiz akan sulara kaptıracaktır. Halbuki insan ancak bu arayışta anlamlandırmıştı yaşamını. Sel suları arasında yok olan aslında var olma biçimine yüklediği anlamdı.

Entelektüel üzerine

Orta çağdan beri ama özellikle modern zamanlarda tüccar zenginliğin üreticisi veya satıcısı olmuşsa, hemen yanı başında da (çoğunlukla karşısında) entelektüel olmuştur. Öyle ya, birisi “zaman satıcısı’’ ise diğeri “kelime veya düşünce satıcısıdır” Sattığı düşünce de genellikle eleştireldir. Ama yetmez; birisi zenginliği önce kendi adına, kendisi için isteyense entelektüel kelimeleri ile bozuklukları onarmaya çalışandır. Çabası önce kendisi için değil toplumun iyiliği içindir. Tüccar kendine ait olmayan zamanı satarken açıktır ki öncelikle “öteki” nin özgürlüğünü düşünmeyecektir. Erdemli olmayı veya onun örneğini topluma vermeyi de düşünmeyecektir. Entelektüel ise mutlaka bu ikisini düşünecektir. Bir toplum nasıl erdemli, zengin ve özgür olur sorularına yanıt arayacaktır. Sözcüklerle zihin ve gönüllere şekil vermeye çalışandır o.

Bu topraklar üzerinde zenginleşme, özgürleşme ve Yahudi entelektüel

Orta çağa kadar, örneğin Maimonides’e kadar entelektüelin satacağı bir kelime yoktu. Tanrıya ait olan kelam satılamazdı çünkü. Öncelikle bunun eleştirisinde ve sözcüklerinde doğacaktı modern entelektüel. Eleştirisi de her zaman otoriteyi kimi zaman da “zaman” satıcısı tüccarı ve zenginleşmeyi kapsayacaktı.
Bu topraklar üzerinde böyle bir gelişme yaşanmayacaktır. Üzerinde yaşayan Yahudi’ nin entelektüeli de öyle olunca “sözcük satmanın” anlam ve değerini bilemeyecektir. Gelişmenin sadece tüccarın “zaman satma” becerisinden ibaret olduğu düşünülecektir zaman.

Alman veya Fransız yahudisinin entelektüeli buralarda soluk almayınca erdem ve özgürleşmenin büyük anlamlarını halkına öğreten de kalmayacaktır.

Zenginleşmenin kendiliğinden erdemli olduğu ve özgürlük taşıyıcı olduğu sanılacaktır.

Anders’in dediği gibi yeni tür baskı rejimleri ne çok seveceklerdir bunu.
Marx sız, Troçki’siz, hatta Buber’siz yaşayan bu toprakların Yahudisi için tek mutluluk kaynağı aslında sığ bir antisemitizmi yansıtan “dünyanın da artık Yahudileştiği” deyişi olacaktır.
Neyse ki İsaac Deutcher ‘den Einstein‘a kadar tüm bir yüz akı entelektüel bu çirkin deyişi üretenlerin karşısında dimdik ayakta duracaktır.

En azından bu vurgulanabilseydi, buralı Yahudi’nin “sözcük satıcısı” tarafından.

Yazı 4. Bölümüyle devam edecektir.

 

 

18 Temmuz 2018 tarihli Şalom Gazetesi,  Köşe Yazısında yayımlanmıştır.

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Tarihsel bir eksikliğin bunalımı -2

“Zenginliğe sürekli zenginlik katandan uzak durun.” İşaya

100993174.jpg yazı için

Kristof Kolomb: Bilinmeyenin yolunda

Çok eskilerden kalan Yahudi tınıları ile beslenen ruhu belki de gizem dolu bir yeniye çağıracaktır durmaksızın Kolomb’u. Kendisinden yardım istediği Portekiz kralı ona “yeni olan hiçbir şey iyi olamaz, iyi olan da yeni olamaz” deyip onu reddettiğinde bu mistik yenilikçinin ihtirası sadece bilenecekti. “Bilinmez bir ses uykularımı bölüyor” diye yazacaktı not defterine. İnsan varlığına çok güvenen bu iyimsere gelen mesaj yer üzeri yönetiminin yeni sahibine devredilmesi gereğine ilişkindi sanki. Tanrı gökyüzüne çekilmeliydi.

Evet, Kolomb sonuna kadar inançlıydı ama bu tarafta da ancak insanın yapabileceği bir şeyler vardı. Özgürleşme ve zenginleşme bunun için temel şartlardı. Öyle ise o da zenginlik ve özgürlük arayacaktı. Kendisine destek olan İspanya kraliçesinin gözlerini, bulacağı sarı madenle kamaştıracaktı. Ama o da ortak olacaktı bu zenginliğe.

 

Yer üzeri cennetini bulduğunu yazacaktı Amerika kıtasındaki bir ülkeyi gördüğünde. Bu cennetin yolları bile altınla döşenmiş olmalıydı. Tam bilincinde miydi bilinmez ama bu gizemli kişilik insanlığı (en azından bir kısmını) belli ki yepyeni bir döneme götürecek yolu açıyordu. Odasında sürekli matematik, astronomi kitaplarının arasında kendini unutan bu büyük ihtiraslı, insanlığı da bilimin ve aklın öncülüğünde, çelişkili yeni bir döneme taşıyacaktı. Ama kesin olan artık, kutsalın aklının yerini insan aklına terk edeceğiydi.

