İhtiras Gözleri Kararttığında

dev-kasirga-amerikad-3fffdf631a87a3ce6cc1

Meteorolojik istatistiklerin tutulduğu tarihten bu yana 2015-2018 arası en sıcak dönem olarak tarihe geçti.

Siyasi ve toplumsal düzeyde muhtemelen çok daha önemli işlerle uğraştığımız için insanlık olarak nereye doğru gittiğimizi düşünecek zamanımız yok.

Dünya meteorolojik örgütün bildirdiğine göre 2018’de küresel ısınma, sanayi öncesi (1850-1900) dönemindekini 1 derece geçti. Örgütün bildirdiğine göre bu sene şimdiye kadar belirlenen en sıcak dördüncü yıl oldu.

Daha önce hiç rastlanmamış düzeydeki meteorolojik gelişmeler bu yıl birçok ülkeyi ve milyonlarca kişiyi etkiledi.

Örgüt başkanının söylediğine göre zaman geçmeden çare aramak gerekiyor. Mesela Avustralya’da Ocak ayında daha önce hiç görülmemiş düzeyde bir sıcağa rastlanırken, Kuzey Amerika ‘da şimdiye kadar daha önce hiç tanık olunmayan soğuk dalgasıyla karşılaşıldı.

Antartika’da buzullar rekor bir düzeyde eridi.

Geçtiğimiz yıl yaşanan korkunç afetlerin sayısı 14’e çıktı.

Görünen o ki insanlığı saran sınırsız zenginleşme ihtirası bilinen en ilkel teknolojiyi dahi yok etmiş durumda.

Biz ve bütün insanlık pusulasız kalmış durumda.

Seneca’nın bir sözü düşüyor akla;

“Nereye gideceğiniz bilmeyen gemici için, uygun rüzgar yoktur.”

Görülen o ki içinde yaşadığımız toplumun ise ne gemiye, ne rüzgara, ne de pusulaya ihtiyacı var. Birçok Batı ülkesinde yoğunlukla gençler siyasetin bu konuda dikkatini çekmek için gösteriler yaparken, bizde, muhtemelen daha önemli konular olduğu için hiç ses yok!

Kimse endişeli değil.

Seneca’ya bile ihtiyaç yok.

eriyen-buzullar-uzaydan-izlenecek-696x392

Kozmopolitin Güncesi kategorisine gönderildi

Kutsal yeri ve göğü kapsadığında IV

Helenistik_yahudilik

Helenistik Yahudilik

Ariste nin mektubu

Geçen yazıda kalınan yerden devam ediyoruz.

Büyük Helen kültürü ile karşılaşma Yahudilikte aslında İbrahim’den beri var olan temel bir çatlamayı tekrar gündeme getirecektir. Reformcularla, köktenciler (fondamantalistler) tekrar karşı karşıya geleceklerdir.

Ariste mektubu ile Yahudiliğin dinindeki büyük kırılmaya ve yol ayırımına tanıklık edecektir. Bununla da kalmayacak günümüzün dinsel köktenciliğinin anlaşılması için de ciddi ipuçları verecektir.

Mektubun, İsa’nın dinde büyük reform talebine çok az bir süre kalmış iken yazılmış olması da ayrıca düşündürücüdür.

Mektup aslında anonimdir. Ariste ismi büyük Yahudi Tarihçi Flavius Joseph tarafından verilmiş takma bir isimdir. Muhtemelen rahatça yazabilmek için Ariste kendini dönemin bir Yunanlısı olarak tanıtacak ve kardeşi Philocrate‘a  düşüncelerini bu mektup ile iletecektir.

Mektup, insanlığın yüz akı Büyük İskenderiye kütüphanesinin kurucusu Demetrios’un, kral Ptoleme’den burada ki raflarda yer almak üzere kutsal Yahudi metinlerinin tercümesini istemesine tanıklık edecektir.  Öncelikle bunu tarihe not düşmeyi amaçlayacaktır. Yazılandan anlıyoruz ki Yahudi toplumunda bu  son derece yoğun tartışmalara yol açacaktır.  Sonuçta, Elyazar’ın sorumluluğunda hem Helen kültürüne hem de kutsal metinlere hakim 72 kişilik bir komite yoğun çalışmalar ile 72 günde tercümeyi sonlandıracak ve ortaya “Yunan Torası” olarak adlandırılacak bir tercüme çıkacaktır.

Konu bir çok açıdan önemli olsa da bizi ilgilendiren son derece önemli iki noktaya dikkati çekmek isteyeceğiz.

Ariste’nin değerlendirilmesinden önce uygarlık tarihi açısından çok önemli olan bu gelişmenin Talmud’da ele alınma şeklini vermek gerekecektir. Şöyle yazılacaktır burada: “Korkunç bir olay olacaktır İsrael için bu tercüme. Ağır bir günah ve suç işlenmiştir. Musa’nın dönemindeki “altın buzağı” günahından az olmayacaktır bu günah. Çünkü kutsal metin hiçbir zaman tam anlamıyla çevrilemeyecektir. Bu işe kalkışmak dahi günahtır.”

Bu cümlelerin yorumlanmasına geçmeden, bu kez Ariste’nin aslında biraz fazla uzun olan mektubundan birkaç satır aktarmak gerekecektir. Radikalizmin ve köktenci bir din anlayışının savunuculuğunu yapacağı mektubunda şöyle yazacaktır Ariste:

”Tanrı Yunan’lıya yasasını verirken sana da krallığını verdi”

Ekleyecektir Ariste; “Bizim yasamızı yapan ise güçlü tanrımızdır. O, ruh ve beden saflığımızı bozacak yabancılardan bizi korumak için etrafımızı demirden duvarlarla ördü. Hatta saf ve bize ait bir beslenme şekli emretti. Ta ki “yabancılardan ayırt edilelim

Antiochus’un katliamına da İsa’ya da henüz vardır. Reformcu Yahudilik dünyaya Helen kültürü ile birleşerek açılmayı, Tanrısının krallığını Heleni ve bütün insanlığı da içine alan bir yaklaşım ile Kudüs’e tekrar taşımayı isterken, kutsalın fondamantalist yorumcuları ayırımcı “excluviste” bir yaklaşım içinde olacaklardır görüldüğü gibi; Tanrı bizi ayırmıştır diyeceklerdir.

Ariste’nin satırlarına, ayrılmış olmanın, yalnız kalmanın patolojik sevinci sinmiştir.

iskenderiye_kütüphanesi

İskenderiye Kütüphanesi

Ariste’den Talmud’a

Atık Ariste’de ve Talmud’daki ortak yaklaşımı vurgulayabiliriz.

Kıskanç diye niteledikleri tanrıya öykünüp kıskanç olmayı, diğerlerinden ayrı ve üstün olmayı savunacaklardır ve savunmalıdırlar köktenci Yahudiler. Talmud da durmayacak, görüldüğü gibi korkunç bir hata olarak niteleyecektir tercümeyi. Köktenci muhafazakarlar yalnızlıklarından övgü ile bahsedecekler ve bir gizli sevinç duyacaklardır.