Bu dönem yeni risklerin yolunu da açacaktı. İnsan olan, ihtirasının eşliğinde sonsuzluğa kanat açmayı deneyebilecekti. Mesela ihtiraslı zenginlik arayışı ve birikimi modern zamanlara temel rengini verecek ama bu da insanlığın kanlı serüvenlerine yenilerini ekleyecekti.

Kristof Kolomb

 

Molière ve ‘cimri’si

Kolomb’un da aklı ihtirasına egemen olamayacak, zenginleşme hırsı onun ve adamlarının bilincini karartacaktı. Fakat açtığı yolda eski zamanlarda var olmayan yeni bir kişilik belirecekti. Daha önce vurguladık; entelektüel olarak isimlendirilecektir tarih sahnesine bu yeni giren. Modern dönemin zihin açıcısı, yol göstericisi ama en önemlisi eleştirileri ile uyaranı olacaktır o. Ve eleştirilerin başında, kaçınılmaz, ihtirasına tutsak düşen hedef alınacaktır. Zenginlik arayışı da yeni zamanlarda insan ruhunu köleleştiren en büyük ihtiras olduğundan entelektüel eleştirilerini öncelikle buraya yöneltecektir.

“Altın arama” ve zenginlik biriktirme sevdası yeni zamanlarda artık hiç bitmeyecekse de bununla savaşım ve eleştiri de hiç tükenmeyecektir. Örneğin Molière hiçbir zaman görmediği ve harcayamayacağı parasına tutsak olmuş kişiliği konu edinecektir. Ünlü ‘Cimri’sinde zaten kullanamayacağı kadar çok parası olanın bunu kaybettiğinde niye üzüldüğünü traji-komik bir şekilde sorgulayacaktır.

Molière tek olmayacaktır kuşkusuz; yeni zamanların diğer entelektüelleri de zenginleşme ihtirasını ve bunun üzerine kurulu sistemi eleştireceklerdir. İnsanı uyaracaktır entelektüel, “Cehennem bu tarafta ve onu siz yaratıyorsunuz” diyecektir.

Zenginleşme tutkusunun övülmesi ile yaşam bulan modern zamanlar, eleştirisini de böylece kendi içinden çıkaracaktır. Zenginleşme özgürleşme ile birlikte anlam kazanandır çünkü. Aklın tutsak olduğu yerde özgürlüğün mümkün olamayacağı ileri sürülecektir.

Sanki bugünü ve bizim tutsaklığımızı anlatıyor olacaklardır.

Kraliçe İsabelle özgürleşmenin yollarını açarken

Kolomb insanlığın büyük serüvenini İspanya kraliçesinin onayı ve desteği ile başlatırken, tarih bitmez paradoks ve dramlarından birini daha sergileyecektir. Kolomb’un demir aldığı 1492 tarihi Yahudiler için yeni bir dönemin yolunu açacaktır. İspanya’dan zorunlu göç aynı tarihe denk düşecektir. Sürülen Yahudilerin bir kısmı Kolomb’un gemisine doluşurken azımsanmayacak sayıda bir kısmı da doğuya, büyük Sultan’ın, Osmanlı’nın, topraklarına doğru yola çıkacak ve buraya yerleşecektir.

Bu gelenlerin bilincinde İspanya’nın hatırası zaman içinde soluklaşacak ve yazgıları kaçınılmaz bir şekilde yeni toprakların sakinleri ile bütünleşecektir. Onların kaderi artık kendi kaderleri de olacaktır.

Bu topraklar eski dünyaya aittir ve burada muhtemelen Kolomb’a izin vermeyen Portekiz kralı ile aynı görüş paylaşılmaktadır; “yeni olan kötüdür, iyi olan yeni değildir”. Egemenlik bu topraklarda batıdaki gibi akla devredilmeyecektir. Kolomb insana güvenip özgürleştirmeye çalışsa da bu topraklarda henüz bu türden bir istek yoktur. Modern zamanlardaki anlamı ile zenginleşme ve birikim yapma isteği de yoktur. Bunun meşru yolları da zaten yapısal olarak kapalıdır. Bu durumda birey yoktur, doğal olarak entelektüel de olmayacaktır. Diğer bir deyişle yanlışın olup olmadığını, varsa nerde olduğunu söyleyecek kimse olmayacaktır. Öyle ise birey de toplum da geçerli olanın mutlaka doğru ve erdemli olduğunu düşünecektir.

Tüm bu söylenenler bu toprakların üzerinde yaşayan Yahudi için de geçerli olacaktır. Onun da entelektüeli yaşam bulmayacaktır. Din adamının önderliğine teslim olunacaktır. Onun ister istemez kısıtlı ve dar dünya algısı tek varoluş biçimi olarak sunulacaktır.

Yahudiliğin eleştirel duruşu batıdaki benzerinin tersine bu topraklarda yok olacaktır.

Geciken modernleşme

Yahudi’nin ve içinde yaşadığı toplumun düşünsel yaşamı benzer bir şekilde kısır kalacaktır böylece. Bu, modernleşmeye ağır aksak da olsa geçişle birlikte yeni bir şekle bürünecektir. Osmanlı’da modernleşme ilk başta yeni maddi imkânlara kavuşmak değil miydi? Yahudi toplumu için de modern olmak öncelikle (istisnaların dışında) batılı ‘din kardeşleri’ ile eşit maddi imkânlara kavuşmak olarak algılanacaktı.

Kolomb’dan kalan hatıra altın arayışından ibaret olacaktı böylece. İçinde yaşanılan toplumda ve Yahudi topluluğunda modernleşme öncelikle bir tüketim projesi olarak düşünülecekti. Temel dönüşüm burada aranacaktı. Bu kavrayış batıdaki ‘kardeşlerinin’ konuştukları yabancı dilleri öğrenmekten, yiyip-içme kültürüne kadar bütün bir yaşama egemen olacaktı.

Bu toplumdan Kafka, Freud, Benjamin, Marx, Luxembourg’un çıkmama nedenleri çok önemsenmeyecektir. Rockefeller ise ortak bir ideal haline gelebilecektir.

Fakat daha da vahim olan batıda olduğu gibi zenginleşme – erdem ilişkisini tartışacak ve topluma yön verecek büyük entelektüelin eksikliğinin dahi hissedilmemesi olacaktır.

Yahudilik böylece bu topraklarda kısır ve dogmatik serüvenine devam edecektir.

 

20 Haziran 2018 tarihli Şalom Gazetesi,  Köşe Yazısında yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

“POST MODERN” ZAMANLARA CONDİLLAC’TAN BAKMAK (I)

 

                    İnsanın karnını doyurmaya yeten,

                   zevkinin tatmininde yetersiz kalacaktır.

                                                                                                             Condillac

“Gerekli olmayan ihtiyaçlar doğal halden uzaklaşıldıkça, doğal hali değiştirirler ve onu yanıltırlar… Bir zaman sonra bu ihtiyaçlar da doğal olarak isimlendirileceklerdir. Toplum halindeki insan bu ihtiyaçların da kendisi için gerekli olduğunu düşünecektir.”

Condillac

 

 

 

 

I- Entelektüelin Büyük Hüsranı

Bir yanılsamadan mı ibaret olmuştu bütün bir yüzyıl? Ütopyanın bizzat kendisi olmamış mı idi sonsuz sayıda parçaya bölünüp kozmosun derinliklerine doğru savrulan? Ama bu durumda nasıl yaşanacaktı ki yer üzerinde? Mitolojinin tanrılarından Musa’nınkine oradan da İsa’ya ve daha başkalarına hepsi en azından bin yıllık vaatler getirip koymamışlar mıydı insanın önüne? Hem de ta bilinmeyenden, gökyüzünün derinliklerinden dile getirmemişler miydi onları?

İnsan da nasıl ve nereden düştüğünü bilemediği bu yer üzerinde; büyük yabancılaşmasını, büyük yabancılığını bunlarla aşmaya çalışmamış mıydı?

Modern zamanlar da nihayet aynı vaatlerin yer üzerindeki savunuculuğunu yapmayacak mıydı? Bu taraftaki cennetin mimarı olmaya soyunmayacak mıydı? Bu kez rasyosu eşliğindeki insanın bizzat kendisi geçecekti tanrıların yerine.  Gökyüzünün kaybolmuşluğunda bir şey aramaya da gerek kalmamıştır artık. Üstelik, İsa’nın da Sezar’ın da bin yıllık vaatlerinden daha anlaşılırdı şimdiki.

Modern zamanların zihniyet dünyasının tepeden tırnağa her yeri kapsadığı 20.yüzyılda herkes sanki sözleşmişçesine kendi bin yıllık hayalini sahneye koymak isteyecektir. Akıl da bunların bir düş olmadığını bilimsel olarak kanıtlamaya soyunacaktı sanki tarih önünde. Cennet yere indirilecek, yer üzerinin bizzat kendisi cennet olacaktı bundan böyle. Kutsalda bir şey aramaya gerek kalmamıştır diyecektir ebediyet vaat eden yer üzeri peygamberlerinden kimileri.

Öyle ise insan olanın artık anlam aramayı bile öte tarafa bırakmasına gerek yoktu. Anlam Tanrı’ya dahi ihtiyaç duymadan öte tarafla bu tarafı birleştirecekti ve sahne bile hazırdı artık. Aradığı anlamı nihayet yer üzerinde somutlaştırabileceğini gören insan teatral sahnesini bile hazırlamıştı bu yeniden doğuşun.

Modern zamanların ürünü entelektüel de yarattığı anlamın coşkusuna katılmaya herkesi davet ediyordu; özgür, zengin, eşit ve mutlu olunacaktı artık. Üstelik tekil egoların yırtıcılığında değil, toplumsal birlikteliğin yumuşaklığında barış içinde var olunacaktı bu yer üzerinde.

Ama 20. Yüzyılın ortalarından itibaren sanki daha önce sahneye konmuş bir tragedya tekrarlanıyordu. Akıl da bu kez kutsallı yanılgıların tuzaklarının aynısına sürüklüyordu sanki insanı.