Halbuki Ptoleme saygı ile eğilip başının üstüne koyacaktır Tanrı kelamı olarak nitelediği Tora’nın kutsal tercümesini.

Diğer iki tek tanrılı dine henüz vardır. Ama kuşkusuz çocuklar büyükleri taklit edeceklerdir. Doğurgan analarının (Yahudiliğin) çelişki ve kavgalarını, onlar da benimseyeceklerdir. Kıskançlığın ve ayırımın erdem olduğunu savunacaklardır.

Üç tek tanrılı din kendi köktenciliğini yazmaya koyulabileceklerdir artık.

Köktenci dincilik kaçınılmaz olarak ebedi hakikatin sadece kendine ait olduğu kuruntusunda değil midir her zaman?

Kıskandığını kimse ile paylaşmamak, kendinin dışında geri kalanı ötekileştirmek, Yahudiliğin “Goy”u ile başlayacak, Hristiyanlığin “vahşi- putperest” ayırımı ile devam edecek ve nihayet  İslamın “Al İslam ve Dar-ül Harb”ı ile devam edecektir.

Kutsal bizden yana olan ve olmayanı kurumsallaştıracaktır artık. Yetmeyecek değerli hale getirecektir ayrımı.

 

Sonuç

Eski Yunanın aklının dönüşü için nerede ise iki bin yıl beklemek gerekecektir. Descartes ve Spinoza nın aklın büyütecini kutsalın üzerine tutması gerekecektir.

Spinoza canını zor kurtaracaktır köktencilerin elinden. Tüm çabası akılla kutsalın birbirinin içinde var olduğunu kanıtlamaktı halbuki. İç içe olduklarını, bir bütün olduklarını anlatmaktı.

Hakikatin ancak bir arayış olabileceğini ve yolunun da aklın yolu olduğunu yazmaktı.

Radikalist içe kapanışın hakikatin kavranmasına ancak engel olabileceğini görmüş olmalıydı.

Kıskanan, hakikatin kavranmasına engel olacaktır. Salt kendine ait olduğunu ileri sürdüğü hakikatin, öyle olmayabileceği anlaşıldığında da şiddete başvurması kaçınılmaz olacaktır.

Şiddet de bu kez hakikati tümden karartmayacak mıdır?

 

  • Konuyu tartışmaya devam edeceğiz.

 

iskenderiye_kütüphanesi1

İskenderiye Kütüphanesi

 

Bu yazı 16 Ocak 2019 tarihinde Şalom Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Balık Yemek İyidir

d8e885b_vYqfinzxLWDWudCI9v-n2AUE

Tarihte hayvanlardan gerçekten yeteri kadar
bahsedilmemektedir.
Elias Canetti

 

 

 

Hazzın tutsaklığında

André Gide “Yeryüzü Nimetleri”nde “masanın üzeri yiyeceklerle donanmış bizim acıkmamızı bekliyorlar “der.  Çarpıcı bir cümledir bu. Tıka basa doymuş insanı tekrar, tekrar iştahlandırmak için gösterilen (aslında hazin) çaba anlatılmaktadır bu cümle ile.

Bugünün haz temelli uygarlığına gönderme yapmaktadır usta yazar.

Sonsuz istek üzerine kurgulanan bir iktisadi sistemi meşru kılmak, insan  iştahının bastırılamaz olduğu önermesinin doğrulanmasından geçecektir.İktisat bilimi de bir anlamda bu varsayımın üstüne oturacaktır.

Modern zamanların “insan merkezli” dünyası post modernitenin haz odaklı insanına mı gebeydi bilinmez. Bilinen “iktisatın” sonsuz hazzı ve arayışını meşrulaştırırken üstü örtük olarak dünyanın yuvarlak değil, düz ve kaynaklarının sonsuz olduğunu varsayacağıdır.

Gide şu cümlelerle betimleyecektir bugünü; hem de henüz II.Dünya savaşı kapıda beklerken:

“Bir istek her akşam yanı başıma oturuyor

Her şafakta yine aynı yerde buluyorum onu

Bütün gece beni izledi.

Kalktım, yürüdüm, yormak istedim isteğimi.

Ancak bedenimi yorgun düşürebildim.”

Bugünün dünyasını ve tatmin olmaması gerektiği için de tatmin olmayan, hazzına tutsak insanını mı anlatıyor Gide. Bir türlü isteğine söz geçiremeyen ama zaten sistemin de geçirmesini hiç istemediği “kendisi, kendisinden ibaret” bugünün insanının ruh dünyasını anlatıyor Gide.

Camus’nün deyişi ile “ben, ben ve ben’den” oluşan bugünün dünyası artık Kartezyen veya Spinozyen aklın övgüsündeki önerilerin çok uzağındadır.

Sonsuz haz arayışı ve “benin” patolojik hali kuşkusuz herkesin herkes için yabancı ve hatta düşman olduğu bir dünyayı hazırlayacak ve sonunda iktisat biliminin görmezden geldiği temel yabancılaşmanın yolları döşenecektir.

İnsan, Spinoza‘nın deyişi ile sadece bir parçası olduğu doğaya yabancılaşacaktır. Yetmeyecek, kendisi sonsuz isteğinin karşısında bir engel olarak gördüğü her şeye düşmanlaştıracaktır. Bu, doğanın içindeki tüm canlı yaratıklar, hayvanlar için de geçerli olacaktır.

Kendini doğanın dışında ve üstünde gören için, her şeyin rakip ve düşman olması kaçınılmaz olacaktır.

Hazzına tutsak olan, sonra her şeyi yutup yok etmek isteyecektir.

Yine Gide, belki de bunu anlatmak için “çekirgeler, her şeyi yutmaya geldik” diye not düşecektir.

 

Balıklar, Japonlar, Smith ve ötesi

İnsan tabiatı üzerine yazılmış en iyi kitaplardan biri olacaktır “Ahlaki duyguların teorisi”. Smith soracaktır orada: “insanlar niye zengin olmak isterler?”

Cevap arandığında, önce yoksulluktan kurtulmak, ihtiyaçları gidermek gibi nedenler gelecektir akla. Smith nezaketle gülümseyip hayır diyecektir. ”İnsanlar zengin olup saygı görmek, imrenilmek, kıskanılmak için, gösteriş yapmak için  varlıklı olmayı isterler. Bu da doğası itibarı ile boş bir çabadır.”

Evet doğru söylemiyor mu filozof? İnsanların bu amaçlarına niye bir türlü erişemediklerini düşünmeleri başka türlü nasıl açıklanır ki?

*                                   *                                *

Dünyanın en zengin toplumlarından biri Japon toplumu. İnsanlarının İhtiyaçlarının karşılanma oranı yine dünya ortalamasının çok üstünde.

Tekrar denizlerde sefere çıkacaklarını duyurdular bu hafta. Zaman içinde yabancılaşılan ,tabiata ve üzerinde yaşayanlara karşı teknolojinin yok ediciliğini de kuşanarak balina avlamaya (öldürmeye) çıkacaklarını dünya kamu oyuna açıkladılar. Uluslararası Balina komisyonundan çekildiklerini ve böylece artık anlaşma hükümlerine uymayacaklarını eklemeyi de unutmadılar. Ama öğrenildi ki bu arada, zaten daha önce de gizli, gizli balina öldürürlermiş!