Bütün bu yer üzeri sahnesinin ve cennetli ütopyanın çöküşünün yarattığı hayal kırıklığını düşünsenize diyecektir Cioran bunu yorumlamak için. (Cioran, 1960: 18) Ve 20. Yüzyılın sonu, entelektüel-mühendisin en ince ayrıntısına kadar tasarladığı bu cennetin yok olmasına -kim bilir edilmesine- tanık olurken düş kırıklığı Cioran’ın anlatımını dahi geçebilecektir… Baudrillard bu büyük çöküntünün sonucunu pek de yanlış sayılmayacak bir tespitle boşluğun bizzat kendisi olarak tanımlayacaktır. (Baudrillard, 1982) Nietzsche de bir önceki yüzyılın sonundan peygamberce öngörüsünü yapacaktır. “Bugün ne var sorusuna hiç var” diye cevap verecektir.

Boşluğun tanımını fizikçiye bırakarak Nietzsche nın “hiç” ini bir tür anlamsızlık olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır bu durumda. Modern zamanların anlam yaratıcısı -entelektüeli- de kuşkusuz şaşkına dönmüştür. Nerede ise 500 yıldır cansız maddeyi bile anlamlandırabileceğini ileri süren, emeğinin boşa gittiğini görmüştür. Anlam anlamsızlaşırken, onun değeri ve genel olarak değer de değersizleşmemiş midir?

Uçup gitmiştir sanki her şey. Ebediyet kalıcılık demek değil miydi? Uçup giden, kalıcılığın kalıcı olmadığını gösteriyordu sanki. Zweig’ın “dünün dünyasında” anlattığı o 19.yüzyılın istikrarı da ebedi bir istikrarsızlığa dönüşmenin sinyallerini veriyordu. (Zweig, 2000) Valéry 1940’larda görmüş olmalıydı sanki bunu. Şuna benzer bir şeyler yazacaktı; “Belirsizliğin, istikrarsızlığın asıl olduğu bir dönem başlıyor”. (Valéry, 1946) Kuşkusuz bahsettiği doğanın bilinmezliği değil insan- mühendisin yarattığı belirsizlik, istikrarsızlıktı.

Camus de yapıtlarında hüsranını anlatacaktı; “Bin yıllık rüyalar sona ermiştir” diyecekti. Kuşkusuz kastettiği sadece Hitler’in Almanya’ya ait hayalleri değildir. O düş (daha doğrusu kabus) II. Dünya Savaşı’ndan geriye kalan yakıcı küllerde sonsuzluğa doğru en azından savrulur gibi olmuştur ama asıl söylemek istediği Marksizmin büyük düşünün de bitmiş olduğudur. Belki Marksizmin cenneti yer üzerine indirme tahayyülünün bitmiş olduğunu vurgulamak istemişti. (Camus, 1985) Hatta bir yapıtında öykünün kahramanı şöyle diyecektir; “Ne istiyorsunuz ki; artık bir tek şey var ben, ben, ben.”(Camus, 1972)

Lyotard’dan (Lyotard, 1979) Baudrillard’a (Baudrillard, 1982) kadar birçok yazar ve sanatçı için de sanki büyük toplumsal ütopyalar, toplumsal birliktelikler artık ömrünü doldurmamış mıydı?

Baudrillard “Toplumsalın Sonu” isimli yapıtında yeni bir tür bireyin 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselişini anlatacaktı.  Derrida da ideolojilerin sonunda aynı şeye dikkat çekecektir. (Derrida, 2016)

Baudrillard’ın deyişi ile artık, Lenin’den Mao’ya kahramanların ve kahramanlıkların çağı bitmişse, büyük toplumsal idealler çoktan gökyüzüne savrulmuşlarsa yaşamın gayesi artık herkesin kendi çabasına bırakılacaktır. (Baudrillard, 1982) Ortak yaşamın büyük idealleri bittiğinde, onlar küçülürken herkes kendine gönderilecektir. Ortak yaşamlar sığlaşırken “ben” derinleşmeden büyüyecektir. Kanseri andıran ürkütücü bir büyüme de olsa bu başka bir yolun olmadığı zihinlere kazılmaya çalışılacaktır. ”Ben” modern zamanları açan bir keşif , bir özgürleşme çabası değildir artık. Kendi bilincine varmanın tezahürü de olmadığı gibi bilimle beraber büyüyen, ona yolu açarken kendini gerçekleştiren hiç değildir. ”Ben”in modern zamanların başından itibaren rasyo ile kendini var eden, özünü tanıyarak serbestçe algılayan ve bu süreçte toplumla beraber var olmanın mümkün yollarını araştıran  olduğu çoktan unutulmuştur. O artık kendine hapsolmuş, salt kendinden ibarettir. Narsisizm temel bir varoluş biçimidir bundan böyle dünyada. Narsisizmin kişilik bozukluğu mu olduğu, Girard’ın ileri sürdüğü gibi toplumsal yapıda taklit sonucu mu geliştiği tartışmasını konudan uzaklaşmamak kaygısı ile sonraya bırakıp şu söylenebilecektir; hüsran içindeki yeni birey dünyayı kendinden ibaret gören olacaktır artık. (Girard, 1961) Kendi de, aklından çok duyum ve duygulanımlarına indirgenen olacaktır. (Sarfati, 2009; 53)

Bu yol bireyin, Hedeggeryen perspektifden bakıldığında dolu dizgin ”hiper birey” olana savrulması demek olacaktır. (Heidegger, 1986) Peki bu özgürlüğün, politik alanın içine toplumsal alanın içine alınmış boyutlarını yok etmeyecek midir? Ve yine aynı pencereden bakıldığında, bu, insanı evrensel olanın ötesine toplumsal olanın ötesine kaydırmayacak mıdır?

Özgürleştiğini sanan, aslında kendi hapishanesine kapanan veya kapattırılandır.

Burada artık Lyotard’ın deyişi ile herkesin kendisi, kendisi için az olacaktır. Bu az hiç dolmayan bir bardak gibi olacaktır herkes için. Bitmeyen bir çaba aynada kendini seyreden için asıl olandır. Kendisi bitmezdir. Kendi olan hep azdır. (Lyotard, 1979)

Bununla birlikte bütün bu söylenenler, doğrulukları  çok az kuşku götürüyor olsa da Smith’in de Marx’ın da vurguladıkları gibi nihayet olguların görünen yüzlerinden ibaret olacaktır. Onun arkasına geçmek ve bu savruluşun izlerini sürmek, ekonomi politiğin entelektüel tarihinde iz sürmeyi gerektirecektir.

İktisat teorisindeki büyük dönüşümün ipuçları Walrasgil devrimde fazlası ile varsa bile önce Condillac’a gitmek gerekecektir. Görülecektir ki Foucault’nun dediğinin  tersine büyük kırılma Ricardo’da değil Condillac-Bentham çizgisinde izlenebilecektir.

Yine görülecektir ki, eylem motifi temelde isteğinden ibaret olan yeni bireyin, hiper endividünün, düşünsel temelleri Condillac’ta atılacaktır. Yeni dönemin temel nitelikleri olan geçicilik, uçuculuk (volatilité) ilginç bir şekilde sanki ısmarlanmışçasına Condillac tarafından hazırlanıp Walras’a ve oradan post modern iktisadi ve felsefi düşünceye miras olarak bırakılacaktır.

Condillac’ın duyumlar teorisinin ürünü olan birey ve yapıtı için anlaşılacaktır ki süreklilik, istikrar, kalıcılık, toplumsallık ve bin yıllık rüyalar mümkün değildir. (Condillac, 2005)

Görülecektir ki esas olanın “an” olduğu bugün Marx’ın veya Smith’in projelerine değil Condillac-Bentham çizgisine denk düşecektir. Ve bu nerede ise kaçınılmazdır.

 

II- Unutulmuş Bir Filozof Condillac

Lyotard büyük toplumsal hayallerin ve gerçekliklerin zamanı bitti, artık asıl olan herkesin kendisinin kendisi için az olmasıdır derken aslında şunu söylemek istemeyecek midir? Değer Smith’in ve Marx’ın dediği gibi evrensel ve nesnel bir gerçekliğe denk düşen değildir. Ezelden ebede gökyüzüne çakılı olan olmadığı gibi kutsal olan da değildir. İktisadi değerin ihtiyaçla ilişkisinde de mesela Smith düpedüz yanılmıştır. Çünkü objektif olarak tanımlanamayan ve ölçülemeyen ihtiyaç salt duyumlarla ilişkilidir. Bu gizem dolu cümle, bu felsefi ve ekonomik önerme bir yandan bugünün büyük iktisadi düzeninin ve sisteminin anahtarını, ama bir yandan da insanının ve narsisizmin gizli şifrelerini verecektir. Lyotard’ın kendine yetmeyenini, diğer bir deyişle narsistini, değerin ve ihtiyacın tanımlarında ve aralarındaki ilişkilerde görmek yararlı olacaktır.

  1. yüzyılın unutulmuş filozofu Condillac şaşırtıcı bir şekilde bize bu şifrenin kodlarını verecektir.

Smith’ten de, Marx’tan da tümüyle ayrılarak değerin analizini belli bir ihtiyaç tahliline dayandırır Condillac. Şöyle yazar; “Değer ihtiyaç üzerine temellendirildiğine göre bir ihtiyacın hissedilmesi yoğunlaştığında değeri artar, daha az hissedilen bir ihtiyacın değeri azalır. Şeylerin değeri nedret halinde artar, sahip olunan malın miktarı arttıkça değeri düşer. Hatta değersiz dahi kalabilir. Yararsız olan değersizdir.” (Condillac, 2015)

Marjinalizmin analizini şimdilik bir yana bırakırsak post modern düşünürün, kendisinin keşfettiğini sandığını, Condillac nerede ise 250 yıl öncesinden dile getirmiş olacaktır böylece. Derrida nın belirttiği gibi Condillac daha da ileri giderek rasyonaliteyi eleştirip (Derrida, 1990) ihtiyacı salt duyumlarla da tanımlayabilecektir. Değer de ihtiyaçla ilişkilendirildiğine göre, o da esas olarak duyumla ifade edilecektir. Duyumlar ve oradan hareket ederek anlam da herkesin “kendine ait” olduğuna göre anlam da değer de tümüyle sübjektif bir nitelik kazanacaktır. Öyle ise değer nesnel olarak tanımı imkansız olandır. Değer herkesin kendine aittir. Lyotard’ın deyişi ile kendine gönderilen herkes yani narsist, kişilik salt kendi değerini arttıranı olumlu görecektir. Ama bu keşfi bir şeyi görmesine engel olacaktır, var oluşunun anlamı anlamını yitirmektedir.