Haz toplumunun yolları Heidegger’i hatırlatıyor uzaktan. Onun da “yolları bir yere çıkmıyordu”. Yollar Lyotard’ın deyişi ile “kendinden ibaret bugünün insanını,” bütün varlık nedenleri ile birlikte yok etmeye mi çağırıyor?

Tüm vahşi hayvan neslinin, yüzde 60’nı acımasızca yok edecektir insan son elli     yılda.

Acımasızlık “yenilmek“  için mezbahalarda katledilen hayvanlarda da inanılmaz düzeyde olacaktır.

Acımasızca yok eden yok olmaya hazır mıdır acaba?

İnsanın hangi hakla içinde yaşanılanı ve birlikte var olunanı yok ettiğinin sorgulanması gerekmeyecek midir artık?

Yeni bir etik yazılıp uygulanmamalı mıdır artık?

Doğaya ve hayvanlara ilişkin bir etiğe her zamankinden çok ihtiyaç görünmektedir.

İçinde yaşanılan toplumda büyük bir çoğunluğu gülümsetecekse de tüm “büyüme ve jeopolitik” sorunlarının ve stratejilerinin en önünde gelmektedir bu sorun.

Nietzsche kamçılanan bir ata sarılarak bilincini yitirmişti. O zamanlar herhalde balıklar henüz dondurularak veya polimer ile öldürülmüyorlardı. Haddinden fazla dolu ağlarda gözbebekleri yuvalarından fırlamış bir halde ezilerek de yok edilmiyorlardı muhtemelen.

Balık yemenin nimetlerinin anlatıla anlatıla bitirilemediği günümüzde “masanın üzerinde ki balıklar” Gide’i anımsatırcasına dizilip bizi beklerken ne bunlarla ne de balık üretim çiftlilerinde uygulanan insafsız yöntemlerle ilgilenmek aklına gelmeyecektir kimsenin.

Ülkemizde neler olup bittiğini bilmiyoruz. Ancak CIWF (Compassion in Word Farming) in raporundan ve gizli çekilen videolardan öğrendiğimize göre balıklar beton havuzların içinde, büyük kafeslere sıkıştırılmış, ölüler karınları patlamış bir şekilde, kanın kızılına boyanmış sularda yüzüyorlar. Hemen ölmeyenler de ölmeye bırakılıyorlar.

Karbondioksitli suya veya buzlu suya sokulmak da kullanılan yollardan kimileri.

Ama bilim insanlarına göre balıkların hassas bir yapıları onlarda acıya karşı büyük bir duyarlılık oluşturmuş durumda. Sosyal yaşantıları da çok karmaşık.

Balık bir nimettir, tüm nimetler insan için yaratılmıştır

Kesişiyor Kutsal kitapların söylemi ile Gide’in söyledikleri.

Sıradanı, ile “lüks olanı” ile balık hem nimet hem de zenginlik göstergesi.     Japonlar onun için 35000 Euro harcayacaklardır geleneksel olduğunu söyledikleri balina avına.

Smith, sonsuz zenginleşme isteğinin tahlilinde yanılmamış gibi duracaktır. Gide iştahın sürekliliğinin gerekliliğini de kim bilir aynı zamanda iktisadi faaliyetin bir unsuru olarak görmüş olacaktır.

Sonsuz ihtiraslı antroposen çağ insanı büyük bir ikilemin ortasına getirip bırakacaktır.

Her şey insan ve iktisat için mi değil mi, karar vermek gerekecek önce.

Vahşi yaşamı yok eden gerçek vahşetin pençesinden kurtulabilecek mi?

Asıl sorun bu gibi görünüyor.

minke_hunt-Dagur-Brynjolfisson-Flickr   solomonsslaughter-660x330-c

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Kutsal yeri ve göğü kapsarsa -3

En tehlikeli savaş aynı evin içindeki savaştır.

Zeus_HypsistosZeus Hypsistos

                            

Tek tanrılı din ve şiddet

Bu yazı dizisinin ilk bölümlerini okumayanlar için kısa bir hatırlatma yapmak gerekecek. Bu aynı zamanda makalede amaçlananın tekrar vurgulanması için yararlı olacaktır.

Kimi düşünürler tersini ileri sürseler de, yaygınlaşan ve giderek tehlikeli bir hale gelen günümüzdeki şiddetin anlaşılması serinkanlı bir bakışı, bu da kaçınılmaz olarak çıkar ve önyargılarla yüzleşmeyi gerektirecektir.

Buradan hareket edildiğinde, iktisadi nedenlerin yanında iki büyük kutsalın şiddetle ilişkisinin anlaşılması insanlığı hızla sürüklendiği geri dönüşü mümkün olmayacak yoldan alıkoyabilecek midir bilinmez ama sanıyoruz ki tüm umutsuzluğa rağmen bu denenebilecek biricik çare olarak görünmektedir.

Korkusuzca anlamaya çalışmak, eskinin yanlışlarından arınarak, yeniyi inşa etmenin ilk şartı değil midir?

Schmitt’ten yola çıkarak büyük ‘kutsallardan’ devletin her yeri kapsadığında, şiddetin çılgınlaşan zirvesinin, savaşın nedeni olacağı vurgusunu geçen yazılarda yapmıştık. Hemen ardından da diğer büyük kutsalın, dinin,sorgulamasını yapmaya girişmiş ve ancak metafizik düzeyde kavranabilecek olanın, aynen devlet gibi yeri göğü kapsayıp, Schmitt’in deyişi ile totalleştiğinde hangi yollarla şiddet üretebileceğini izlemeye soyunmuştuk.

Devletin varlık nedeninin savaş olacağı önermesinden sonra Schmitt‘ten ayrılıp diğer kutsalın, diğer gizin, dinin, şiddetle ilişkisini anlamaya yönelmeden, tekrar tekrar belirtilmesi gerekli olanın altının tekrar çizilmesi gerekecek önce: Dinin totalleşmesi ile anlatılmak istenen, onun yer üzerinden gök kubbeye kadar her tarafı kapsadığında, öte tarafın egemeni olmakla yetinmeyip bu tarafın da tek hükümranı olmaya soyunmasından başka bir şey değildir.

Kutsala, ruhların krallığından sonra yer üstünün de yönetiminin teslim edilmesidir.

Dinin hukuksal olanı da vaz etmesi, siyasallaşma istemidir kısaca.

Din – şiddet ilişkisinin analizi için yola çıkarken, tek tanrılı dinlerin ilki ve diğerlerine ilham vereni olarak Yahudilikten hareket edileceğini ifade ettiğimize göre öncelikle bu dindeki totalleşme sürecini anlamak gerekliliğinin de altını çizmiştik. Bu da bizi Yahudiliğin içindeki tarihsel muhafazakârlık-reformculuk geriliminin, çatışmalarının tahliline götürecektir. Görülecektir ki o zaman muhafazakârlar dinin totalleşmesini savunurken reformcular buna karşı duracaktır.