Dille zihinsel gelişim arasındaki ilişkiyi tüm yapıtı boyunca öne çıkaran Condillac, simgelerin de fikirlerin kaynağında olduğunu ileri sürüp sıra ihtiyaçla düşünce arasındaki ilişkiyi kurmaya geldiğinde şöyle yazacaktır. “İhtiyaç bizim şeylerle aramızdaki ilişkiyi mümkün kılan tek ilkedir”. Bu bağlantıların gücü tamamen işaretlerin analojisinde kaynağını bulacaktır.

Derrida’ya göre de de güç, analoji ve anlam bir bütün olarak bir ihtiyaç teorisinde düzenlenecektir. (Derrida, 1990) Filozof ilginç bir şekilde ilave edecektir; “Sakın acele edilip ihtiyaç teorisi bir istek teorisinin karşısına getirilmesin.”

İhtiyaç teorisi Condillac’ta bir istek teorisine giden yolu açacaktır.

Şifrenin kodları çözülmektedir; duyum-ihtiyaç-değer arasındaki ilişki Condillac tarafından mükemmel bir şekilde ortaya konmuştur. Simgelerin dünyası da daha sonra isteğin teorisinin kurgusunda kullanılacaktır.

İşte bunun için Foucault’nun yanıldığı ileri sürülecektir. Foucault bugünü iktisat teorisinin Ricardo daki büyük kırılmasında görür. Ama Smith -Marx çizgisinden sonra büyük kopmanın kökü Ricardo’dan çok Condillac- Bentham çizgisinde aranmalıdır sanki.1 Şeylerden çok simgelerin dünyasıdır çünkü artık belirleyici olan.

Görüldüğü gibi ekonomi politiğin pusulası takip edildiğinde yukarıda anlatımı yapılanların düşünsel kaynakları izlenebilmektedir, sözü edilen büyük kırılma bugünü belirlemektedir. Pusula ile yola devam edilirse, 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren yer üzerindeki tüm bir varoluş biçiminin radikal değişimini anlamak daha kolay olacaktır.

Şöyle yazıyor Condillac: “İnsan isteklerini oluşturur. Doğa aynı anda insanı tümüyle gözetir. Tam onu biraz huzurlu kılmışken sanki bundan vazgeçer, tövbe eder ve onu yeniden endişelendirecek bir neden bulur. Belki böylece onu sürekli dikkatli olması için uyarmış olur ama aynı zamanda tatmin edemediği birçok istek onda hayal kırıklığı doğurur… İsteğine çeşitli nedenlerle ulaşamayan beden, onun amacına sahip olamayan beden huzursuzluk çekmeye başlar ve endişe ona egemen olur… İstek endişe ile artar. Ve öyle bir an gelir ki istek büyük bir şiddetle eyleme geçer. Beden o zaman kendini büyük bir haz arama arzusuna bırakır. İstek sonsuz bir ihtirasa dönüşmüştür.”(Condillac, 2015)

Condillac ilk aşamada ihtiyaçlarını gideren insanın huzura erdiğini fakat hemen ardından zihnin belki de nedeni çok bilinmeyen ama muhtemelen duyumlardan kaynaklanan imgelenmelerin onda uyandırdığı yeni isteklerle yeni arayışlara gireceğini ileri sürecektir. Condillac buna doğal düzenin bir anlamda kışkırtması der ve edenin bu şekilde gelecekteki olası risklere karşı korunduğunu ama aynı zamanda geleceğe ait yeni ihtiyaçların zihin tarafından yaratıldığını söyler. Diğer bir deyişle ilk aşamada ihtiyacını karşıladığı için huzurlu olması gereken birey gelecek kaygısı ile yeni isteklerin peşinden koşacaktır. Onların muhtemelen tatmin edilememesi durumunda istek ihtirasa dönüşecek beden haz tutkusunun egemenliği altına girecektir.

Görülüyor ki gereksinmelerin nispeten az olduğu aşamada huzurlu olan birey imgelemenin yarattığı kaygı ile yeni ihtiyaçları olduğunu düşünecek, onları tatmin edemedikçe endişe ona egemen olacaktır. Bu onun deneyimlerini de etkileyecek, geçmişten aldığı izlenimler bundan dolayı kaygı dolu olacaktır.”Geçmişin insana geleceği okuma bilgisi verdiğini ileri süren Condillac için insan artık bitmez bir istekle dolu olacaktır.

İnsan doğasının istekle örülü olduğu tespitinden yola çıkan Condillac böylece temelde şunu belirtmiş olacaktır: insan doğası gereği sonsuz istekle dolu olduğuna göre temel eylem nedeni de kişisel çıkarıdır.

 

III- Lyotard’a Condillac’tan Bakmak

Camus’nün dediği gibi bugün “ben”den ibaretse, ve Lyotard’ın önerisindeki gibi post modern zamanlarda herkes kendisine gönderilmişse bunun ardında ekonomi politiğin olabileceği önerisi ile yola çıktığımızda Condillac’tan geçme zorunluluğu vardı. Oradan sürülen iz önerinin yanlış olmadığı ipucunu verdi. Sonraki aşamada Walras’lı neo klasik ekonomide arkeolojik kazıyı sürdürmek bugünü anlamak ve belki de çıkış yollarını vermek için kaçınılmaz olacaktır.

Tartışmaya devam edeceğiz.

 

SONNOTLAR

  • Sonraki bölümde bunlar ayrıntılandırılacaktır.

 

KAYNAKÇA

Baudrillard, J. 1982. A L’ombre Des Majorités Silencieuses, Paris: Ed Denoel.

Camus, A. 1972. La Chute, Paris: Ed Gallimard.

Camus, A. 1985. L’homme Révolté, Paris: Ed Gallimard.

Cioran, E.M. 1960. Histore Et Utopie, Paris: Ed Gallimard.

Condillac, E.B. 2015. Traité Des Sensations, Paris: Ed CreateSpace Independent Publishing Platform.

Derrida, J. 1990. L’archéologie du frivole, Paris: Ed Galilée.

Derrida, J. 2016. Surtout Pas Des Journalistes, Paris: Ed Galilée.

Girard, R. 1961. Mensonge Romantique Et Vérité Romanesque, Paris: Ed Grasset.

Heidegger, M. 1986. Chemins Qui Ne Mènent Nulle Part, Paris: Ed Gallimard.

Lyotard, J.F. 1979. La Condition Postmoderne, Paris: Ed Minuit.

Sarfati, M. 2009. Ekonomi Politiğin İnsanı Kimdir?, İstanbul: Derin Yayınları

Valéry, P. 1946. Monsieur Teste, Paris: Ed Gallimard.

Zweig, S. 2000. Dünün Dünyası, İstanbul: Can Yayınları.

 

ktisat ve Toplum Dergisi, “Seçime Giderken Türkiye Ekonomisi”, Mayıs 2018, Yıl 8, Sayı 91, ISSN 1309-9418, Ulusal Aylık Süreli Yayın Dergisinde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

TARİHSEL BİR EKSİKLİĞİN BUNALIMI I

Bir Düş                                    

                                                  Moses Mendelssohn   

Spinoza’nın ailesinin İspanya’dan zorunlu olarak başlattığı yolculuk Amsterdam’da değil de İstanbul, Edirne veya İzmir’de sona erseydi acaba ne olurdu?

Kısa bir köşe yazısı çerçevesinde yanıt bulunması nerede ise imkânsız bu soruya cevap aramak küçük bir zihin oyunu olarak aydınlatıcı olacaktır. Yine de arayışın tümüyle hayali olmaması için sorunun kapsamını daraltarak ve asıl irdelenmek isteneni vurgulayarak devam edelim. “Etika” nın yazarından çok önce bu ülkenin toprakları üzerinde yaşayan Yahudi toplumu kendisi ile beraber aynı sinagoga gidip gelen ve orada eğitim gören bu filozofun daha sonra söyleyip yazacaklarından nasıl etkilenecekti? Bu dindaşlarının Tanrı’ya, dine, insana, akla, özgürlüğe, bilime, politikaya, vs. dair ortaya koyacağı radikal önerileri nasıl karşılayacaktı?

Bu sorulara yanıt aramak bir varsayımı kabul etmekle mümkün olabilecektir. Spinoza’nın 17.yüzyılda bu topraklar üzerinde filozof olarak yaşayıp yazmasının mümkün olamayacağını bir an için unutmak gerekecektir. Aksi takdirde asıl sorunun tartışılması  imkansız hale gelecektir.

“Zihin oyunlarına” devam edilirse, “Spinoza’lı Osmanlı’da” yaşayan Yahudi toplumunun kaderinin bu durumda artık çok değişik titreşimlerle örülebileceğini düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Mesela, Spinoza’nın geçtiği bu topraklar üzerinde Yahudi toplumunu iki bin yıllık uykusundan uyandıracak entelektüel böylece gün yüzü görmüş olacaktı. Aklın övgüsündeki Yahudi filozofun yaşadığı varsayılan bu ülkede kurtarıcı olarak hayaller ülkesinden gelecek olanlara bel bağlanmayacaktı. Modern zamanların eşiğinde hala Mesih yanılsamaları içindeki bu toplum artık bir Sabetay Zvi üretmeyecek, entelektüelinin ve aklının ortaya koydukları ile övünecekti. Kurtarıcısını gökyüzünün düşlerinde değil aklının derinliklerinde arar olacaktı kuşkusuz. İki bin yıllık acı dolu düşleri   sonlandırmanın yollarını da aklının önderliğinde ve entelektüelinin katkısı ile arayacaktı. Sabetay Zvi hakkında ne düşündüğüne dair soru da aklın ve entelektüel duruşun tohumlarını eken Spinoza’ya sorulmamış olacaktı böylece.