Şiddet de nerede ise tıpkı devlet -savaş ilişkisinde olduğu gibi dinin totalleşmesi aşamasında kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır.

 

Tek tanrılı Yahudilik, Pagan Helen kültürü ile karşılaştığında

İddia edilir ki Helenistik Yahudilik, Büyük İskender’in dünya egemenliği oluşturma ihtirasında Yahudilik ile karşılaşması sırasında ortaya çıkacaktır. İlginç ve parlak bir sentezdir belirecek olan. Fakat aynı zamanda Yahudilik, bugününü de belirleyen büyük kültürel ve siyasi kaoslarından birini yaşayacaktır bu dönemde.

Her ne kadar Maccabiler’in eylemi Yahudiliğin Helen kültürü üzerindeki zaferi olarak yorumlanacaksa da Helen Yahudiliği isminden de anlaşılacağı üzere kabul etmek gerekecek ki bu büyük kültür de Yahudiliği derinlemesine etkileyecek ve hatta yeniden yapılandıracaktır: Musa’nın döneminden itibaren var olan yapısal bir gerilim Helen etkileşimi ile yeniden yaşam bulacak ve büyüyecektir.

Musa’nın dinsel önderliğinin yanında halkını esaretten kurtaran ve yeni bir ülkeye doğru götüren kişi olduğu dikkate alındığında dinsel kimliğine siyasal kimliğinin eklendiği dikkatten kaçmayacaktır. Bu aşamada dinin siyasallaşması ve böylece yeryüzünden gök kubbeye her tarafı kapsaması ister istemez benden yana olan ve olmayanın, kardeş ve düşmanın ayırımını getirecektir.

Sina Dağının eteğinde Musa “Benden yana olanlar bu tarafa” derken din temelli yasanın, hukukun önünü açacaktı.

Bu, dinin artık siyasayı kapsaması demek olacaktır.

Tekrar etmek pahasına; tek tanrılı din birleştirici olurken ayırımcı da olacaktır böylece.

“Benden yana olanlar” giderek içe kapanıp tutuculaşacaklar ve diğerlerini ötekileştireceklerdir. Reformcular dinin Musa’dan itibaren siyaseti kapsamasının ve siyasallaşmasının neden olduğu muhafazakârlığı eleştirerek reform önereceklerdir. Dini reddetmek olmayacaktır amaçları onu öte tarafın tahtında taçlandırıp yüceltmek isteyeceklerdir.

Onlara göre Helen kültürü evrensel niteliği ile dünyaya açılmanın kokusunu ve tadını taşıyacaktır Yahudiliğe. Ve bu Yahudiler açık denizlerin tadını doldurmak isteyeceklerdir ciğerlerine; reformcular, evrenselciler, muhafazakârların tersine diğer halklardan ayrışmamayı önereceklerdir. Helenizm’le birlikte insanlık kültürüne, uygarlığına yelken açmayı hayal edeceklerdir. Hatta Tanrılarına Yunanca ismi ile yüce varlık anlamına Hypsistos ismini vereceklerdir. Diyeceklerdir ki: “Halklardan ayrıldığımızdan beri herkes bizden nefret ediyorHadi gelin herkesle birlik olalım yüce varlığı herkese taşıyalım.”

Helenistik Yahudiler Musa zamanındaki zorunluluğun artık bitmiş olduğunu düşünüyor olmalıydılar ki reform gerekli, gelin evrensel kültüre açılalım demeye getireceklerdi bundan dolayı.

 

Tekrar Maccabiler

Geçen yazıda söyledik; günümüz açısından ve taşıdığı önemden dolayı tekrar edelim. Maccabilerin savaşında muhtemelen dış düşmana karşı olduğu kadar Yahudiliğin içe dönük, yasayı kelime kelime uygulamak isteyen muhafazakârlarla, dışa açık evrenselci, diğer halklarla eşitlikçi olan reformcuların görüşlerinin çatışıyor olduğu tezi bu anlamda akla çok aykırı olmayacaktır.

***

Tartışmaya gelecek yazıda Ariste‘nin mektubu ve Flavius Joseph ile devam edeceğiz.

18 Aralık 2018’de Şalom Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Kutsal, yeri ve göğü kapsarsa -2

mojsije

Din – şiddet ilişkisine dair

Bugün ağırlaşan gökyüzünün renklerini geçen ay ki yazıda 1920’li, 30’lu yılların kurşuni çizgilerine benzetmiş ve bunların neye gebe olduğu hakkında fikir yürütmeye çalışmıştık. Jankélévitch’in bir cümlesini kullanıp haddimiz olmadan uyarmıştık: “Olabilecekler olmadan, olabilecekleri öncelemeyi” gündeme getirmiştik.

Bu, doğal olarak bir gazete yazı dizisinin elverdiği ölçüde bir tahlili gerektirecekti. Biz de Carl Schmitt’ten yola çıkıp insanların ‘arkadaşlar ve düşmanlar’ veya ‘bizden olanlar ve olmayanlar’ olarak ayrıldıklarında, onları savaşa – ölüme – yollamanın daha anlaşılabilir ve kabul edilebilir olacağını ileri sürmüştük. Bunun da ‘totalisan’, her şeye hâkim ve kadir bir devlet algısı ile mümkün olabileceğini söylemiştik. “Tek olanın”, her şeyi belirlediği, her alanı kaplayan ve her şeye egemen bir siyasanın da savaş ve şiddeti kaçınılmazlaştıracağını ileri sürmüştük. Özetle Schmitt’ten yola çıkıp ‘total devletin’ varlık göstergesinin savaş olacağını ileri sürüp asıl tartışmak istediğimiz noktaya gelmiştik.

Her alanı kapsayan ‘total devlet’in savaşla var olması gibi din de siyasallaşıp, yaşamın her düzeyini denetim altına almaya soyunduğunda şiddet nedeni olabilir mi?

Kutsalın modern zamanlardaki serüveni

Toleransın ve aklın övgüsündeki modern zamanlar, aklı özgürleştirme amacı içinde tüm dogmalardan arındırmaya çalışacaktır insanı. Burada, kutsal, kaçınılmaz olarak eleştirilerden en büyük payı alacaktır. Ahlak, dinin insanların özgürleşmesini engellediğini ileri sürecek, siyaset dini bir tahakküm sistemi olarak görecek, bilim ise onu bir yanılsama nedeni olarak değerlendirirken, tarih dine şiddetin meşrulaştırıcısı kuşkusu ile bakabilecektir. Nihayet Kant’la ve ondan sonra da 1900’lü zamanlarda sosyoloji doğarken, dünyanın ve toplumların teoloji ve metafiziksiz de anlaşılabileceği ileri sürülecektir.

Marx’ın ‘dinin toplumların afyonu’ olduğu önermesi ile 20. yüzyılda din yeryüzünün azımsanmayacak bir bölümünde yasaklanacak ve nihayet insanın en azından bu taraftaki serüveninin kutsalsız devam edebileceği ileri sürülebilecektir.

Fakat din bütün beklentilere rağmen direnecektir. Kutsal bir türlü gönderilmek istenen yere sığmayacak, sanki oralardan taşarak, yeryüzü fanilerinin arasına dönmek için fırsat kollayacaktı.

Dönecektir de. Eskisi kadar güçlü değilse bile dönecekti. Hem de geçmişte kalmış bir geçmiş olarak değil, önce bireysel düzeyde bir var olma biçimi olacaktır bu geri geliş. Ama hemen ardından, öte tarafın olduğu kadar bu tarafın da düzenleyicisi olmaya aday olacaktır yine. Veya en azından siyaset ile birlikte toplumsalın düzenleyicilerden biri olacaktır.

O zaman çağın büyük olgusu şiddeti anlamak için dini anlamak da gerekmeyecek midir?

Sorduğumuz temel soruyu tekrarlayalım şimdi. Schmitt’in ‘total devlet’ savaş için vardır analizini ‘Din totalleştiğinde’ savaşın şartları oluşmaz mı şeklinde de sorabilir miyiz? Başka bir şekilde dile getirirsek; ‘siyasallaşan din’ içinde şiddet unsurları barındırmayacak mıdır?

Ve nihayet ilk mononteist din olarak “Yahudiliğin dininin bir yorumu şiddeti içermeyecek midir?”

Sözleşme, ‘biz’le onları ayırdığında

Eğer dinler hem ayıran hem birleştirense ve dinlerde de siyaset gibi kriz durumu oluşabiliyorsa, Schmitt’in yorumuna uyarak dinler şiddet üreticisi olabilirler demek yanlış olmayacaktır. Tez en azından tartışılabilir olacaktır.

Musa, Sina’dan inip yapılan altın buzağıya tapan halkın ihanetini gördüğünde kızgınlıkla şöyle seslenecektir: “Tanrıya ve yasasına sadık olanlar, onu izleyenler bu tarafa, benim yanıma, diğerleri ise karşı tarafa…” İnançlılar ve inançsızlar dönemi kutsalın tarihinde artık başlamış olacak ve ondan sonra da hem Yahudiliğin dinsel serüveninde hem de arkadan gelen diğer tak tanrılı iki büyük dinde devam edecektir. İnançlılar ve inançsızlar siyasi düzlemdeki arkadaşlar ve düşmanlara, benden yana olanlar ve olmayanlara, sadık ve münafığa denk düşecektir.

Sözleşme vardır iki taraf arasında. “Ben senin tanrınım ve kıskancım” diyen tanrı ile halkı arasında. Sözleşme tarafları bizden olanlardır. Biz, yukarıdan beri anlattığımız bütün olandır, ‘total olandır’ ve onu bozanların karşı tarafa, öteki tarafa itilmesi an sorunudur. Tanrıyı sevenler ile sevmeyenler vardır. Kullanılan yöntem açık görülüyor ki politik bir yöntemdir.

Burada muhtemelen önce politik olan daha sonra dinsel bir hal alacaktır. Ve yavaşça Yahudiliğin belli bir yorumunda dinsel olan siyasal olanı da dışlayıp topluma egemen olacaktır.

Total bir din anlayışı bu ayırımlarından dolayı şiddet üretmeye eğilimli olacaktır. Bir kriz durumunda şiddet patlayacak ve savaş kaçınılmaz hale gelecektir.

Kriz tanrının kızgınlığıdır.

Maccabi’lerin döneminden öğrenilecekler

Diğer dinlerdeki gibi Yahudiliğin dininin tarihi de reformcularla muhafazakârların çatışmalarının tarihidir bir anlamda.

Öncelikle, büyük Yahudi kültürü ile büyük Helen kültürünün çatışmasında büyüyecektir reformizmle muhafazakârlığın gerilimi. Maccabi’lerin eyleminin altında yatan ideolojik nedenlerden biri de (kimi yorumculara göre) bu gerilim olacaktır.

Evrenselci bakışın ürünü Yahudilerle, içine kapanık, Musa’nın yasasına harfiyen uymak isteyen Yahudiliğin çatışması bu büyük gerilimi besleyecektir. Üniversalist (evrenselci), Helen kültürüne açık reformcular, bu kültür ile yoğun bir alış verişi önerecekler, diğerleri de bunu reddedeceklerdir. Ve sonuncular bunları suçlayacaklardır: “Siz asimilasyonizme yol açıyorsunuz. Bizden değilsiniz. İhanet içindesiniz. Adetlerimize, dinimize geri dönünüz.”

Diğerleri Tanrı’nın Hezekiel’e söylettirdiği cümlelerle yanıtlayacaklardır: “Üstelik ben onlara iyi olmayan yasalar ve onları yaşatmayan adetler verdim.”

Görüldüğü gibi sofuluğun ve ayırımcılığın tersini, savunacaktır bu görüş.

* * *

Bu iki perspektif arasında gidip gelecektir Yahudi kimliği ve aslında tüm bir tek tanrılı dinin felsefesi.

Şiddetin dinle ilişkisi de bu gidiş – gelişte biçimlenecektir.

Tartışmaya devam edeceğiz…

 devam edecek

21 Kasım 2018’de Şalom Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

First-World-War-so_2563293b

Dünya savaşını bitiren ateşkes 11 Kasım 1918’de saat 11.00 de imzalanacaktı.

Aradan sadece 4 yıl geçtikten ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinden 11 yıl önce Mussolini ünlü “Roma yürüyüş” ile İtalya’da siyasetin doruğunda despotluğunu ilan edecekti.

1.Dünya savaşının çanları çalmaya başlamıştı bile.

Macron dünyanın siyasal elitini, 1. Savaşın bitiminin 100.yıldönümü anmalarında “timsah gözyaşları” dökmek için 11 Kasım’ da Fransa’ya davet etti.

Nerede ise aynı zamanlarda da “Duce”nin özlemini çeken kimi İtalyanların nostaljik ve temsili “Roma yürüyüşlerinin” haberi dikkat çekiyordu.

***

Elitlerin “timsah gözyaşlarıyla”, dünya halklarının hasretlerinin(!) kesişmesi tuhaf bir duygu yaratıyor doğrusu.

1200px-March_on_Rome_1922_-_Mussolini

10.11.2018

Kozmopolitin Güncesi kategorisine gönderildi

Kutsal, yeri ve göğü kapsarsa -1

martin-heidegger

Büyük trajedi sahneye konarken…

Zweig ‘Dünün Dünyasında’ 20. yüzyılın ufukta görünmesini anlatırken annesini babasını şuna benzer sözlerle eleştirecektir: “Viyana’nın lüks salonlarında vals yapıp neşe içinde kahkaha atarken, yaklaşan kara bulutların nasıl olur da hiç farkına varmamıştınız?”

Gerçekten de 20. yüzyılın başında Viyana’dan görünen dünya, Kant’ın ‘ebedi barışının’ renklerine bürünmüştür sanki. Hâlbuki gökyüzü aynı anda beyazımsı mavisinin ardında, kurşuni bulutları biriktirmeye başlamıştı bile. İnsanlığın tanık olacağı en trajik yüzyıla hazırlanılıyordu aslında ve değil Zweig’ın annesi, babası, kimse farkında olmayacaktı gök kubbenin korkunç bir gürültüyle yeryüzünün başına yıkılacağını.

Halbuki ne de umut vaat ediyordu her şey; liberalizm sınırlarını genişletirken mal alışverişi herkesin refahını arttıracak, ilerleyen teknoloji insan yaşamını kolaylaştırıp çilesini azaltacaktı. Artan üretimin ve ticaretin refahı arttırması sükûnet ortamını vazgeçilmez hale getirecek, rasyonel insan bunu gördüğünde gökkuşağının renklerine bürünmüş barış nihayet tüm ulusları kapsayacaktı. Dinler dahi artık farklılıklarını değil, benzerliklerini ortaya çıkartıp bu gelişmeye katkıda bulunacaklardı.

Ama iki büyük savaşlı, iktisadi krizli, soykırımlı, atom bombalı, Hobsbawn’ın deyişi ile “en kısa yüzyılın” trajedisi için sahne tüm hazırlıklarını tamamlıyordu.

21. yüzyıl neye gebe?

Ve nihayet bugün alınan derslerle yeni trajediler önlenebilecek mi, yoksa Zweig uzaklarda bir yerlerde, sonuna kadar küskün, umutsuz, yaşamına boşuna mı son vermiş olacaktır kendi eliyle.

İyimserlerin tutumu, 19. yüzyıl Viyana’sının kristal kadehli çınlamalarının eşliğinde kahkahaların atıldığı salonları hatırlatıyorlar bugün uzaktan, uzağa. Genel savaşsız bir dönem, teknolojinin gelişmesi, açlığın azalması, vs. onlara göre bunun yeterli kanıtları.

Hâlbuki ilk bakışta öyle dursa da biraz daha dikkatli bakıldığında dünyanın görüntüsü bugün uzaktan Munch’ın ‘çığlığını’ hatırlatacaktır: Daha önce sahnede olan az sayıdaki ulusal aktör yerini sonsuz sayıda etnik gruba bırakmış, hepsi bağımsızlığının peşinde karşı tarafı düşman bellemiştir.

Öte yandan modern zamanların başında artık yer üzerinden el çektirildiği düşünülen kutsal da sanki geri dönmüştür. Din bugün hâlâ kitleleri eyleme geçirebilen, toplumsal yapıyı oluşturabilen, bireyin kendini tanımlamasında, var etmesinde azımsanmayacak bir yere sahiptir. Ve eskilerde kaldığı sanılan kutsal adına şiddet nerede ise meşruiyet (en azından bazı çevrelerde) kazanmıştır. Böylece kutsala ait olan kardeşlerim ve düşmanlarım ayırımı 21. yüzyılda olanca gücü ile kendini sürdürmeye devam edecek gibi görünmektedir.

Gök kubbenin tekrar ağır ağır kurşunileşmesi, en sağır kulaklar tarafından bile duyulabilecek uzaklardaki gümbürdemeler, tabii ki sadece işaret edilen nedenlerin sonuçları değildir. Tabiatın ağır krizi, iktisadi bunalım bugün tehlike çanlarının sesini en kuytu köşelere taşımaktadırlar. Bununla birlikte bu yazı dizisinde amaçlanan, diğer nedenleri geçici bir zaman için bir yana bırakıp ufkun yine kararmasında devletle, dinin sorumluluklarını görmek ve ikisinin de çatışma yaratıcı potansiyellerini tartışmaya açmak olacaktır. Nihayet, genel olarak kutsal adına şiddetin nereden kaynaklandığına göz atarken özellikle Yahudiliğin dininin de böyle bir unsuru içerip içermediği sorgulanacaktır.

Din bugün hâlâ en çok kadim topraklarda etkindir. Bu nedenle Ortadoğu’nun siyasi ama aynı zamanda kültürel bunalımı eş anlı olarak bütün bir batı uygarlığının bunalımı olacaktır. Bu medeniyetin temellerinin Yahudi-Hıristiyan kültürü tarafından atıldığı bilindiğinde bunda şaşıracak bir şey olmayacaktır.

İyimserler aynı fikirde olmazlarsa da gökyüzü gittikçe kararmaktadır. Zweig’ın dikkati çektiği gibi 30’lu yılların renkleri her tarafı yine aynı tona boyamaktadır. Jankélévitch’in uyardığı gibi “olabilecekler olmadan”, her düzeyde yoğunlaşan muhafazakârlık tüm ruhları teslim almadan acil eylem planı hazırlamak gerekecektir.

schmitt

Devlet her yeri kapsarsa

Tezlerini doğrulamak için asla değil ama amacımıza varmamızı kolaylaştıracağı için Carl Schmitt’ten yola çıkmak gerekecek. İktidar, Schmitt’e göre birleştiren ve ayırandır. İnsanları arkadaş ve düşman halinde gruplamanın, toplamanın ve ayırmanın kriterlerinin oluşturandır. İktidar, arkadaşkardeş olanlar ve düşman olanlar şeklinde safladıklarını ancak bu sayede savaşa – ölmeye gönderebilecektir. Öyle ise devlet önce birleştiren ve tüm ayrılıkları yok edendir. Schmitt’in deyişiyle total olandır. Her şeyi kapsayandır. Burada özerk olan hiçbir alan olmayacaktır. Bilim, sanat, spor hiçbir şey özerk olmayacaktır. Her şey toplam içindir. Devlet hem toplamın içini belirleyendir, hem de kimin kardeş, kimin düşman sayılacağını söyleyendir. Öyle ise bir tek birleştirici değil aynı zamanda ayırt edici olandır. Birleştirdiğini, başkasından ayırandır. Başkası, düşman olandır. Bu durumda, özellikle bir kriz sırasında devlet savaş ilan edendir. İnsan toplulukları arasında yaptığı ayırım bunu meşru hale getirecektir. Devlet öyle ise savaş için var olandır. Yaşama nedeni nerede ise budur.

Bu kısa açıklamadan sonra söylenmek istenecek olanlar nerede ise ortaya çıkmıştır. Zweig’ın gelmekte olanı niye anlamamıştınız dediği bu olacaktı. Nazi iktidarının ve toplamın savaşı hazırlanıyordu. İktidar her yeri kapsayan devletle birlikte kavgayı, çatışmayı, savaşı hazırlayacaktı. Arkadaş grupları, arkadaş olmayanlarla düşman olmalıydı. Her şeye hakim olanın mantığında başka türlüsü olamazdı. İktidar eğer her şeye egemen olacaksa savaş ve şiddet kaçınılmaz olacaktır.

Dünyanın görüntüsü buna denk düşmüyor mu bugün?

Ama buradan asıl gidilmek istenen yere, analizin ikinci aşamasına varılacaktır.

Şiddet unsurunu içinde barındırıyorsa eğer din, aynı analiz ona da uygulanabilecek mi? Özellikle Yahudiliğin bir yorumuna, fanatik bir algısına uyarlanabilecek mi?

Soru ve sorun bütün ağırlığı ile gündemdedir.

Tartışmaya devam edeceğiz.

devam edecek

17 Ekim 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.

 

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Macron – Versus- Trump

İklim-degisikligi-380x260

İyi polis, kötü polis hikayesini herkes bilir. New York’ta ki BM genel kurulunda Macron, bugün Trump’a karşı yer kürenin şampiyonu seçilince…
İklim sorunlarını dile getirip geleceğin savunuculuğu ona düşünce…

Akla, buranın politikacılarının üç tane ağaç dikildiğinde çevre savunucuları olmaları geliyor.
Veya sanayicilerin artık geri dönüşümlü ürüne öncelik vereceklerini açıklamaları… Öyle bir trend var; doğal kumaş üretiliyor (biraz pahalı, ama) geri dönüşüm kutuları var, çöplerinizi ayırıp oralara koyuyorsunuz. Defterler var, öyle üretiliyor.

Bunları yaparken sanayiniz de büyüyor…İstihdamınız da artıyor.
Çevreci arabalar da var: elektrikle çalışıyor.
Nükleer tesisleriniz de “temiz enerji “ üretiyor.
Evleriniz de var, ekolojik malzeme ile inşa edilenleri artık revaçta; varlıklılar için olsa bile.
Onların sayısı arttıkça da büyüme rakamlarımız büyüyor. Her şey büyürken de CO2 salınımınız azalıyor
Mantıksız gelse de…

Ve kutuplarınız eriyor, onları görmek için düzenlenen turlar artarken kutuplar tükeniyor.
Pasifikler, plastikten okyanuslara döndü. Milyarlarca mikro plastik okyanusun içinde. Her sene en az 8 milyon plastik parçası denize atılıyor. 50’lerden beri üretilen bütün plastik parçalar hala bizimle beraber denizlerde. Ama temiz deniz herkesin hakkı! Eşitlik istemek de hakkı bu konuda. Siyasiler ve ünlü devlet adamları da söz veriyor; bunu da sağlayacaklar.

CO2 artarken azaltmaya söz veriliyor.
Tapular dağıtılıyor, dünya bizim.
Gelişmiş ülkeler artıklarını Çin vs… gönderdiler, onlar da şimdi iktisadi büyüme sağladıkça daha yoksullara. Onlar nereye gönderecekler? Neyse bir Sibirya’sı var herkesin, oraya gömebilirler.

bg_2_sealife

Büyüme sağlandığında bitmez arzumuz tatmin ol(amıyor) Daha çok zenginleşmek istiyoruz. Otomobil üretimimiz istihdamı sağlarken, hazzımızı depreştiriyor, O sırada CO2 salınımını azaltmanın yolu da simyacılara bırakılıyor.

Mutfak aletlerine doymuyoruz, elektrik süpürgelerinin her sene yeni bir modeli çıkıyor, gardırobumuza elbiselerimizi diziyoruz. Her gün daha çoğunu. Ve yeni model makinalarda yıkamak istiyoruz onları. Buzdolaplarımız da zenginlik göstergesi. Renksizi, renklisi…
Ve bütün bunlar CO2 salınımını daha da arttırıyor.

Tabii daha çok et yemek istiyoruz.
Hayvanları daha çok öldürmeyi de…
Daha çok gezmeye de herkesin hakkı var, turizmciler de bu eşitliği sağlamak için canla başla çalışıyor.
Ve çoğu politikacı gibi Macron de yer küreyi savunuyor.
Trump açıktan kötü polis hiç değilse.

* * *
Şaka bir yana. Çok net bir şey var: Bilinen kadarı ile tarihte ilk olarak insan eylemine bağlı olarak yer küre yok ediliyor. Bazı bilimciler insan eylemli iklimsel ve jeolojik değişimi (anthropocentrisme) olarak tanımlıyorlar. Haksız değiller. Hakimi oldu insan yer ve gök kürenin.

Bunu temel birkaç nedene bağlayabilir miyiz ?
Önce, 20. YY’ın başında 1 milyar olan insan nüfusu bugün 8 milyar. 2030’da 10 milyar. Nüfus artarken CO2 yi düşürebilmek. Soru işareti olarak durmalı. Politikacı ne derse desin.

Sonra, içinde yaşanılan iktisadi sistem, kapitalizm, üretme ve tüketme miktarı ile ayakta duruyorsa o sırada salınım ve artıklar düşürülebilir demek…

Bir soru işareti daha.
Ve nihayet sonsuz insan arzusu… Arzu edilen şeye bile değil, kendi arzusuna aşık olan insanın arzusu.

Rousseau ne demişti Quesnay’e? “Ekonomi politik kitaplarınızı bana yollamayın, okumak bile istemiyorum”

İktisatçı onun için mi Rousseau ‘yu ders kitaplarına almaz.

Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Devlerin Sonuncusunu Kaybettik

42289776_1886011381517565_6093296211941392384_n

İsrail’i İsrail yapan büyük barış insanı Uri Avnery’yi geçtiğimiz günlerde kaybettik. Artık Kreisky’lerin Palme’lerin, Rabin’lerin aydınlık dünyasına veda ediyoruz. Netanyahu’ların, Putin’lerin, Orban’ların karanlık dünyası bizi bekliyor.

Bizlere öğrettiklerin için sana teşekkür etmek istiyoruz.

 

20 Eylül 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi

Bir Eksikliğin Bunalımı – 4

“Eskiler nasıl yaşarlardı”

42144600_1886007778184592_3844811571842777088_n

Çekirgeler, doymak için her şeyi yuttuk ve herşeyi yok ettik
André Gide

Bir entelektüelin portresi

Kendini bir “huzursuzluk kaynağı” olarak tanıtacaktır 20. Yüzyılın dev yazarı André Gide. ”Ortalığa endişe salmak benim işimdir” diyecektir kendisi için. Aslında kendi portresinde entelektüeli tanımlayacaktır: Önceleyen, huzursuz eden ve yerleşik olanı, geleneksel olanı, inançları sarsandır bu kişi. Düşüncenin sınırsızlığında ortalama insanı ters yüz edendir o. Alışılanı yıkan, insanı yeni ufuklara doğru yola çıkarandır. Bunun heyecanını kalabalıklara verebilendir. Maimonides’ın dediği gibi önemli değildir hedefe varılıp varılmaması; yola çıkmak, çıkarmak dahi yeteri kadar baş döndürücüdür. Bunun için entelektüel ortalama insanı huzursuz edecektir, endişeye sevk edecektir, canını yakacaktır kısaca. O da mesela Spinoza gibi kalabalıklar tarafından dışlanacaktır, göze alabilecektir bunu, hatta canından olmayı bile.

İşte Gide onun için büyük entelektüel olacaktı. Gelen çağı önceleyecekti. Bugünün insanını anlatacaktı yüz yıl öncesinden. Nietzsche’nin deyişi ile “kaçınılmaz olarak gelecek olanı” anlatacaktı.

Genel olarak insanlığın ama özel olarak da bu topraklar üzerindeki Yahudilerin durumunu anlatacaktır sanki kimi satırlarında. Örneğin şu cümlelerdeki portre tanıdık gelmeyecek midir herkese:

“Uyandığımda bütün isteklerimi çılgınca susatacak nasıl bir rüya görmüş olmalıyım ki” diye soracak ve devam edecektir:
“İsteklerimiz ve can sıkıntımız arasında endişemiz büyüyor. Ey istek beni hiç rahat bırakmayacak mısın? Acılarımı nasıl dindireceğimi biliyorum, maalesef zevklerimi nasıl tatmin edeceğimi bilmiyorum.”

Gide bu satırlarla yatağında dört dönen, biraz sükûnet arayan ama uykuya bile dalamayan bir hastayı, hazzının doruğunda tatminsizliğin derin kuyularında acı çeken insanı anlatmıyor mu?

Bütün bir yaşamını hazzının önüne atan ona köle olan, ona tutsak olan, bu şekilde özgürleştiğini sanırken köleleşen bizler değil miyiz?

Felsefenin görevi

Modern zamanlarda, derinliğine bakıldığında, aslında felsefenin de entelektüelin de görevi insanı istekten kurtarmak olacaktır. Entelektüelsiz ve filozofsuz toplumun ise bu amaç için yola çıkışı bile kuşkulu olmayacak mıdır? Bu durumda hazzının içinde bir türlü yakalayamayacağı tatminin depreşik ve tehlikeli ruh halinden kim kurtaracaktır insanı? Bu ruh hali onu ve toplumu tehlikeli serüvenlere ve saldırganlıklara sürüklemeyecek midir?

Tanrılardan, her tuttuğunu altına çevirmesini dileyip sonunda duasına kulak kabarttıklarında, kollarında tuttuğu sevgilisinin altından bir heykele dönüşmesinin acısını anlatan Midas efsanesini herkes bilir. Ama kimse bilincine yerleştiremez sanki bu öyküyü.

Arzunun tutsaklığında çekilebilecek acıyı anlatacak olan, bilince yerleştirecek olan filozoftur, entelektüeldir.
Entelektüelsiz kalmış bir toplumun insanı tek boyutlu bugünün yaşamında, kendini tüketen ve acı çeken olmaya aday olacaktır.

“Eskiler nasıl yaşarlardı” veya eski İsraillilerin ve Yunanlıların adetleri üzerine

Modernitenin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmadığı bir toplumda onun düşünsel yapısından çok sonuçları ile ilgilenilmesi kaçınılmazdır. Bu topraklar üzerinde de modernleşme kaçınılmaz bir şekilde böyle algılanacak, tüketim biçimindeki bir değişiklik olarak düşünülecektir. Buranın sakini yahudiye de benzer bir anlayış egemen olacaktır. Hatta batıda, kendisine, yoksul kardeşlerine, el uzatan Yahudiler sayesinde bu süreçte kendisinin daha da farklı ve önemli olduğunu düşünecektir. Batıdan kopyaladığı tüketim biçiminin modernleşme olduğuna bütün kalbiyle inanıp ona hapsolacaktır. Varlık nedenini neredeyse bu “yeni “tüketim biçiminde bulacaktır.

”Eski” kelimesinin bu durumda küçümsenmesinden, dudak büktürmesinden doğal bir şey olmayacaktır. Yahudi toplumunun aynı zamanda geleneklerine, dinsel inançlarına fazlası ile düşkün olduğu ve bunların da yeteri kadar “eski oldukları“ düşünüldüğünde, eski zamana bakmaktan kaçınmaması gerekecektir. Az bir olasılık olsa da, belki kutsal kitabın fanatik bir ritüeller toplamı olmaktan başka bir anlam taşıyabileceği de düşünülecektir o zaman. Örneğin “Eski İsraillilerin” adetlerine kuşbakışı bir göz atıldığında, istenildiğinde atalarımız diyerek övülenlerin yaşam felsefelerinin bugünün radikal bir eleştirisi olduğunu görmek şaşırtıcı olacaktır bu toplum için.

Claude Fleury’nin “basit ve samimi bir politik model oluşturan İsraillilerin adetleri üzerine “isimli derlemesinden öğreniyoruz ki; İlk İbrani peygamberlerin döneminde yaşam sade ve gösterişsizdi. Kutsal kitapta adı geçen kişiler özellikle sade olmaya çalışırlardı. İhtiyaçlar, gerçek olanlarla sınırlıydı. Henüz moda, yani geçici olan, gereksiz olan, insanları teslim almamıştı. Örneğin o dönemde elbiseler genişliğine, bütün bedeni kavrayan büyük kumaş parçalarından ibaretti. İsa’nın tek parça kumaş elbisesi bu sadeliğin güzel bir örneği olarak düşünülebilecektir. Gerçekten de giysinin insanın bedenini sarmaktan başka bir işlevi olmadığı düşünülürdü o zaman. Bir giysinin belli değişikliklerden sonra güzel ve rahat, kullanışlı bir haline ulaşılmışsa artık değişikliğe gerek olmadığı sonucuna varılırdı. Böylece tüccarların, bezirganların kendi çıkarları için yapacakları kışkırtmaların önü alınmış olacaktı. Lüks ve gösteriş olumsuzlanırdı. İşaya’dan zaten biliyoruz ki, Sion kızları güzel ve lüks giyinmek istediklerinde peygamber tarafından Suriyeli kızlara benzetilerek eleştirileceklerdi.

Yine öğreniyoruz ki, sabahtan itibaren yemek yemek ayıplanan bir şeydi ve bütün gün çalışıp yorulduktan sonra yemek yenirdi. Yemeklerin de sadeliği önemliydi.
Bu sadelik ve basitlik övgüsünün kimileyin eski Yunanlılar ve Romalılarda da yapıldığını görüyoruz. Platon ‘un Devlet’ in den Homer’e kadar hazzın eleştirisi ve sadeliğin övgüsüne sıkça rastlanacaktır. Xenophon, “economique” inde ayrıntılı bir şekilde sadeliğe övgü yaparken gereksizliği ve lüksü eleştirecektir.

Entelektüelsizliğin bunalımı fark edilmediğinde

Daha önce söyleneni tekrar etmek gerekiyor. Tatminsizlikte haz arayan pusulasız kalmış bir görüntü hakim insanlığa. Tek uyaran entelektüel. Bu topraklardaki yahudi, izah edildiği gibi entelektüelden mahrum yaşadı. Tarihsel nedenleri var bunun ama sonuç değişmeyecektir.
Ne Mendelson’u, ne de Marx’ı oldu bu topraklardaki Yahudi toplumunun. Gide’in dediği gibi “doymak için her şeyi yutmak zorunda”. Kutsalın yorumcuları da dini sadece ritüel fanatizminden ibaret gördüklerinde topluma derinliğine hakim arzuyu ve lüksü eleştirecek kimse kalmayacaktır.

Entelektüelsiz toplum hazzın gösterişinde tatmin arayacaktır. Düşünceyi küçümseyecektir. Bu da entelektüelin yeşereceği topraklar tümden çoraklaşacaktır.

Toprak bir ürünü yetiştirmeyi unuttuğunda ondan vazgeçmek mi gerekecek diye bir soru düşmüyor değil akla doğrusu.

20 Eylül 2018’de Şalom gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Tüm Yazılar kategorisine gönderildi