“Umut korkunun bir diğer yüzüdür” diyen Spinoza’nın açtığı yolda bu dünyaya anlam vermek aklın ve entelektüelin işi olacaktı o zaman. Bu toprakların Yahudisi de Spinoza’lı Batının Yahudileri gibi farklı varoluş şekillerinin, farklı Yahudilik biçimlerinin mümkün olabileceğini düşünmeye başlayabilecekti. Hayallerin ve yanılsamaların dünyasında yavaşça bilime yer açılmış olacaktı artık. Buralı Yahudi de batıdaki benzerleri gibi gerçeği bilim-felsefe ile arayacaktı bu durumda. Belki de aklın öncülüğünde düşünme ve bilme sevgisinin -neden olmasın-, zenginlik biriktirme tutkusuna tercih edilebileceğini kendi entelektüeli sayesinde düşünmüş bile olurdu.

Ve Spinoza’lı toplum, modern zamanlardan öğrendiği aklın toleransında kendi ile nihayet eşit gördüğü “ötekinden” (goy) yüksek sesle eşitlik talep edebilirdi belki de.

Çünkü kendisi artık tıpkı Alman veya Hollanda Yahudisi gibi aklın önderliğinde bir bilim üreticisi olarak, tüm insanlığın ortak zenginliğine katkı yapacaktı. Üstelik bu coğrafya üzerinde o zamanlara kadar pek rastlanılmayanı, entelektüeli üretmiş olacaktı. İnsanlığın ve içinde yaşadığı toplumun kültür bahçelerine kendi çiçeklerini ekmiş olacaktı böylece. Batıdaki Yahudiler gibi Ricardo’lu, Mendelson’lu, Freud’lu, Proust’lu, Derrida’lı, Troçki’li çiçekler olacaktı bunlar.

 

Entelektüel Olmayınca…

“Zihin oyununu” bırakıp Spinoza’sız kalmış bu topraklar üzerindeki Yahudinin ve toplumunun evrensel çapta entelektüel çıkaramamasının kimi nedenlerini ve sonuçlarını vurgulamadan önce şunu belirtmek gerekecektir: Aklın egemenliğindeki modern zamanlarda insan ve tabiat anlam kazanmak için kaçınılmaz bir şekilde entelektüele ihtiyaç duyacaktır. Entelektüel yer üzerini yorumlayıp anlamlandırmakta din adamının yerine geçendir.

Modern zamanlarda entelektüelsiz bir dünya artık anlamsızdır. Aydınlanmanın, özgürleşme ve gelişme projesinin taşlarını döşemek entelektüele de ait olacaktır. Hatta bir adım ileri gidildiğinde yer üzerindeki yaşamın normlarını üretmekte dahi artık entelektüelin katkısının olacağını ileri sürmek bilemeyiz yanlış olur mu? Spinoza da insan algısını geliştirip tabiatını güzelleştirmek için entelektüelin varlığını kaçınılmaz görecektir.

 

Levinas tarafından Yahudi entelektüeli bunalıma sürüklemekle suçlansa bile Spinoza batıda entelektüele yolu açacak ve Yahudi düşünüre cesareti öğretecektir. Başkaları gibi Marx’ın da gideceği yolun ilk harcı çok önceden onun tarafından atılacaktır. Yahudi düşünür bir anlamda onunla özgürleşecektir. Kendi başına yeterli olmayan insan algısını geliştirmek entelektüelin işi ise bu kuşkusuz bunalımlı bir süreçtir. Fakat özgürleşme özü itibari ile zaten dolambaçlı bir yol değil midir?

Freud’u, Einstein’ı ve Arendt’i ile Yahudi entelektüel batıda onun açtığı yolda kendini inşa edebilecektir. Almanya’daki Yahudi toplumu orta çağ karanlığından mesela Mendelson’la kurtulmayı denerken, kuşkusuz aynı tarihlerde büyük Kant da aklın övgüsünü yapıyor ve Mendelson’u en büyük filozof olarak tanıtıyordu.  Lessing de Mendelson’u ikinci Spinoza olarak öne çıkarıyordu.

 

***

 

Buna karşılık egemenliğin akla devrinin gerçekleşmediği, üzerinde yaşanılan bu toprakların Yahudisi ise aynı süreçte kaçınılmaz bu yazgıdan nasibini alacaktı. Kantsız kalan bu topraklarda Mendelson da olmayacaktır. O zaman Arendt de olmayacaktır. Kafka da burada gün yüzü görmeyecektir.

Modernitenin uzağında kalan Yahudi toplumu içinde yaşadığı büyük toplumla, Osmanlı-Türk Toplumu ile uyum halinde olacak ve bilincini kutsaldan devralmayı düşünmeyecektir!

Zaten bu nihayet iki bin yılı aşkın bir zamandır bildiği tek yol değil midir? Yahudilik yaşantısı böylece kutsal metine ve onun tek yorumuna bağlı kalacaktır.

Batıda Spinoza, Deutscheer, Buber ile yeni Yahudilik biçimleri tartışılırken bu toprakların üzerinde böyle bir çoğulculuk da mümkün olmayacaktır.

Aklın uzağında ve onun pırıltısından mahrum kalan Yahudi Toplumu böylece batıdaki dindaşlarının içinde yaşadıkları topluma ve uygarlığa olan katkılarını da gerçekleştiremeyecektir.

 

23 Mayıs 2018 tarihli Şalom Gazetesi, Köşe Yazısında yayımlanmıştır.

 

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi